Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
16 Kasım 2000

Resim neden geride?

Son yıllarda, özellikle yeni sanatçılar resim ve heykel gibi alanlardan uzak durmayı, kendini başka alanlarda aramayı seçince, son 15 yılda çıkan ressamların sayısı azalırken kavram sanatı yaygınlaştı
Haber ResmiHASAN BÜLENT KAHRAMAN
İSTANBUL - 1985'lerde çıkışını yapan kuşaktan bu yana son on beş yıldır ortaya pek 'ressam' gelmiyor. Bugün, farklı ortamlar kullansa da, en geniş anlamda tuval resminde, yani taşıyıcı ve taşınabilir bir yüzey üstünde çalışmakta direnen hemen herkes değindiğim kuşağa mensuptur. 1980'lerde sanatsal ortama girmiş, etkinliğini oluşturmuş kuşak (evet kuşak doğum yılıyla değil bu gerçekle anlaşılmalıdır) bugün de varlığını koruyor. Ama özellikle 1990'larda resim hızla geriye çekildi. Yeni sanatçılar resim ve heykel gibi öteki konvansiyonel alanlardan uzak durmayı seçti. Çalışmalarını daha çok kavram sanatı etrafında yoğunlaştırdı. Acaba neden ve bu durum gerçekten şaşırtıcı mı?
Önce hızlı bir ayrım yaparak, bizde çok karıştırılan iki olguyu, 'kavram sanatı'yla (concept art) 'kavramsalcı sanat'ı (conceptual art) birbirinden ayırdığımı belirteyim. Kavram sanatı, sanatın, Dadacılardan ve özellikle de Duchamp'tan başlayarak geliştirilmiş hemen tüm açılımlarını içeren bir yaklaşımdır. Artık çok kullanılan enstalasyonlar, performanslar, mekâna müdahaleler, kısacası 1950 sonrası gelişmiş hemen tüm akımlar ve özellikle 'karşı-sanat' (anti art) bu alanın sınırlarını belirler. Kavramsalcı sanatsa onlardan sadece birisidir. Başlangıç yılı ve kurucu isimleri bilinen, belli bir sanat anlayışıdır. Bu alanda yapılan çalışmalar da kavram sanatının içinde değerlendirilebilir, ama genel olarak her tuval ötesi sanat yönelimini kavramsalcı sanat olarak değerlendirmek yanlıştır. O nedenle, Türkiye'de 1990'lardan başlayarak hızla ve yoğun olarak bir kavram sanatı üretimi var demek gerekir. Neden?..
Bunun nesnel ve öznel açıklaması var. Önce nesnel olanlara bakalım.
Yukarıda da değindiğim gibi, Dada sonrası yaklaşımlar hayat-düşünce-sanat etkileşimini oluşturabilmesine giden yolda sayısız akım ve anlayış ortaya çıktı. Bunların her birisinin ayrıca çok kapsamlı şeyler olması gerekmiyordu. Gövde sanatından çevre sanatına, video sanatından enstalasyona kadar uzanan çok geniş bir yelpaze alt açılımlarını geliştiriyordu. Çoğu yapıt zaten madde anlamında kalıcı değildi. Yapılıyor, ardından zamanın boşluğuna bırakılıyordu. Temel amaç bir yanıt oluşturmak, bir soru sormak, bir sorun yaratmak ve bir çözüm önermekti. Modern sanattan, sanatın gündelikle daha iç içe geçtiği çağdaş sanata evrilme de bu yoldan sağlanıyordu.

Sanat-düşünce etkileşimi
Bu oluşumun ardında yer alan önemli etmenlerden birisi gene Dada sonrası akımların getirdiği sanat-düşünce etkileşimiydi. Duchamp ve Maleviç'le başlayan çizgide sanat 'temsil' (representation) işlev ve anlamını hızla yitirmişti. Sanat yapıtı artık bir 'bilgi nesnesi' niteliği kazanmıştı. Felsefenin sorması gereken soruyu soruyor, onun vermesi gereken yanıtı veriyordu. 'Güzel' ve 'aşkınsallık' gibi Kant estetiğinin en önemli iki aracı artık sanat yapıtının kapsam ve bünyesinden hızla uzaklaşıyordu. Sanat sorunsallar etrafında kurulduğu kadar kendisi de bir sorunsal (problematic) olan şeydi. Anlamak için bilmek gerekiyordu.

Artık 'görsel sanatlar' var
Bu oluşum, sanatlar arasındaki sınırların ortadan kalkmasına ön ayak oldu. Artık 'plastik sanatlar' kavramı yerini çok daha geniş kapsamlı 'görsel sanatlar' kavramına bırakıyordu. Sorun, yapıtın hayata yanıtını görsellik içinden vermesi ve görsellikle
olan hesaplaşmasıydı. Fakat görselliğin sınırları gitgide genişliyordu. Televizyon ve video, ardından bilgisayar ortamı görselliği teknoloji olarak dönüştürüyordu. O zaman, aranan yanıt bütün ortam ve araçların kullanılmasını mübah kılıyordu. 1980'li yıllarda yaşanan post-modern dalgalanma da bu oluşuma katkıda bulunmuştu. Çünkü, post modernite geleneğin yeniden keşfedilmesine olanak veriyordu. Sanatın modernist tepkiciliğinden, belli anlayışların etrafındaki ideolojik soyutluğundan kaçınmasını öneriyordu. Sanat yapıtı farklı üslupları bir arada barındırabilirdi. Bu, farklı teknikler için de geçerliydi.
Nihayet üçüncü olgu: 1990'lar dünyada yeni bir kültürel anlayışın egemenleşmeye başladığı dönemdir. Kültür belki de ilk kez bu dönemde bu derecede yaygın bir anlam kazanmıştır. Siyasal, toplumsal ve hatta ekonomik olan bile bu yıllarda kültürün içinde ve onun öncülüğünde biçimlenmiştir. Kültür, toplumsal bütünün neredeyse tarihsel bağlamı olarak algılanmıştır. Küreselleşme bu oluşumun somut adıdır ve Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla birlikte başlıyordu. Yeni açılım insanların kimliklerini, belleklerini, aidiyetlerini, hatta gövdelerini, cinselliklerini sorgulamasına ve yeniden tanımlamasına olanak veriyordu. O arada AIDS sonrası sanat, eşcinsel hareketi, kadın hareketi, ırkçılık, küresel yoksulluk, mekân, tarihsellik gibi kavramlar 'yeni sanat'ın sınır taşları oluyordu.
Bütün bu olgular sadece tuval resminin içinden kavranamayacaktı. Aynı şekilde her şeye yanıt veren bir tuval resmi de olamazdı. Bu, o sanatın, Türkiye'de zaman zaman tartışıldığı gibi, ne varlıkbilimsel (ontolojik) yanına bir sakınca oluşturur ne de onu eskimiş filan yapar. O, kendi iç gerçekliğini yaşayarak devam edecektir. Fakat, içinde bulunulan ortamın dışsal-içsel koşulları da bunlardır. 1990 sonrası sanatçısı daha çok resim ötesi bir yerde kendisini arayacaktı ki, öyle de olmuştur. Şimdi her yerde karşımıza çıkan kavram sanatı bu nesnellikten doğuyordu, ama bir de işin öznel yanı var ki...
Ancak haftaya sorgulanabilir!..


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.