Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
23 Ekim 2000

Hülya Avşar, Adnan Çoker'e karşı

Onun profesör olduğunu bilmiyordum. Yıllar ötesinden saygın bir ismi vardı. Adnan Çoker'in sanatçı yanı, ressamlığı benim için hep ağır basmıştı. Türkiye'nin yüz akı sanatçılarından biri diye kalmış hep aklımda... Ama televizyondaki o görüntüleri görünce, "N'oluyoruz yahu" dedim kendi kendime. "Hülya Avşar, Adnan Çoker'e karşı."
İnanılmaz, dehşetengiz bir ikili. Bu Adnan Çoker, o Adnan Çoker miydi?.. Benliğime kazınan ressam olduğu şüphe götürmezdi. Bir de Larousse'un sayfalarını karıştırdım. Adnan Çoker adının karşılığında şu satırlar yazılıydı:
"Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ni bitirdikten sonra (1951), bursla Paris'e giderek Andre Lhote ve Henri Goetz'in atölyelerinde resim çalıştı. Soyut resmin ilk temsilcilerinden sayılan sanatçı, soyut dışavurumculuk doğrultusunda yaptığı resimlerinde insanı
değişik ruhsal boyutlarıyla işledi. (...)
Birçok kişisel sergi açtı. İstanbul Sanat Festivali (1961), 23. Devlet Resim Heykel Sergisi (1962), Türkiye İş Bankası (1981) ve Ev Dekorasyon (1983) birincilik ödüllerini kazandı. Çeşitli koleksiyonlarda bulunan yapıtlarından başlıcaları..." diye devam ediyor yazı. Benim bildiğim Adnan Çoker bu...
Ama Televizyon ekranına yansıyan yüzü bambaşkaydı. Olay aynen şöyle: Hülya Avşar bir resim sergisini geziyor. Neden davet edildiği zaten belli.
O gelince kameralar da gelecek.
Kötü bir şey yok bunda. Sonunda bir resim sergisinin tanıtımı olacak. Avşar'ı sarı kırmızı tonları ağır basan bir resmin önünde yakalıyor medya ordusu. Hülya, Beşiktaşlıymış. Gazetecilerden biri, bir espri yapıyor "Arkanızdaki resim sarı kırmızı." Avşar da dönüp resme bakıyor "Buralarda bir yerlerde bir siyah da var" diyor... Demez olaymış. Nereden çıktığı belli olmayan Adnan Çoker kameraların önüne fırlayıp inanılmaz bir öfkeyle haykırıyor: "Sen resimden ne anlarsın, resim eleştirisi nasıl yaparsın?.." Avşar şaşkın, önce gülüyor, şaka filan sanıyor anlaşılan. Ama Adnan Çoker son derece ciddi ve hakarete vardırıyor sözlerini. Akıllara seza bir durum...
Benim anlayamadığım aslında şu: Adını Larousse'a kadar yazdıran bir ressamın, kızı yaşındaki bir insana, üstelik bir kadına hakaret boyutuna vardırdığı bu öfke ve kin nereden kaynaklanıyor? Bu soru birkaç gündür aklımı yordu, durdu. Hülya
Avşar'ın bu tatsız olaydan sonra yaptığı densiz açıklamalara ve ona katılan yazarlara da
inanmıyorum. Bana kalırsa Adnan Çoker gibi bir sanatçı, kendini televolelere malzeme yapıp, şöhret olmak için böyle bir şey yapmaz. Hülya'nın bir önceki 'profesör olayında' şovuna çağırıp göbek attırdığı hokkabaza benzer bir yanı yok Çoker'in. (Hokkabaz kelimesini şovmen anlamında kullanıyorum, hokkabazlar alınmasın)
Peki neden? Şöhretli, güzel, genç bir kadına, üstelik çoğu zaman haddini aşmayan bu insana bu öfke neden?.. Adnan Çoker gülüp geçseydi ya da bir tebessüm etseydi, sanatçı kişiliğinden bir şey mi kaybederdi?.. Bunlar, onun bileceği şeyler. Ben gerçek sanatçıların hoşgörülü olduğuna, tartışmalarındaki düzeyin, zekâ ve espriye dayandığına inandım hep. Bernard Shaw ile Anatole France'in ilk karşılaşmasında olduğu gibi.
Bernard Shaw, o karşılaşmayı şöyle anlatıyor: "Anatole France'la ilk karşılaşmamızda bana kim olduğumu sormuştu. Bende şöyle demiştim kendim
için: 'Sizin gibi bir dehayım.' Sözlerim onun Fransız geleneğine göre, öylesine küstahlıktı ki, ürktü ve hemen karşılık verdi: Bir fahişenin de kendine zevk tüccarı demeye hakkı vardır elbet"
Gerçekten de sanatçı olmak kolay değil. Kültür ve birikimle birlikte, çelebiliği, hoşgörüyü yüreğinde barındırması gerekiyor bir sanatçının. Adnan Çoker'e en çok neden kızdım biliyor musunuz? İsmini Larousse'a yazdırmış bir ressamın karşısında, Hülya Avşar'ı savunmak zorunda kaldığım için. Hoş onun da savunulmaya filan ihtiyacı yok ya. Her işini kendi kendine hallediyor.

Ebru'ya aşk tuzağı
Ebru Şallı, Türkiye'nin üç-beş güzel kadınından biri. Hülya ablası kadar olmasa bile yine de 'gündemden' düşmüyor. Gazetelerden izliyorum. Çok zengin bir işadamının oğlu ile, bir mağazalar zincirinin veliahtı ile evlenecekmiş. Allah mutlu etsin diye düşünürken, Akşam gazetesinde iki sevgili ile yapılan bir röportajı
okudum. Başlık zaten kendini okutuyor: "Ebru'ya aşk tuzağı."
Damat adayının ismi Harun Tan. Harun bey kurduğu aşk tuzağını fütursuzca anlatıyor. Ebru hanımı önceden gözüne kestirmiş. Sahibi olduğu mağazalar zincirinin bir katalog çekimini bahane edip onunla bir görüşme sağlamış. Tanışılmış, konuşulmuş, çekimler başlamış ve bitmiş. "O katalog hiçbir zaman basılmadı" diyor Harun bey. "Çünkü bu bir taktikti." Kısaca Harun bey, Ebru hanımı elde etmek için böyle şeytani bir plan kurmuş. Çekimler bir ay sürmüş. Bu arada Harun bey, Ebru hanımı tavlamış. Ortada katalog filan diye bir şey yokmuş zaten. Değer mi bilmem ama, bu inanılmaz bir çaba. Ne büyük ve ince taktik yüce Rabbim.
Bu satırları bitirdikten sonra bende bir huzursuzluk baş gösterdi. Zaten dışarıda da yağmur yağıyor. Kim bilir gecenin saat kaçı. İçime bir kurt düştü. Bu genç adama bir haksızlık yapıyor muyum diye. Odada volta atmaya başladım... Oğlum odasından çıktı. "İçki içmeden Pink Floyd dinlemiş gibi bir halin var. Neler oluyor baba?" dedi. Fırlama henüz
18 yaşında. "Yazıyı nasıl bitireceğimi bilemiyorum" dedim. "Ne yazdın ki?.." diye umursamaz bir biçimde sordu. Anlattım. "Ne var bunda?" dedi. "Sen fotoroman çekerken aynı şeyleri yapmadın mı?"
Uzun bir süre önceydi. Opel imparatorluğunun sahibi Günther Sacsh'ın anılarını okuyorum. Sacsh, dönemin en büyük playboyu aynı zamanda... Bir sabah yatağından kalkmış, gazeteyi açmış. Brigitte Bardot'nun resmini görmüş. Onun da en fıstık olduğu zamanlar. Anında vurulmuş. Hemen sekreterine telefon açmış, emirleri yağdırmış. Birkaç saat sonra Bardot'nun film çektiği yere bir helikopter yaklaşmış, aşağıya balonlar, çiçekler atılmış. Herkes şaşkın. Sonra Günther, Brigitte'yle birkaç ay flört etmiş.
Bu satırları okuduğum günlerde ben de bir gazetede, bir fotoğraf görmüştüm. Gazete ilanında, sarışın harika bir fotomodelin resmini. Günther'in taktiğini uygulamaya karar verdim. Sekretere ve helikoptere sahip olamadığım için, kendi çabamla onun telefonunu buldum ve bir fotoromanda oynatmak için görüşmeye çağırdım kızı. Geldi. Harika bir sarışındı. Önce fotoromanda oynadı, sonra evlendik. Acemi çapkınlığın sonu böyle olur işte. Sen kimsin, Günther kim?
Bu matrak anılardan, internet kuşu oğlumun hırlaması sıyırdı beni. "Bu yazıyı yazarsan seninle dalga geçerler baba" dedi. "O zaman annemle nasıl evlendiğini de yazmak zorunda kalırsın."
"Yazdım zaten" dedim. Bu çocuğu anlamıyorum. Neden beni vicdanımla
baş başa bırakıyor ve el âleme rezil olmam konusunda ısrar ediyor ?

Heteroseksüellik nedir, sebepleri nelerdir?
Şimdi yine, "Yıllar öncesinde bir gün Nokta dergisinde..." diye başlayacağım yazıya. "Aman yine mi.. Sıktın artık" diyeceksiniz. Ama n'apalım... Renkli anılarımı yaşadığım mekânlar ve zamanlar pek fazla sayılmaz. Neyse, o günlerde, Nokta'da kapak konusu sıkıntısı baş göstermeye başlamış. Ayda bir ya da iki, cinsellikle ilgili kapak yapıyoruz. Ama artık o konular da tükenmeye yüz tutmuş. Bekâret olgusunu, 'sosyal
içerik' sosuyla iki kere işlemişiz. Transseksüeller, eşcinseller, jigolalar, telekızlar hakkımızı da kullanmışız. Lezbiyenliğe gelince, Güner Kuban'ı ilk kez, sarışın, fıstık gibi İsveçli sevgilisiyle kapağa taşımışız. Hatta 'Eşo gelin' başlığı altında Anadolu'da cinsel obje olarak kullanılan zavallı eşeklerin dramını bile yansıtmışız kapak sayfalarına. İşlemediğimiz bir 'Nekrofili' kalmış. O da zaten kalsın.
İşte böyle bir durumda, bir pazartesi toplantısında oturmuş kara kara düşünüyoruz. Aniden, birinden harika bir fikir çıktı. (Yanılmıyorsam fikrin sahibi Gülay Göktürk'tü. Yanılıyorsam, Gülay ya da bu fırlamalığın sahibi de beni affetsin). Neden her şeye at gözlüğü ile bakıyorduk?.. Şöyle bir kapak başlığı atamaz mıydık?: "Heteroseksüellik nedir? Sebepleri nelerdir?" Toplantı masası bir anda kahkahalara boğuldu. Hepimiz uçtuk. Daha gırgır ne olabilirdi ki? Yayın kurulu başkanımız
Adil ağabey, (Adil Özkol) de önce güldü bizim gibi. Ama ciddi olduğumuzu anlayınca "Bu kadar matrak yeter" dedi... "Haydi, başka konulara geçelim, doğru dürüst bir dergi çıkaralım". Dediği dedikti. Hepimizin hevesi kursağında kaldı. Yıllar önceydi.
Bütün bunları boşuna anlatmadım doğal olarak. Cuma gecesi Radikal'in 5. yaş günü için gazetede içten, sıcak bir kutlama yapıldı. Ben de her türlü tehlikeyi göze
alarak Etiler'den, İkitelli'ye kadar uzanan o vahşi yolu aşıp Milliyet binasına ulaşabildim. Yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra kutlama salonuna girdiğim anda, gözlerim çevreyi taradı. İçkilerin nereden servis yapıldığını yılların alışkanlığı ile buldum. 'O'nu da, barmenin hemen yanında gördüm. Birbirimize sarıldık.
'O', benim bu meslekteki ustalarımdan biriydi. Bu sayfada, çalakalem yazdığım satırları okuduğunu söyledi ve "Artık biraz da bizi savun yahu" dedi. "Senin savunulacak neyin var ki" dedim. Anlattı. Türkiye'de bilmem kaç milyon Kürt varmış. Bir o kadar Laz... Onlar, bunlar... Üstüne üstlük eşcinseller, travestiler filan... "Vallahi" dedi "ben kendimi yalnız hissediyorum. Beni savunan yok. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvuracağım."
Öylesine eğlenceli ve matrak anlatıyor ki... "Abi" dedim, "ben bunu senin adınla yazayım." "Sakın ha" dedi. "Ciddiye alırlar, herkes düşman olur. Üstüne üstlük ben bir de heteroseksüelim." Sonra özlediğim, içten kahkahalarından birini attı.
Onun adını, istemediği için yazmadım. Söylediklerinin hepsi şakaydı, aynı zamanda hepsi de gerçekti. Ama içinde yaşadığımız toplumun hoşgörüsüzlüğünden bıkmıştı. Olsun... Sonunda, yıllardır içimde kalan, ama kullanmaya fırsat bulamadığım şu başlığı yazdırdı ya bana sevgili ustam: "Heteroseksüellik nedir, sebepleri nelerdir?.."
Bilen var mı?


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.