Korku çağını yaşıyoruzİngiltere'nin 68 lideri, bugünün romancısı Tarık Ali küreselleşmeyi, uluslararası sermayenin pervasızlığı olarak tanımlıyor. Ali'ye göre gelecek korkusu içindeki günümüz gençliğinin muhalefet etmek gibi bir meselesi yok CEM ERCİYES
İSTANBUL - Yenişehir Palas'a giderken biraz heyecanlıydım. Öğlen, José Bowé ile aynı yerde buluşan Hakan Gülseven telefonda 'Asterix'i buldum. Bergamalı köylüler geldi,
adama ekmek verdiler, kameralar mameralar burası tam bir şenlik' diye anlatınca benzer bir ortamın Tarık Ali için de oluşacağını düşündüm. Otel boştu. Otuz yıl öncesinin öğrenci lideri, bugünün kendi halinde roman yazarı ve televizyon belgeselcisi kitleleri geçmişte bırakmıştı. Kalabalıklara açıklama yapma, onları hareketlendirme sırası José Bowé'deydi. Lobiye oturup beklemeye başladım; o sırada otelin önünden bayraklar, pankartlarla öğlen yemeğinin ağırlığını yüzlerinde taşıyan Bergama köylüleri geçti, TÜYAP'ın önüne doğru. Eylem yapacaklar mı, merak etmedim. Biraz sonra hafif yorgun bir ifade, ağır adımlarla Tarık Ali girdi içeriye. İmza saatine kadar vakit geçirmek üzere Dolmabahçe Sarayı'nı gezmeye gitmiş. Yürüyerek dönmek istediğinden biraz gecikmiş. Teybi açtım, sakin, kendinden emin ve alışkın tavırla anlattıklarını kaydettim.68'deki solculuk neydi, bugüne nasıl geldi? 60'larda solda olmak, umuda inanmak demekti. Çünkü dünyayı değiştirebileceğinize inanıyordunuz ve gözlerinizin önünde bazı değişimler gerçekleşiyordu. Bu radikalizm 65'ten 75'e kadar sürdü. Vietnamlıların güçlü direnişi, Fransa'daki büyük genel grev, İtalya'daki radikalleşme, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki savaş karşıtı hareket, Çekoslavakya'daki bahar ve son olarak 1975'te Portekiz'deki devrim. Ardından 80'ler ve ve 90'lar geldi. Ronald Reagen, Margeret Thatcher ve diğer batılı politikacıların saldırısıyla herşey geriye gitti. Amerika'nın müthiş silahlanması Sovyetler üzerinde de büyük bir baskı yarattı, aynı oranda parayı silahlanmaya ayırmak zorunda kaldılar. Silahlanmaya bu kadar para harcamanın Sovyet ekonomisini çökerteceğini herkes biliyordu. Rusya'yı yöneten aptal bürokratlar oyunu sürdürdüler ve çöktüler. Gorbaçov, Batıyla pazarlık ederek Sovyetler'deki sistemi kapitalist değil ama daha sosyal demokrat bir biçimde
ayakta tutabileceğini düşündü. Batıya istediği her şeyi verdi. Hiçbir koşul öne sürmediler, sadece önüne yatıp ABD'nin üstlerinden geçmesine izin verdiler. 90'lar kapitalizme tüm zamanların en büyük fırsatını sundu. Ne isterlerse yapabileceklerini fark ettiler. Dünya artık tek kutupluydu ve onu ABD yönetiyordu. Küreselleşme dediğimiz şey de zaten Amerikan kapitalizminin büyük yürüyüşünden başka bir şey değildir. Soldan geriye ne kaldı? Solun bugünkü durumuna objektif olarak bakarsanız, komünizmin çökmesi Batı'daki sosyal demokrasinin de çöküşünü getirdi. Bu partilerin reform arayışlarının sebebi Sovyetler'in varlığıydı. Kapitalizm reformlara ihtiyaç duyuyordu, artık böyle bir şeye ihtiyacı yok. Bu nedenle sosyal demokratlarla tutucu partiler arasında pek fark kalmadı. Yani tüm dünyada politika Amerikanlaştı. Bu 60'lardaki umudun yok olduğu yer mi? 60'lar ve 70'ler nasıl umudun dönemiyse, 80'ler ve 90'lar korkunun dönemidir. İnsanlar korkutuldu, gençleri üniversiteyi bitirdiğimizde ne iş yapabiliriz korkusu sardı. Onları kınamıyorum. 90'larda, yani dünyanın bambaşka olduğu bir dönemde büyüdüler. Tek düşünce nasıl para kazanırım düşüncesi. X para kazanıyor, Y para kazanıyor ve ben de para kazanmalıyım. Küreselleşmeyle ortaya çıkan sistem budur ve hâlâ çok güçlü durumda. Ya komünist partiler ve devrim düşü? Zamanla sona erdi. Gerçekçi olmamız gerek. Şimdi Avrupa'da, eskiden olduğu gibi kapitalizme karşı sistematik bir muhalefet, devrimci bir kalkışma beklentisi yok. Onun yerine gösteriler, grevler filan var ama sistematik olmadığı sürece kimileri başarılı olsa da aynı şey değil.
Seattle ruhu diye bilinen bu hareketin küreselleşmeye tavrı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Onları destekliyorum. Birilerinin bir şeyler yapması iyi. Seattle hareketi hiçbir şey yapmayan muhafazakâr partilerin politikalarına bir tepkidir. Bu atmosferde insanlar bağımsız olarak tepki gösteriyorlar. Seattle türü hareketler, politika dışı tepkilerdir, onları kapitalizme karşı ahlaki direnişler olarak tanımlayabiliriz. Politik bir amaçları yok, büyük, uluslararası firmaların dünyada yaptıklarından memnun değiller o kadar. Sistematik değil, ama hiç değilse birileri tepki gösteriyor, birileri ajite ediyor, öfkeleniyor, bu yüzden iyi.
Sistemi dönüştürmekte her hangi bir etkileri olabilir mi?
Uluslararası sermaye, ya da örgütler bu tepkileri dikkate alıp en azından kimi yeni düzenlemelere gitmezler mi?
Kötümser olmak istemiyorum ama sistemi tek başlarına etkileyebileceklerini sanmıyorum. Tepki gösteriyorlar ama dönüştürecek güçleri yok, zaten bunu da amaçlamıyorlar. Sistemin de onları umursadığını sanmıyorum. Çünkü söz ettiğimiz, son derece soğukkanlı, acımasız, başlangıcı ve sonu yalnızca kârların maksimize edilmesine dayanan bir sistem. Reform yapma ihtiyacı hissetmiyorlar çünkü bu akıllarına bile gelmiyor.
Yıllardır editörlerinden biri olduğunuz New Left Rewiev, başta İngiltere, dünya sol entelektüellerinin gözde yayını. Bu çevrenin otuz yıl içinde politik düşüncelerinde dönüşüm yaşandı mı?
Oldu tabii. Sosyalist bir devrim gündemde değil. 20. Yüzyıl devrimlerin çağıydı. 21. Yüzyıl, ekonomik, askeri savaşların, kimi direnişlerin çağı. Tekrar devrimci ayaklanmaların olacağını söylemek için çok çok erken. Farklı bir dünyada yaşıyoruz, bunu fark etmek gerek. Kafayı duvara vurmak aptalca ve manasız. Yine de yeni dünya düzeni tarafından zaptedilmemeye de dikkat etmek gerek. Pakistanlı olduğunuz için Doğu'yu iyi tanıyan birisiniz. İslam ve doğu ülkelerindeki hâkim politik söylem nedir? Her ülkede aynı değil. Pakistan, Mısır, Cezayir, İran, Türkiye sizin büyük İslami hareketleriniz var. Mesela Pakistan'da şeriat var. Yaşanan tam anlamıyla bir gerileme, geri çekilme. İslami bir reform arayışı var. 60'larda devrimci olan orta sınıfa mensup birçok aydın İslamcıları desteklemeye başladı. Çünkü küreselleşmeyle gelen olgulara, muhalefet eden tek söylem bu. Bu önemli bir problem. Solun alanı İslam'a bırakmasında kabahat kimin? Kabahat kapitalizme direnmeyi beceremeyen sol partilerin. ABD çok büyük bir boşluk yarattı, bu boşluk sol partiler tarafından doldurulamadı, çevreciler, yeşiller, dinci gruplar tarafından dolduruldu.
Küreselleşme tek kimlikliliği de dayatıyor. Diğerlerinin kendi özgün kimliklerini bulup, kendi seslerini duyurmaları mümkün olacak mı, sizce?
Dünyada birçok söylem olmasına rağmen tek bir hikâye var ve bu da küreselleşme. Her şeyi etkiliyor. Politik, kültürel ve ekonomik açılardan. Berbat televizyon programları, Hollywood filmleri her yeri kapladı. Direnişin tek bir yolu var, o da uydudan yayın yapan bir televizyon organize etmek. Politize olmuş, şüpheci, İngilizce yayın yapan bir televizyondan söz ediyorum. Mesela Arap zenginlerinin bu iş için yeterince paraları var ama hepsi ABD'nin avucunda olduğu için akıllarına bile gelmiyor. Kültürel bir savaş için birilerinin bu işi organize etmesi gerek. 'Kültürle siyaset arasındaki Çin Seddi'ne hayır' İki Tarık Ali'den söz etmek mümkün mü? Eski eylemci, yeni yazar ve romancı.
Evet. Ama ikisini bağlayan bir şey var: New Left Rewiev dergisi. 1980'de solun çok fazla bölündüğünü, gruplar arası kavgaların arttığını fark ettiğimde aktivistliği bıraktım. Ama bu dergide yazıp, onun için çalışarak siyasal çizgimi sürdürdüm. Bu arada filmler yaptım, oyunlar yazdım ve en önemlisi roman serileri yazdım. Bu iş hiç hesapta yoktu, kendiliğinden oldu diyebilirim. Bir kere başlayınca da sürdürüp gidiyorsunuz.
Bütün bunlar politika yapmanın yeni araçları mı?
Hayır, bu eskisi gibi bir şey değil. Elbette 'Bir bebeği süt şişesinden nasıl beslersiniz' üzerine roman yazamam. Hiç ilginç olmaz. Ben doğal olarak politik, tarihsel temeli olan romanlar yazıyorum. Tartışmalara yol açıyorlar, okunuyorlar. Bu hoşuma gidiyor.
Türkiye'de şu sıralar süren tartışmalara referansla soruyorum: Sizce siyasal roman var mı?
Ben tarihi roman demeyi tercih ederim. Gerçi, çağdaş politik olayları konu alan, siyasal roman diye bir şey de olmalı. Ama çok örneği yok. Mesela benim Ayna Korkusu politik bir romandır, aynı zamanda tarihsel bir romandır da. Ben bu kitabı 1992'de yazdım, yirmi yayıncı dolaştım ama basacak kimse bulamadım. 'Bu politik bir roman' istemeyiz deyip reddettiler. Çünkü Avrupa'da politika son yıllarda çok demode, kimsenin ilgilenmediği bir şey oldu. İyi, tartışmalar yaratan siyasal romanlarınsa Arap dünyasında yazıldığını söyleyebilirim. Peki Avrupalılar ne okuyor? Ödül kazanan, gazetelerin övdüğü romanları okuyorlar. Tabii entelektüellerden söz ediyorum. Çünkü popüler kültür kitap okumuyor. Ya da çerçöp şeyler okuyorlar. Postmodern roman okunuyor. Çok anlatıcılı, farklı yapısı olan, hiçbir şey söylememesiyle gurur duyulan kitaplar bunlar. Özellikle Anglosakson dünyasında bir gelenek var: kültür ve siyaset arasına Çin Seddi çekmek. Roman karakterleri politika tartışsın istemezler, oysa dünyanın her yerinde insanlar politika konuşur, şu anda bizim yaptığımız gibi. Bir Anglosakson romancısı ise hep arabulucu olması gerektiğini düşünür, bir görüşü dile getirmez. Bu saçmalık tabii. Benim yazdığım tüm kitaplar bu tutuma saldırır. Çünkü kültür ve siyaset arasında hiçbir duvar kabul etmiyorum. Entelektüeller bu kitapları tercih ediyor, çünkü hiçbirşeye taraf olmak istemiyorlar. Bana sorarsanız siyasal romanlar için bir alan var. Politikacıların siyaset yapmadıkları bir dönemdeyiz. Onların yarattığı boşluğu romancılar doldurabilir ve belki de gerçek politik tartışmalar sadece romanların içinde gerçekleşebilir.
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.
|