Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
20 Kasım 2000

Ahmet Kaya öldü

'Tabaklar çatallar havada uçuşuyor. Smokinli bir takım erkeklerle tuvaletli bir takım kadınlar (ki onlara sanatçı deniyor) ayağa fırlamış, isterik bir şekilde bağırıyor küfrediyorlar. İstanbul'un en lüks otellerinden birinin salonu burası. Tüm bu isyan, bir masada oturmuş, şaşkın bir şekilde çevresine bakan bıyıklı, esmer bir adama. Polisler, korumalar bu olası linç olayını engellemeye çalışıyor. Masaya bardaklar, çatallar atılıyor. Televizyon haberlerinde izliyorum. Olay ülkemizin en mümtaz ödül törenlerinden biri olan Magazin Gazetecileri Derneği'nin gecesinde yaşanıyor. Hani bir nevi Oscar ödülü bu. Çevresine tedirgin bakan adamın adı Ahmet Kaya. Biraz önce sahneye çıkmış aldığı ödülün ardından kısa bir konuşma yapmış sonra gelmiş yuhalar küfürler. Peki mikrofonda ne demiş Ahmet Kaya? 'Ben bu ödülü 'İnsan Hakları Derneği'ne, 'Cumartesi Anneleri'ne ve magazin gazeteciliğine emek vermiş arkadaşlarım adına alıyorum.' İşin içine 'insan hakları', 'Cumartesi Anneleri', 'emek' filan girdi ya, salon hafiften kıllanmaya başlıyor, sonra Kaya'nın can alıcı cümlesi geliyor: 'Kürtçe bir şarkı ve klip yapıyorum' diyor. 'Bu ülkede bunları yayımlayacak yürekli insanlar olduğunu biliyorum. Yayınlamazlarsa Türk halkına hesap vereceklerini de biliyorum.' İşte bu cümleden sonra salon birbirine giriyor. Bağırışlar çağırışlar, küfürler, çatal, kaşık fırlatmalar.
(...) Ahmet Kaya masada şaşkın bir şekilde TV kameralarına derdini şu cümlelerle anlatmaya çalışıyor: 'Yıllarca Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünü savundum, ama Kürt realitesini kimse inkâr edemez, sadece bunu söyledim'.
Ama salondakilerin isterik çığlıkları bitmiyor. 'Cehenneme git. Kürt diye bir şey yok...' Herkes ayaklanmış. Polisler geliyor, Ahmet Kaya'yı otelin arka kapısından apar topar kaçırıyorlar. O anda Serdar Ortaç çıkıyor sahneye ve popülizmin en müthiş örneklerinden birini vererek 'Bu dünyada kimse sultan değil, Atatürk'ün yanındayız ve bu vatan bizim' diyor sonra 'Onuncu Yıl Marşı'nı söylemeye başlıyor. Ve beklenen gerçekleşiyor Reha Muhtar çıkıyor sahneye 'birlik ve bütünlüğümüz' adına herkesi 'Memleketim' şarkısını söylemek için sahneye çağırıyor. Böylece 'iç barışımız' sağlanmış oluyor ve salondakiler 'Memleketim' şarkısı eşliğinde 'Türküz, Türküz' diye tempo tutuyor. Ayıptır ayıp. Sanatçı dediğin zaten aykırı bir sestir, aykırı bir nefestir. Ahmet Kaya sanatçı mıdır değil midir? Ben bilemem ama dar kafalı düzenin suyunda giden, küçük çıkarlar uğruna kitleleri peşine takmak isteyen insanlara sanatçı denmeyeceğini öğrenecek kadar yaşlandım galiba..."
Bu satırları, yine bu sayfada 15 Şubat 1999 Pazartesi günü yazmışım. Ahmet Kaya'nın idam kararını veren işte o gece orada yaşananlardı. Bir insanın yaşamı, o gece, oracıkta söylediği üç beş cümle ile allak bullak oldu. Türkiye'nin en sevilen sesi, en sevilen şarkıcısı, ülkenin en büyük haini oldu. Peki ne yapmıştı Ahmet?.. Hürriyet'te Muammer Elveren ile yaptığı son röportajında bunu anlatmış. "Bana, o gece, 'Sünnetsiz, Ermeni hayvanı, Kürt diye bir şey yoktur bu ülkede' diye haykıran birkaç densiz yüzünden bu hale geldim" demiş... Aynı görüntüleri geçen akşam televizyonda yeniden izledim ve yüreğim burkuldu. O nasıl hayvanca bir saldırıydı.
Politik görüşü ne olursa olsun o güzelim şarkıları mahkûm etmeye, onu gurbet ellerde öldürmeye kimin hakkı vardı? Bu konuda iki ayrı dünyanın insanı, iki farklı sesin yazılarından birkaç satır alıntı yapmak istiyorum. İkisi de Ahmet Kaya'nın ölümü üzerine yazmışlar. İlki Akşam gazetesinde Kenan Işık. Şöyle yazmış: "Öfkenin ve protestonun bizzat kendisi olan Ahmet Kaya, bir yanı öbür yanı ile döğüşürken mecali kalmamış, tükenmiş ve sol yanı sağ yanına yenik düşmüş. Yüreği genç yaşta duruvermiş. (...) Nâzım da gurbette ölmüştü. Karısı Vera'dan işitmiştim. Dış kapıyı açmak üzereyken yığılmış kalmış eşiğe. Tam kapıyı açacakken durmuş yüreği, kalakalmış oracıkta. Gurbette... Vatan hasreti çekerken."
Kenan ışık beni affetsin. O güzel yazısından sadece birkaç cümle aktarabildiğim için. Bir başka 'cepheden' Zaman gazetesi Yazarı Eyüp Can'dan da özür diliyorum. Onun yazısından da sadece şu birkaç satırı buraya alabilecek kadar yerim var. Şöyle yazıyor Eyüp Can "Sevgili Ahmet Kaya, ülken tahammülsüz, mizacın hırçın olduğu için kavgan da isyankar şarkıların gibi hiç bitmedi. (...) Vakit tamam toprağa karışacaksın. Seni gıyabında tutuklayan ülkene, umut edilir ki, toprağınla barışık dönersin. Cenazeni siyasi şova dönüştürmek isteyenlere de, yasaklarla gölgeleyenlere de sessiz tebessümünle cevap vereceksin. Üzülmeyesin artık onun huzurundasın."
Ahmet Kaya hiçbir zaman yorgun bir demokrat olmadı. Yorgun demokratlar, onun hakkında hiçbir yasal yasak olmadan, adını bile anmaktan korkan bizleriz. Yorgun, şaşkın, korkak sözde demokratlar. Ölümünden sonra kaleme sarılan korkaklar. Gerçek demokratlar bizi affetsin.

Başkan dediğin Zeta Jones'un arkadaşı olur
Bizim İstanbul'un Belediye Başkanı gerçekten bir âlem. İstanbul'a yaptığı hizmetler değil söz konusu ettiğim. Onları zaten sokaklardaki dev billboardlarda her gün görüyoruz. Sağolsun. Ama Başkan'ın sosyal etkinlikleri bir âlem. Bir kere bizim başkan Hollywood'un megastarları ile sarmaş dolaş arkadaş. Michael Douglas ve Zeta Jones'un en yakın dostlarından biri. Birlikte fotoğraf bile çektirmişler. Fotoğraf bir harika. Bizim başkan gülümsüyor. Yanında Douglas kafasını kareye sokar gibi bir durumda. Ama olsun. Belediye başkanımız iki ünlü ile fotoğraf çektirmiş. Gürtuna daha da ileri gidiyor. Bu ünlü çiftin nikâhlarını kıymak için İstanbul'a davet ediyor. Ali Poyrazoğlu'nun dediği gibi: 'İsteyenin bir yüzü kara, vermeyen zenci'.
Bizim Başkan bir de Türkan Şoray'a övgü yağdırmış. Birlikte resimleri de var. Yan yana oturuyorlar. "Türkan Şoray Türk sinemasının bir efsanesidir" demiş Başkan. Ve devam etmiş: "Hiçbir zaman kötü kadın ve çirkin kadın olmayı başaramıştır. Ve başaramayacaktır."
Merrly Strrep'e ya da Jane Fonda'ya 'orospuyu' oynama demek gibi bir öğüt. Sultan da bunu övgü sanmış. Ne demiş büyüklerimiz. Körler sağırlar birbirini ağırlar. Bizim sanatsever başkan için Hollywood ve Yeşilçam fark etmiyor anlaşılan. Maksat 'foto'lar iyi çıksın.

Pijamalı uyanık
Ne inanılmaz bir kişilikmiş. Amerika Birleşik Devletleri'ni bile peşinden koşturan bir Türk genci. Uluslararası bir bilgisayar 'hacker'ı. Adı Tamer Şahin. Liseyi zar zor bitirmiş. Bildiği yabancı dil ise 'internet İngilizcesi'ymiş. İnternet İngilizcesi'ni bilenler bilir. 'I'am Tarzan, you are Jane' misali. En büyük hobisi akşamları pijamasını giyip uluslararası firmaları 'hack'lemekmiş. Yani onların bilgisayarlarına girip, özel bilgilerini ulaşmak, açıklamak, ya da şantaj yapmak filan gibi 'doğal' eylemler. İş başına 3 bin 500 dolar alıyormuş. Süperonline'ın şifresini kırdığı zaman dayanamayıp imzasını da bırakmış. Zorro misali: İmza 'Tamer Şahin'. İki kılıç darbesi eksik.
Bizim pijamalı hacker, iddiasına göre Superonline'dan sonra, Osmanlı Bankası'nın bilgisayarlarının şifrelerini de çözmüş. Ve onun gibi çok daha büyük şirketin de. Sonra bu sırları, o şirketlere e-mail ile postalamış. Bunlar çok kritik bilgilermiş. Ve Tamer Şahin, Osmanlı Bankası'nın sistemini çökerttiğinde Amerikalılardan teklif almış. Artık New Jersey'de 'sistem güvenliği uzmanı' olarak çalışacakmış. Yani sistemleri kırdığı için, güvenliği iyi bildiğini düşünmüş ABD'li uzmanlar. İşe bak...
Uyanık Tamer, ayrıca devlet adına ünlü bir dinci örgütün sitesini de çökerttiğini söylüyor. Yeni bir 'Robin Hood' mu doğuyor, yeni bir Abdullah Çatlı ya da 'Yeşil' mi belli değil. Ama şu sözlerine dikkat edin: "Çok sayıda firmanın sistemlerini 'hack' ederek aldığım kritik bilgilerin kopyalarını onlara gönderdim. Çoğu benimle çalışmaya karar verdiler. Tarifem iş başına 3 bin 500 dolar" Kısaca şunu demek istiyor. "Ben sizin güvenlik sistemlerinizi allak bullak ederim. Eğer bana güvenmezseniz en özel bilgilerinizi internette açıklarım."
Pijamalı uyanığın tehdidi bu. Superonline ve Osmanlı Bankası, kendi bilgisayar sistemlerini çökerten bu pijamalı dahiyi ciddiye almamakla anlaşılan büyük bir hata işlemişler. Baksanıza, Tamer Şahin'in peşinden şimdi bütün bir Amerika koşuyor. Bizim kaybettiğimiz dehayı onlar değerlendirecek. Beyin göçü dediğin bu değilse nedir?.. Bizim Robin Hood'un hakkını yemeyelim. Benim çok sevdiğim, genç insanların yarattığı bir site var internette. 'Sourtimes' (http://sozluk.sourtimes.org) adlı bir site. Bizim Robin, bu sitenin bir süre kapanmasına bile neden olmuş. Sourtimes'ta bir genç de bizim pijamalı şantajcı için şunları yazmış: "Hiç mi Amerika görmedik? Sistemlere gizlice girip 'Ts was here' yazan veletlerin Amerika'da televizyonlara, gazetelere çıktığını gördük. Ama 20 sene hapis cezasına çarptırıldı diye gördük" Tamer Şahin ve Banu Alkan arasında bir fark göremiyorum. Yaşadıkları hayal dünyası sanal bile değil."
İnternet iki yanlı keskin bir bıçak. Bir pijamalı şarlatan övünerek, her kuruma, herkese şantaj yapabileceğini açık açık anlatıyor. Ve palavralarını kendi çıkarlarına kullanmaya devam ediyor. Adını veriyor, reklamını yapıyor ama fotoğrafını çektirirken yüzünü gösteremiyor. Deniz Akkaya ile Hande bile bunun yanında zemzem suyuyla yıkanmış gibi kalır. Çünkü onların her şeyi ortada.

Af öncesi kıyak
Sonunda işkenceci polisler 85 yıl hapse mahkûm oldu. Manisalı gençlere işkence yaptıkları için kamuoyunda şöhrete ulaşan polis kardeşlerimiz bu karara da isyan etmişler. Mahkemede, "Bu şarkı burada bitmez. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gideceğiz" diye haykırmışlar.
"Bu şarkı burada bitmezmiş..." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sonunda bunlara kaldı. Bu şova ne gerek vardı sevgili işkenceci kardeşlerim. Taaa Avrupalara kadar gitmenize gerek yok. Af çıkıyor... Af... İşkence suçu da yeni af yasasına göre suç kapsamında değil. Size af öncesi bir kıyak yapılmış. Bunun kıymetini bilin. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gitseniz bile, söyleyeceğiniz şarkının bestesi değil ama, güftesi zaten belli... "Biir şarkıyım ben ömür boyu sürecek..."


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.