Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
26 Aralık 2000

Kendinize ve tuvale sorgu

Mustafa Ata'nın resmi çini geleneği kadar Alman dışavurumculardan da etkilenen özgün bir bileşim. Sanatçı tuvallerini ana izleğini, yaşamın her an değişebilirliği üzerine kuruyor
Haber ResmiESRA ALİÇAVUŞOĞLU
İSTANBUL - Yaşasın tuval öldü! Yaşasın tuval yaşıyor! Bu başlıklar son birkaç aydır İngiliz basınının kültür sayfalarının manşetlerinden inmiyor. Tuvalin dirilip dirilmediği ya da hiç ölmediği konusundaki tartışmalar, 2000 Turner Ödülü'ne aday gösterilen isimlerin hemen hepsinin 'tuval sanatçısı' olması nedeniyle alevlendi aslında. Neyse ki, ödülü bir fotoğrafçı kazandı da her iki taraf da rahat bir soluk aldı. Peki neydi sanat camiasını bu derece heyecanlandıran, bazılarını da kızdıran? 1988'de düzenlediği 'Freeze' sergisi ile Sarah Lucas, Tracey Emin, Gary Hume gibi isimleri bir araya getiren Damien Hirst, 'Freeze Generation' ya da herkesin bildiği adla Genç İngiliz Sanatçıları, o günden sonra çağdaş sanatın gündemine oturdu ve yenilikçi kanadın başını oluşturdu. 12 yıl boyunca açtıkları sergilerle, sıradışı işlerle muhafazakâr İngilizleri bile çağdaş sanat diline alıştıran Genç İngiliz Sanatçılar, şu günlerde kendilerine Stuckist adını veren grubun saldırılarıyla meşgul. Stuckist manifestonun ilk maddesi; 'Resim yapamayan sanatçı, sanatçı değildir.'

Tuval üzerine düşünmek
Peki ülkemizde durum ne? Türk izleyicisi hâlâ tuval deyince manzara resmini mi anlıyor? Mustafa Ata'nın Mine Sanat Galerisi'nde açtığı kişisel sergi, bizi tuval üzerine yeniden düşünmeye itti. Çağdaş Türk resmi deyince ne anladığımızı, hangi perspektifler ışığında bunu destekleyebileceğimizi düşünür olduk. Resim geleneğimiz yok gibi sığ bir tanımlamayla, resmin kitlelerle buluşamamasını anlaşılabilir hale getirmek ne derece doğru.
Mustafa Ata'nın resimleri Türk çağdaş resmi içinde bazı yönleriyle irdelenmeye değer kuşkusuz. Yani bir bakıma resim dili olarak hem Batılı, hem de günümüz değerleri içinde 'geleneksel' bir dil benimseyen sanatçının hem içerik hem de biçim olarak başvurduğu ya da devşirdiği öğeleri incelemek gerekiyor.
Söze sanatçının yeni işlerinden başlamak gerekirse, Mustafa Ata her ne kadar kendi resim dili içinde tutucu gibi görünse de -yani ille de renkçi, ille de devingen, ille de parlak figürler- onun evrelerini araştırdığımızda bir değil birkaç dönemle karşılaşıyoruz. Yeni işleri sanatçının kaba tabirle renkli arka fondan uzaklaşıp beyaz fonu yeğlediği ve sıradan bir göz için sanki hiç değişmeyen figürlerin yerli yerine oturtulmuş yansımaları olarak adlandırılabilir.
Yıllarca renkli fonu figürleri desteklemek için kullanan, bir noktadan sonra başlı başına kendi dilini kazanan bu arka plan, şimdi beyazlaşarak nötr hale geliyor. Yağlıboyayı kâğıt üzerine kullanarak bu kez küçük boyutlu resimler yapmayı tercih eden sanatçının, renkli fondan beyaza geçmesi de yine bir evrenin sonucunda gerçekleşiyor. Geçen yıl dört sanatçı ile birlikte 'Milenyumu Karşılamak' adıyla beyaz tabaklar üzerine çalışan sanatçının yeni işleri, bu yeni döneminin bir uzantısı. Renkli fonlarda çözülen, dağılan, sonra tekrar birleşen figürlerini görmeye alıştığımız Ata, bu kez beyazın fütursuzca öne çıkarma yetisinden yararlanıyor. Nitekim Mustafa Ata'nın resminin ana öğesi renklerle daha anlamlanan soyutlanmış figürdür.
Mustafa Ata'nın yeni işlerinde etkilenim alanı olarak çiniyi de görüyoruz. Daha doğrusu çininin kaligrafik değerlerini. Ata'nın resmindeki başı sonu belli olmayan kompozisyon, bizi çinilere götürüyor. Bir anlamda arkada akıp giden belirsiz ve uzamsız zaman ve bu anın durdurulup, sunulması. Tıpkı çinilerdeki gibi çerçeveye saklama, sıkıştırma söz konusu burada da. Ancak bunun kendi içinde karşıtını da taşıdığını hemen belirtmek gerekiyor. Çerçeve ile sınırlanan figürler resmin dışına çıkıyor, yaşamın hızına ayak uydurup, ölümle yaşam arasındaki insanın, bazen çoğul bazen ise tek başına yakarışı olarak öne çıkıyor. Zamansız bir mekânda doğadan yalıtılarak yalnızlaştırılmış figürler bunlar. Her biri boşluğun birer parçası. Bu an hareketi ve figürün kendi iç sorunsalı renkle çözüme ulaştırılmaya çalışılıyor. Evet, bu işlerde beyaz fon figürün tüm hareketini daha öne çıkarıyor, tıpkı gölge oyununda olduğu gibi figürü daha algılanabilir hale getiriyor ve formu daha net görmemizi sağlıyor.

Ata'nın figürle hesaplaşması
Bugüne dek yaşamın her an değişebilirliğini, insan bedeninin devinimini renkle sentezleyerek anlatmaya çalışan Ata ayrıca, kâh Matisse'in renklerinden kâh George La Tour'nun ışık-gölgesinden yararlanıyor. Doğumla yaşam arasında insanoğlunun ruhunda süregelen bitip tükenmez hareketin, yaşamın sorgulanması burada anlatılan. Elbette sanatçı, figürle ve kendi varlığıyla da hesaplaşıyor. Bu yüzden kendisinin de söylediği gibi; yaşama dair her şeyi bu figürlerde görebiliyoruz.
Resminin temelini 20. yüzyıl başında ortaya çıkan Alman dışavurumcuları oluşturan ve rengin tüm verilerini anlatımı güçlendirmek için kullanan Ata, aslında teknik olarak eski bir dil kullanıyor. Ancak söyledikleri bugüne, çağdaş insanın kendi kendini özümlemelerine ilişkin...
Kendinizi ve tuvali sorgulamak için...
Mustafa Ata'nın 'Ruha Bir Renk Dokunur' adlı sergisi Mine Sanat Galerisi'nde 15 Şubat'a kadar görülebilir. Tel: 0 216 345 64 40


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.