Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
25 Eylül 2000

Görülen 'lüzum' üzerine

Bankacılık sektörünün ekonomideki diğer kesimlere açtığı kredi miktarındaki hareketlerin büyüme hızının alacağı düzey açısından büyük önemi var. Türkiye verilerini kullanarak yapılan akademik çalışmalar, bu ilişkinin varlığını ve önemini şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde gösteriyor.
Bugün oldukça geriye giderek, 1970'leri 1980'ler ve 1990'larla karşılaştıralım. Karşılaştırmak için iki göstergeye bakalım: Reel kredi ve reel mevduat. 1970-1980 ortalaması, her iki değişken için ayrı ayrı 100 olarak alınırsa, 1981-1989 ortalaması reel kredi için 115.7, reel mevduat için 198.5 oluyor. Reel kredinin 1990-1999 ortalaması 195.9, reel mevduatınki ise 368.5 olarak bulunuyor.
Dönemler rastgele seçilmiş dönemler değil. 1980'nin ikinci yarısından itibaren mali serbestleşme (liberalizasyon) furyası başlıyor Türkiye'de. 1989 sonu ve 1990 başındaki iki kararla da sermaye hareketleri serbest bırakılıyor.
Bazı saptamalar: Birincisi, mali serbestleşmeyle birlikte, hem mevduat miktarında hem de kredi miktarında önemli reel artışlar oluyor. İkincisi, bu reel artışların daha büyük bir kısmı, 1990'dan sonraki dönemde gerçekleşiyor. Yani, sermaye hareketlerinin serbest bırakılmasıyla birlikte bu olgu gözleniyor. Üçüncüsü, kredi miktarındaki artış, mevduat miktarındaki artışın oldukça altında kalıyor.
Bu rakamlara bakıp, mali serbestleşmenin bankacılık sektörünün önemli ölçüde büyümesine yol açtığını söylemek mümkün. Ama, bu büyümenin ekonomik büyüme hızına yansıması için aynı şey söylenemiyor. Çünkü, bu dönemlerde gerçekleşen büyüme hızımız sırasıyla şöyle: Yüzde 4.1, 4.8 ve 3.9.
Bu rakamlardan yola çıkarak, mali serbestleşmenin büyüme hızını olumlu etkilemediğini belirtmek de mümkün değil. Çünkü, her üç dönemde de, özellikle birincisi ve üçüncüsünde Türkiye ekonomisinde çok önemli dengesizlikler var. En başta da büyük bütçe açıkları. Dolayısıyla, Türkiye'nin mali serbestleşme deneyimi üzerine yazıp çizerken, bu deneyimin önemli makro dengesizlikler altında gerçekleştirildiğini dikkate almak gerekiyor.
Ancak, şu saptamaları yapmakta herhangi bir sakınca yok: Birincisi sermaye hareketlerinin serbest bırakılmasına ilişkin. Makro dengesizliklerin had safhaya vardığı bir ekonomide, bu serbestleşme bir dolu sakıncayı beraberinde getiriyor. Mesela, yurtdışındaki bir olumsuz gelişme, Türkiye'den hemen sermaye çıkışına yol açıyor. Faizler yükseliyor. Kredi hacmi daralıyor. Büyüme hızı son derece oynaklaşıyor. Yukarıda, verilen ortalama büyüme rakamı olan yüzde 3.9'un, 1998 hariç yanına bile yaklaşılamamış tüm 1990-1999 döneminde. Bir bakıyorsunuz yüzde 8'lere varan büyüme hızları. Bir bakıyorsunuz yüzde 6'yı aşan küçülme hızları.
İkincisi, bankacılık sektörünün kaynaklarındaki artış (mesela mevduat artışı), aynı ölçüde kredi artışına yol açmıyor. Çünkü, bu kaynakların giderek artan bir kısmıyla, kamu açıkları 'finanse ediliyor'; Hazine tahvil ve bonoları alınıyor. Bu açıkların nedeni yatırım olsa, tartışma farklı olacak. Artan banka kaynakları, doğrudan banka kredileri yoluyla olmasa da yatırıma gidiyor denilebilecek. Ama, değil. Bu kaynaklarla Hazine'nin artan faiz harcamaları karşılanmaya çalışılıyor.
Bu durumda, şu anda uygulanmakta olan programın yapısal reformlar kısmının ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Yapısal reformlar, daha düzgün bir bütçe, daha dengeli bir ekonomi anlamına da geliyor çünkü. Hem, büyüme hızındaki oynaklığı azaltmak, hem de daha yüksek büyüme hızları tutturabilmek için bu reformlara ihtiyacımız var.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.