Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
25 Eylül 2000

Bataklıktaki çocuklar

Chris Menges, yönetmenliğe geçmeden önce uzun yıllar görüntü yönetmeni olarak çalışmış sinemacıların en başarılılarından biri. Kamera arkasında, Roland Joffe'nin 'Ölüm Tarlaları' (The Killing Fields/1984) ve 'Misyon' (The Mission/1986) filmleriyle iki kez en iyi görüntü dalında Oscar kazanmıştı Menges. Andrey Konçalovski'nin 'Bataklık İnsanları' (Shy People/1987) filmindeki çalışması da
unutulacak gibi değildi. Yönetmen koltuğuna oturarak yaptıkları da oldukça ses getirdi, beğenildi. 'Başka Bir Dünya' (A World Apart/1988), 'Zor Yıllar' (Crisscros/1992) ve 'Çocuk ve Yalnız Adam' (Second Best/ 1994) adlı filmleri hemen 'oldukça iyi' kategorisinde yer aldılar. Bu filmlerde dikkat çeken yön ise Menges'in hafif bunalımlı yetişkinler ile zor durumdaki çocukların birlikteliğini ele alan öykülere sempati göstermesiydi. Bu ilginç sinemacı sinemalarımızdaki son filmi 'En Büyük Günah'ta da bildiğini okuyor ve uluslararası çocuk ticaretine odaklanarak, ruhen yaralı bir özel dedektif ile seks kölesi haline getirilen çocukları buluşturuyor.
Dünyanın en iğrenç, en acı verici ve insanlık dışı alışverişi, çocuk bedenleri üzerinden yapılanı hiç kuşkusuz. İşte yakın zamanlarda Kusturica'nın 'Çingeneler Zamanı', Angelopoulos'un 'Sonsuzluk ve Bir Gün' yapıtlarında değişik boyut ve biçimlerde değindikleri, geçen sezonun 'Sekiz Milimetre'si dolayısıyla lağım kanallarını tanıma fırsatı bulduğumuz bu 'sektör', Menges'in 'En Büyük Günah'ının iskeletini oluşturuyor. Gerçi filmin öyküsü, biraz 'kulağını tersten gösterir' biçimde ilerliyor, yönetmenin 'görüntü ustalığı'nın izlerine çok az rastlanıyor ama yine de etkileyici olabilen bir çalışma karşımızdaki. Gariptir, 'En Büyük Günah'ın en sarsıcı bölümleri, küçük çocukların fotoğraflarının (yalnızca fotoğraflarının...) satıcı tarafından gösterilmesiyle doğuyor, o küçük beden ve yüzlerin masumiyetiyle, yaşayacakları vahşetin seyircinin kafasında birleşmesinden kaynaklanıyor. Yoksa, Londra'da yaşayan Fransız eski polis, yeni özel dedektif Lombard'ın, zengin bir aileye damat gitmiş arkadaşının bir aydır ortalarda görünmeyen eroin bağımlısı kayınbiraderini bulma çabasıyla fitili ateşlenen serüven, genelinde bildik kalıplarda gelişiyor.
Fransız sinemasının son yıllardaki en önemli 'çıkış oyuncusu' Daniel Auteuil, tümüyle damga vurduğu filmde, çok fazla derinleşemeden,
oyunculuk özelliklerini öne çıkartamadan, hatta biraz 'Amerikalılaşarak' oynuyor. Yine de filmin ağır topu ondan başkası değil. Zaten filmde tüm oyuncuları fazlasıyla geriye çekilmiş gibi. Kendini özlettikçe özleten Nastassja Kinski örneğin; rolü oldukça kısıtlı, 'sarsılma-ağlama' sahnesi dışında varlığıyla yokluğu pek belli değil. Mike Leigh'ın 'Çıplak'ı, Manchevski'nin 'Yağmurdan Öncesi'nden anımsadığımız, ilginç yüz ifadeli oyuncu Katrin Cartlidge da kendine yakışan bir rolde, adeta 'fısıltıyla', hiç öne çıkmadan yer alıyor. Ama zaten Chris Menges de kendini epeyce geri planda tutup, anlatımdan çok öykünün kendisini öne çıkarmayı tercih etmiş.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.