Atmayalım da besleyelim mi? Kenan Evren, emekli olduktan sonra kendisine hediye edilen 750 plaketi çuvallara doldurup denize atmış. Bu haftanın en matrak haberlerinden biri buydu. Onu ciddiye alan Çevre Bakanı ise ciddi ciddi açıklamalarda bulunmuş ve olay hakkında incelemelere başlamış. Bakan Fevzi Aytekin, "Bu çevre açısından suç sayılır. Tam olarak nereye attığını da bilmiyoruz. Soruşturup araştırıyoruz" diyor.
Plaketlerin tam olarak nereye atıldığı şimdilik meçhul. Eğer Kaptan Cousteau yaşasaydı bakan Aytekin ona başvurabilirdi. Düşünebiliyor musunuz? Cousteau ve ekibi Calypso adlı okyanus araştırma gemisiyle Marmaris açıklarında kayıp plaket çuvallarını arıyorlar. Bu mümkün olamayacağına göre sayın bakanın tek şansı kalıyor. Marmara denizinde deprem araştırmaları yapan İtalyan ya da Fransız gemilerinden birini Marmaris'e yönlendirmek. Ama Fevzi Aytekin böyle derin bir araştırmaya girmeden önce işin gerçeğini öğrenmek istiyor. "Kendisiyle telefonla konuşup böyle bir şey yapıp yapmadığını soracağım" diyor. Oysa aynı günlerde Kenan Evren, 'ABD ziyaretinin ilk durağı olan Florida'da Türk gazetecilerin sorularını yanıtlayıp yine her konuda fikir beyan ediyor. Örneğin, "Florida dümdüz bir yer onun için her şeyi yapmak kolay" diyor. ABD başkanlık seçimi hakkında sorulan soruya "Vallahi ben Al Gore'un seçilmesini istiyorum. Bush seçilirse saltanat dönemi olur. Babadan oğula geçer. Cumhuriyet kalmaz" diyor. Ermeni tasarısıyla ilgili görüşlerini de bildirirken bir fırlama muhabir "Peki ne olacak bu Fenerbahçe'nin durumu" diye soruyu patlatıyor. Kenan Evren, böylesine bir soruya nedense sinirleniyor "Ne bileyim ben yahu?" diye tepki gösteriyor. Pireleniyorum. Acaba biliyor da mı söylemiyor?
Nedense hiç kimse denizaltındaki kayıp plaketler hakkında bir soru sormuyor. Evren plaketleri neden denize attı? Atmayıp besleseydi bu plaketler onun başına bela mı olurdu? Bu soruyu Bekir Coşkun Hürriyet'teki yazısının son satırlarında inanılmaz bir güzellikle yanıtlamış. Yazıda önce Kenan Evren'in bir tekneyle Marmaris sularına açıldığı anlatılıyor. Sonra gırgır başlıyor. Kaptan, plaketleri neden denize atmak istediğini soruyor Evren'e. Yanıt şöyle: "Netekim bu plaketler var ya, her şeyi yaparlar. Birkaçını sıradan birine ver, kendini Türkiye'yi kurtarmış sayar. On tanesi geldi darbe oldu. Birazı daha verilsin, insan cumhurbaşkanı oluyor. Üç tanesi ile bir bakıyorsun seni ressam yapmışlar, bu plaketlerin insana yaptırmayacakları şey yok." Sonra soruyor kaptana "Derine geldik mi?" "Geldik." "Atıyorum bir daha çıkmasınlar netekim."
Kenan bey haklı. Atmayacak da ne yapacaktı o plaketleri. Besleyecek miydi? Büyüsünler, tekrar karşısına bir kabus gibi çıksınlar diye?İhanet çarkları artık başımızı döndürüyor Aslında geçen haftanın 'olayı' idi ama yer darlığından bu haftaya kaldı. N'apalım. Yazamadan edemedim. Televizyonda haberleri izliyorum. İki tane koskoca adam bir masaya oturmuşlar kıkır kıkır gülüyorlar. Bir basın toplantısı düzenlemişler. Karşılarında gazeteciler, televizyoncular. Gülmelerinin ve dalga geçmelerinin nedeni: "Banu Alkan'ın çıplak sesi".
Böyle cümle olmaz demeyin. Aynen öyle. Banu Alkan'ın bestecisi ve eski menajeri Kadir Tapucu, gazetecilere ve televizyonculara telefon açıp "Banu Alkan'ın çıplak sesini size dinleteceğim, sonra da satmayan kasetlerini Taksim'de halka dağıtacağım" diye haber veriyor. Haydaaa.. Olur mu olur. "Banu Alkan'ın çıplak sesi" dediği şu: Bu Kadir Tapucu, Alkan'ın son dönemlerde yeniden gündeme gelmesini sağlayan "Neremi Neremi" ve "Kaldır" adlı şarkılarının bestesini yapan, onu stüdyoya sokup bu şarkıları söyleten adam. Aynı zamanda onun eski menajeri. Sonra nedense kanlı bıçaklı olmuşlar. Tapucu, bu basın toplantısında Banu Alkan'la birlikte yaptıkları şarkıların ilk halini dinletiyor medyaya. Banu'nun arkasında orkestra filan yok doğal olarak. Çıplak sesle şarkı söylemeye çalışıyor. Ses gerçekten kargaların sabah kahvaltısını andırıyor. Kadir Tapucu ve kaset şirketinin sahibi (adı her neyse), Banu Alkan'ın bu ilk stüdyo denemesini medyaya dinletip kıkır kıkır gülüyorlar ve dalgalarını geçiyorlar. Sonra ikisi de kameraları peşine takıp Taksim meydanına gidiyor ve Alkan'ın satmayan kasetlerini halka dağıtıyorlar.
Çüşşş. Gülecekseniz önce kendinize gülün. Dalga geçecekseniz önce kendinizle dalga geçin. Kadir Tapucu "Ben bir ölüyü dirilttim. Ona üç yıl emek verdim. 5 kuruş da para kazanamadım" diye suçunu itiraf ediyor. Sonra da medyanın önünde onunla dalga geçiyor. İnsanda biraz utanma olsa "Böyle iki garabet şarkıyı yazdığım, bestelediğim için sizlerden özür dilerim" der. Şirketin sahibi de ayrı bir âlem.
O kimle dalga geçiyor Allahaşkına?..
O kasetleri basıp, dağıtan sen değil misin muhterem. Kasetler satmayıp para kazanamayınca mı böyle oldu?
Kısaca menfaat ilişkileri sona erince ihanet çarkları dönmeye başlıyor. Ne yazık ki bu çark sadece Afrodit'lerin, Tapucu'ların kısır
dünyalarında dönmüyor. Şöyle çevremize bir bakalım. Fırıl fırıl dönüyor muyuz hepimiz? En büyük devlet başka büyük yok Elinde tabanca odaya dalmış ve dört kişiyi gözünü kırpmadan öldürmüş. Sonra soğukkanlılıkla minibüsünün yanına gitmiş, bir kâğıda kısa bir not yazıp, sileceklere sıkıştırmış. Ve bu kez tabancayı başına doğrultup tetiği çekmiş. İlkokul çocuklarının gözü önünde bu seri cinayetleri işleyen servis şoförü Metin Alkan'dan söz ediyorum. Ardında dört ceset bıraktıktan sonra intihar eden minibüs şoförü bıraktığı notta şunlar yazıyor: "Vatan, millet düşmanları her köşeye ağ örüyorlar. Şerefli insanlar cesur olup çevre temizliği yapmalılar."
Uşak cezaevini ele geçirip, beş mahkûmu işkenceyle öldüren, devlete meydan okuyan Nuri Ergin'i izliyorum televizyon haberlerinde. Yaptığı pazarlığı kazanmış bir 'kumandan' olarak cezaevinden çıkarılırken jandarmaların yanında bağırıyor.
"En büyük devlet, kahrolsun şerefsizler!".
Akın Birdal'ı kurşun yağmuruna tutan Türk İntikam Tugayı'nın lideri de mahkemede aynı şeyleri söylememiş miydi? Abdullah Çatlı'nın cenazesinde, Oral Çelik'in cezaevinden tahliyesinde "Türkiye sizinle gurur duyuyor" sloganları yeri göğü inletmemiş miydi? Az kalsın unutuyordum. Galatasaray-Leeds maçında ortalığı kana bulayan futbol fanatiklerinin arkadaşları da sanıkların mahkemeye getirilişleri sırasında aynı sloganı haykırıyorlardı: "Türkiye sizinle gurur duyuyor".
Ne gariptir ki hepsinin ortak bir noktası var... "Devlet için kurşun yiyen de, kurşun sıkan da kabulümüzdür" diyen zihniyetin buluştuğu bir ortak nokta bu: Vatan, millet ve devlet sevgisi.
Bu ne sevgiymiş... Olmaz olsun. Bilmem ki? Kaç gecedir beni taciz ediyor. Eve dönüp şöyle tam bir "Ohhh!" diyeceğim anda soruyor. " Acid Jazz dinledin mi"? Al başına belayı. "Dinlemedinse dinleteyim baba" diyor. Sonunda geçen gece "Dinlet ulan" dedim. Müzikten kim ölmüş ki. Başladık dinlemeye. Bana göre dayanılmaz bir ritim karmaşası. Anladı ki hoşlanmadım, "Sana bir Psychedelic Rock dinleteyim" dedi. Hoparlörlerden fışkıran o çılgın müziğe birkaç dakika kulak verdim. Gençlik yıllarımda dinlediğim grupların yeni bir kopyası. Bir de "Goa Trance" varmış. Sürekli olarak tekrarlanan anlamsız birkaç mezür. Sıra "Happy Hardcore"a geliyor. Daha önce dinlemişsem Arap olayım. Bir daha dinlersem de.
"Ne kadar çok müzik türü varmış" diyorum. "Bunlar müzik türü değil" diyor. "Türlerin ayrıntıları. Nasıl senin zamanında 'Jazz' ve 'Blues' diye ayrıntılar vardı ya.
Bunlar da öyle işte..."
Benim zamanım... Beatles'a, Pink Floyd'a, Rolling Stones'a Jim Morrison'a ve daha nicelerine hayran olduğumuz günler. Büyük bir inatla neden hâlâ onları dinlerim ki? Ona bu soruyu sormadan önce, o bana bir başka soru soruyor: "Kaç gündür sana bunları dinletmeye çalışıyorum. Şimdi bu merakın neden?.." "Belki Radikal'e yazarım. Bir sürü bilmediğim şey varmış" diyorum. Aniden duraklıyor. Huzursuz olduğu belli. "Yazarsan müzik türlerini yaz da, grupların isimlerini yazma" diyor. Ve gerekçesini anlatıyor. Bu underground gruplar sık sık yazılıp, gündeme gelirlerse, daha doğrusu ünlü olurlarsa "piyasa" olacaklarmış. Tıpkı Metallica'nın olduğu gibi. Oğlum, müzik dinlemeye Metallica ile başlamıştı. Şimdi kendi aralarında Metallica dinleyenlere "yeni yetme " diyorlarmış. Çünkü Metallica ünlü olunca "piyasa" olmuş. Kısaca onlar artık underground değiller.
Gecenin o saatinde eski gazetecilik günlerim aklıma geldi. 18 yaşında bir veletle röportaj yapmaya başladım. Aklım sıra çaktırmıyorum. Önümdeki kağıda kısa kısa notlar alıyorum. Aramızdaki diyalog şöyle gelişti :
-Underground ne demek sence?
-Yeraltı demek işte. Bilmiyor musun?
-Bu kadar basit mi?
-Bu kadar basit. Bir de şöyle düşün. Büyük bir çoğunluk yerin üstünde yaşıyor. Sen niye onlarla birlikte yerin üstünde olasın ki?
Acaba bu bir kimlik ve kişilik arayışı mıydı? Genç bir insanın farklı olduğunu ispat etme çabaları mıydı?.. Bana göre öyleydi. Bunu söylediğim zaman "Yok be baba" dedi.. "Bu hayatta ya varsın ya yoksun. Farklı olmamaktansa hiç olmamak daha iyi. Underground olayı işte o..."
Bir an düşündüm. Underground denen bir olguyu böylesine yalın anlatabilir miyim diye. Sonra bu korkunç düşünceleri beynimden kovdum. Onu alt etmek için aklıma çok parlak bir soru geldi. Sordum: "15 yıl sonra da böyle mi düşüneceksin?" Allahtan bizim oğlan hıyarlığımı yüzüme vurmadı. Sadece omuzlarını silkti ve "Bilmem ki" dedi. "15 yıl yaşayabileceğime kim garanti verebilir ki? Ben bu gün böyle düşünüyorum işte."
Bu konuyu uzatmanın fazla yararı olmadığını anlayıp kendimi İstanbul gecelerine atmak için evden kaçarken o, son darbeyi vurdu ve sordu: "Şimdi yeraltının ne olduğunu anlayabildin mi?.." Aklıma "Su testisi su yolunda kırılır", "Boynuz kulağı geçer" gibi atasözleri geldi. Kapıdan çıkarken kendi kendime mırıldandım: "Bilmem ki..."
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.
|