Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
25 Eylül 2000

'Bu maçı alacağız'

Beni nasıl işletirdi anlatamam. O günlerde aynı apartmanda oturuyoruz. Pazar günleri bahçedeki minik çardakta bulmaca çözerim. Yanıma gelir oturur. Sorar: "İtalya'da bir ova, iki harfli. Tersten okunuşu?" Bir 'sazan' olduğum için hemen yanıtlarım. 'Op'... Kahkahayı basar. Bizimkiler'in Savaş Dinçel'inin evinde, eşi sevgili Sumru'nun hazırladığı o güzel sofralarda, Mustafa Alabora, Müjdat Gezen, Yaman Tüzcet ve bir dolu dostla geçen kahkaha patlamalarını unutmak mümkün mü? Aradan birkaç yıl geçti. Beşiktaş-Barcelona maçının bittiği dakikalar. Galatasaraylı olduğum için sanki biz yenilmişiz gibi kinayeli telefonların geldiği dakikalar. Sonra Savaş aradı: "İstersen kendi sütununda yayımla, istersen gül geç" dedi. "Ama canım bir futbol yazısı yazmak istedi."
"Canım futbol yazısı yazmak istedi. 19 Eylül akşamı İnönü Stadyumu'nda oynanacak Beşiktaş-Barcelona maçından önce Beşiktaş'ın Teknik Direktörü Scala oyuncularına şöyle demiş: "Çıkın, eğlenin, beni de eğlendirin." Birden şaşırdım. Bu laf hiç yabancı değildi bana. Çünkü biz, yani tiyatrocular şiar edinmişizdir bu cümleyi. Eğer oynarken kendini eğlendiremezsen, seyirci de eğlenemez. Tadını çıkaracaksın oyunun, seyirci de eğlensin, tadını çıkarsın. Sonra aklıma başka bir şey geldi. Sevgili kayınpederim Hasan Polat (ki Türkiye'nin en büyük futbolcularından biriydi ve çok uzun zaman Futbol Federasyonluğu'nun başkanlığını yaptı) bir gün bana, "Evladım futbol bir spor değildir, bir şovdur" demişti. Aynen öyle. Tıpkı insanlara bir şeyler sunan bireylerin, ya da takımların yaptığı gibi. Tıpkı, tiyatro, bale, basketbol, futbol takımlarının yaptığı gibi. Yaptığı işi iyi yapıp hem sonuca, hem kitlelere ulaşan 'takımlar' gibi. Beşiktaş'ın, Barcelona maçındaki oyunu beni çok eğlendirdi ve zevklendirdi. Ben bir Fenerbahçeli olarak çok sevdiğim Beşiktaş'ın (ki 1903 doğumludur ve benim amcam olur) ellerinden, kuşakdaşım Scala'nın yanaklarından ve beni çok keyiflendiren futbolcu kardeşlerimin gözlerinden öperim. Bir de bu yazının üstüne, beni eski Beşiktaş-Fenerbahçe maçlarında bize attığı gollerle keyiflendiren Baba Recep'in (Adanır) resmini basarsan seni de münasip yerlerinden öperim sevgili Arda."
Eğer Baba Recep'in resmini bulamazlarsa, ben de Radikal arşivindeki arkadaşları gözlerinden öperim sevgili Savaş. Keşke her taraftar senin gibi, Recep baba gibi sportmen olsa. Merak etme.. 'Bu maçı alacağız.'

Little Lucy
Çocuktum, küçücüktüm. Bir bisikletim vardı. O zamanlar Moda'nın en güzel kızına âşıktım. Haklı olarak o bana yüz vermez, o dönemin en ünlü futbolcusu Mikro Mustafa'ya göz kırpardı. Mikro Mustafa'nın arabası da vardı. Üstelik şimdiki 'adaşı' şarkıcının söylediği şarkının aksine, 'ruhu'da.
Çocukluk arası yarı gençlik dönemlerimde Moda'daki yazlık bahçe sinemasına gider, fakir oğlanın genç kızı, zengin çocuğun elinden kapıp götürdüğü o güzel, eski filmleri izlerdim. Bir gün deprem gibi bir haber yayıldı ortalığa. Erol Büyükburç, Moda'daki sinemaya konser vermeye gelecekmiş. Heyecanımı anlatamam.
Moda sinemasındaki konserin başlamasına birkaç saat kalmış. Ortalarda dolanıp duruyorum. Kimsenin bana aldırdığı bile yok. Erol Büyükburç, aniden "Piyano nerede?" diye bağırdı. Sahnede piyano filan yok. Meğer akort edilmesi için bir yerlere gönderilmiş. Hâlâ da gelmemiş. Hemen bisikletime atlayıp, yaklaşık yirmi dakika pedal çevirerek piyanonun
konsere yetişmesini sağladım. Karşılığında aldığım ödül hiç aklımdan çıkmıyor. Erol Büyükburç benimle birlikte Moda'daki dondurmacıya geldi. Ben ona dondurma ısmarladım. Ve "Bak" dedim dondurmacıya gururla. "Bu Erol Büyükburç.. Benim arkadaşım." Erol Ağabey kafamı sevecenlikle okşadı. Artık ben onun arkadaşıydım.
Ne mutlu ki hâlâ da arkadaşıyım.
'Little Lucy' bizim yaşımızdakiler için unutulmaz bir klasikti. Erol Büyükburç'un bestelediği, sözlerini yazdığı dillerden düşmeyen bu şarkı İngilizceydi. Çünkü o zamanlar Türkçe şarkı söylemek ayıptı. Sonra bu ayıbı da yıktı Erol Büyükburç. Türkçe şarkılar söyleyen bir neslin ilk temsilcisi oldu.
Yeni bir CD çıkarmış Erol Ağabey. Eski bestelerinden bazıları var. Neden hepsi yok? Nasıl olsun ki. Çünkü Erol Büyükburç, 1955 yılından bugüne kadar sekiz taş plak, 65 kırkbeşlik, dört long play ve on bir kasette 700'e yakın besteye imzasını atmış. Ve 45 yıl sonra, ilk CD'si piyasaya çıkıyor. Ömür törpüsü bir 45 yıl. Televolelerin, sosyete güzellerinin uzağında yaşanan bir 45 yıl.
Hoş geldin Erol Ağabey. Bisikletim her zaman hizmetinde. CD'de bir de 'Little Lucy' olsaydı, seni sırtımda taşırdım.

Haberlere göz yummak
Geçen hafta bizim yazının altında bir haber çıkmış, 'Bu da mı şeytan işi' başlığı altında. Ceylan Konuk adlı talihsiz bir genç kızın intiharı hakkında. Haberin 'Satanist'liğe bağlandığı konusunda genç okurlarım beni sıkı bir şekilde eleştiriyor. "Böyle acılı bir ailenin adresini nasıl yayımlarsınız, bir genç kızın özel albümündeki yazdıklarını nasıl basarsınız?" diye. Aynı eleştirilere ben de katılıyorum. "Satanistler kedi ya da tavuk keser mi, kesmez mi?" diye saçma sapan sorulara ise, benim yerime, ilk tavuğu kestiği rivayet edilen Rock şarkıcısı Alice Cooper'ın, Nonserviam dergisinde yayımlanan şu sözleri yanıt versin:
"Gittiğim her yerde bunu bana sorarlar. Bu tabii ki doğru değil. Toronto'da John Lennon ve Doors ile konser veriyorduk. Biz çalmaya başladıktan sonra sahneye bir tavuk attılar. Tavuğu tekrar seyircinin üzerine attım. Tavuk ilk sıraya düştü. İşin komiği bu bölümde tekerlekli sandalyede oturan engelliler vardı. Ve tavuğu onlar öldürdüler. Bu berbat bir şeydi. Ertesi sabah gazetelerde haberleri gördüm. 'Alice Cooper sahnede tavuk katletti.' Hemen ardından Frank Zappa aradı. 'Bu doğru mu?' diye sordu. 'Tabii ki hayır' dedim. 'Bunu başkasına söyleme sakın, insanlar bunu sevdi, haberlere göz yum' dedi."
Bunu Zappa'ya hiç yakıştıramadım. Doğrusunu isterseniz, sadece Frank
Zappa'ya değil, sözü böylesine dolaylı yollardan söylemeye çalışan kendime de yakıştıramadım. Ayıptır, affola.

Bir berber bir berbere
Onlara her toplumda rastlayamazsınız. Onlar bizim gibi 'nadide' toplumların ürünleridir. Her işi yapmaya, her mesleği icra etmeye hakları vardır. Ağzına gelen her şeyi uluorta söylemeye, ona buna hakaret etmeye de hakları vardır. Bunun için canlı yayınlara çıkarlar, basın toplantıları bile düzenlerler.
Onlardan biri de Billur Hanım'dır. Billur Hanım, kendisine sosyete güzeli denmesine çok sinirlendiği için tiyatroya ve sinemaya 'intisap' etmiştir. Geçenlerde Dinçer Sümer'in bir oyununda oynamış, striptiz sahneleri için özel dersler bile almıştır. Gazetecilere bu sahnelerden 'özel pozlar' verip, fotograflar çektirdikten sonra, 'Hep benim çıplaklığım ile ilgileniyorsunuz' diye sitem etmiş, hakkını yemeyelim Dario Fo'nun bir oyununda bile oynamış bir kişidir Billur Kalkavan.
"Sana ne kardeşim, insanlar ne isterlerse yaparlar" diyenler elbette haklıdır. Ama Billur Hanım'ın bu 'nadide' sayfaya konuk olmasının nedeni başka. Kendileri şu günlerde bir filmde başrol oynamaktalar. Sinan Çetin'in ve Mustafa Altıoklar'ın yapımcılığını üstlendiği bir proje bu. Aslında çok hoş bir fikir. Yıllar önce Türk sinemasına damgasını vurmuş on filmi, yeniden, yeni oyuncular, yeni yönetmenlerle çekiyorlar.
Billur Hanım da bu filmlerden birinde, 'Ölüm Peşimizde' de oynuyor. 'Ölüm Peşimizde'nin yeni versiyonu için yapılan basın toplantısına
nedense bikini ile katılan Billur Hanım aynen şöyle diyor: "Eski
Türk filmleri bok gibi. Oyunculuk zayıf, ışık kötü, renkler berbat. Biz
bu filmlerin yeni versiyonunu çekerek, sinemaya hizmet ediyoruz."
Aslında 'otuz iki kısım, tekmili birden' eğlence. Var olmayan Türk sosyetesinin gülü Billur Hanım, var olan Türk sinemasının hizmetinde. Bir televizyoncu arkadaşım Kalkavan'ın bu seviyesiz ve aynen kendisine yakışan sözlerinden sonra telefonu açıp, "Bu konuda canlı yayına çıkar mısınız?" diye sormuş. Aldığı yanıt aynen şöyle: "Siz beni ya soyunduğum zaman ya da böyle çıkışlar yaptığım zaman arıyorsunuz..." Yok yahu. Başka ne için arayacak ki? Sen bikini ile basın toplantısına çıkacaksın, yıllarca Türk sinemasına emek vermiş insanlar için 'bok' diyeceksin, reklam için yapmayacağın şey kalmayacak, sonra da efelik taslayacaksın.
'Ölüm Peşimizde' filminin orijinaline gelince. Agah Özgüç'ün 'Türk Filmleri Sözlüğünü' açıp baktım. 1960 yılında, yani bundan tam 40 yıl önce çekilmiş. Yönetmeni, Türk sinemasının yüz aklarından biri olan Memduh Ün. Başrollerde de üç dev oyuncu var. Ayhan Işık, Fatma Girik ve Avni Dilligil. Senaryoda Halit Refiğ, Bülent Oran, Ertem Göreç gibi üç ustanın elinden çıkmış. Eleştirmen Çetin A. Özkırım da film için şöyle yazmış: "John Huston'un 'Elmas Hırsızları'nı hatırlatan, teknik üstünlüğü, sürükleyici temposu, pırıl pırıl fotoğrafları ile umut kapılarını açan bir film olmuş Ölüm Peşimizde".
Gerçekten bok gibi bir filmmiş. Her fidana maydanoz olan bir sosyete güzeline çok bile. Onlara her toplumda rastlayamazsınız demiştik yazının başında. Billur Hanım, bu toplumda 'tekil' değil. Daha niceleri var. Bir başka gazete haberi ve içimi parçalayan bir başka fotoğraf. İbrahim Tatlıses, elinde rakı kadehi, bütün kameramanları ve fotoğrafçıları sıraya dizmiş. Hepsi tek sıra halinde duruyor garibanlar. Altında da şöyle yazıyor: "Magazin muhabirleri onun dediklerini aynen yapınca İbo'nun keyfinin yerine geldiği gözlendi."
Böyle 'nadide' başa, böyle 'nadide' tıraş sevgili dostlar.
Berberler Billur Hanım ve İbo olunca, Berberistan gibi ülkelerde daha çok berber dükkânı açılır.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.