Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
26 Aralık 2000

Zor...

Zor... Bu ülkede yaşamı savunanların işi gerçekten zor. Aynı cümleyi bir hafta sonra, yaşanan bütün korkunç şeylerden sonra yeniden yazıyorum. Belki 'yaşanan' yanlış bir sözcük, galiba biz pek de 'yaşamıyoruz', sadece başımıza gelenler, üstümüze üstümüze gelenler arasında sağ ve canlı kalmaya çalışıyoruz. Ama zor... Bu ülkede hâlâ vicdanı olanların, ölümler olmasın diye çırpınanların, başkalarının hayatlarını korumaya çalışanların, demokrasi, insan hakları gibi ikide bir ayaklar altına alınan sözcüklere tutunmaya çalışanların işi gerçekten zor. Korkarım daha da zorlaşacak. Çünkü sesi en tok çıkan, diğer bütün sesleri bastıran hep ölüm.
Gelgelelim, bugün 'duygusal' bir yazı yazmayacağım. Belki benimki ağır duygusal şoklardan sonra yaşanan bir 'katılaşma' hali. Ya da bu karmaşanın ortasında, sansasyonel haber bombardımanının, biri ötekini tutmayan açıklamaların, meşrulaştırma kampanyalarının orta yerinde, birdenbire açığa çıkan 'fizikçi' yanım: Artık gerçeklerden konuşalım. Bir bakan "Ölüm orucu yoktur", diğeri "Ölüm oruçlarını sonlandırmak için hayata dönüş operasyonu yaptık" derken, üçüncüsü "Bu operasyona bir yıldır hazırlanıyorduk" diye vb. vb., hangi gerçek diye sorabilirsiniz elbet. Ama bence, gene de baştan başlayalım. Yani F tipinden...
Ölüm oruçlarıyla gündeme gelmesinden çok önce de, azımsanmayacak sayıda kişi (içlerinde ben de vardım) ve kurum, F tipine karşı olduğunu nedenleriyle açıklamıştı. Katıldığım panelleri, okuduğum yazıları sıralayabilirim gerekirse, ya da eski Bayrampaşa Savcısı Ferzan Özdemir gibi isimleri örnek gösterebilirim. Bunu özellikle belirtiyorum, çünkü F tipi tartışması, önce sağ-sol, giderek
örgüt-devlet eksenine sıkıştırıldı ve böylece şimdiye dek olan ve olabilecek ciddi insan hakkı ihlalleri maskelendi.
Ben bugün de neden F tipine karşı olduğumu açıklamanın önemine inanıyorum. İnanmak istiyorum. Bence kapıların yirmi dört saat kapalı tutulduğu ya da idarenin keyfince açıldığı bir uygulama 'hücre' uygulamasıdır ve kendi içinde bir işkencedir. Buna bir de 'ülkemiz' koşulları eklenince, sınırsız cezalandırmaya, bedensel işkenceye giden yol sonuna dek açılmış demektir. Kısacası, ben kimsenin, 'terörle mücadele' sınırları içinde kalan bir yazı yazmış, 'düşünce suçlusunun da', 'solcu' ya da 'şeriatçı' örgüt üyesinin de, çete reisinin de bu koşullara mahkûm edilmemesi gerektiğini savunuyorum.
Koğuş sisteminin sakıncaları da -nedense çete reisleri cezaevi yetkililerini rehin alıp, mahkûmlara işkence yaptıktan sonra, bellerinde silahlarıyla ring araçlarına bindiğinde bile, bu sakıncalar operasyon nedeni olmuyordu,- 'modüler tiple' ya da ortak kullanım alanları da olan 'Avrupai' cezaevleriyle çözümlenebilir. Kaldı ki, F tipinde olduğu gibi idarenin sınırsız gücü, koğuş tipinin bütün sakıncalarını da artırabilir. (F tiplerinin bir infaz kurumu olduğu, yani sadece hükümlüler için kullanılabileceği gibi 'ayrıntıları' da şimdilik atlayalım.)
Gerçekten çözüm aranıyorsa... 1980'den beri cezaevlerinde yaşananlara bakarsak, ağustos genelgesinden, tek tip uygulamasına, sayısız açlık grevine, ölüm orucuna (şimdiye dek 35 ölü), Diyarbakır, Buca, Ümraniye, Ulucanlar ve çöpe atılan insan koluyla gündeme gelen Burdur gibi operasyonlara (devletin 'girmesinden' kastedilen, operasyon yapmaksa, son dört yılda defalarca 'girmişti', arkada otuza yakın ölü, onlarca yaralı bırakarak...) bakarsak, hep aynı kanlı döngüyü görüyoruz. Bu açlık görevlerinin, operasyonların nedenleriyle sonuçlarını tartışmadan, 'Açlık grevi yapanlara, zorla besleyelim mi, beslemeyelim mi' tartışması da, demokrasi ve etik anlayışımızın ne denli ucube olduğunu ortaya koyuyor. Aslında tek çözüm, tutukluların ve hükümlülerin sahip olduğu hakların temel insan haklarını gözeten yasalarca belirlendiği ve garanti altına alındığı bir düzen. Yani 'hukuk'.
Burada kesmek zorundayım - ki daha başlamadım. Son olarak, F tiplerinin ertelenmesi ve tartışmaya açılması sözünün bütün kamuoyuna verilmiş bir söz olduğunu hatırlatırım.
Bunca ölümden sonra, hem de operasyon sonucu mahkûmların durumu 'dehşet verici' diye nitelendirilirken, kalorifersiz cezaevlerinde yarı çıplak titredikleri, ağır darp izleri taşıdıkları, üstelik de ölüm oruçlarının hâlâ sürdüğü... İyi bayramlar ve mutlu yıllar dilemeye yüzüm tutmuyor.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.