Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
8 Ocak 2001

Cehalet sansürü getirir, eşeklik baki kalır

Hitler, alnına yapışan o ünlü saçlarından son derece şikâyetçiymiş. Berberinden buna bir çare bulmasını istemiş. Berber, çareyi anında üretmiş: "Bana bir yudum özgürlük verin, saçlarınız hemen diken diken olur büyük Führer."
Haberi duyunca aklıma bu hergelece fıkra geldi. RTÜK yine beş ulusal televizyon kanalına birer gün kapatma cezası vermiş. Bu seferki sansürün nedeni ise gerçekten matrak. Hülya Avşar ile ressam Adnan Çoker'in o ünlü tartışmasını yayımlayan kanallar teker teker kararacak. Avşar'ın şu tek cümlesi yüzünden: "Cehalet gider, eşeklik baki kalır". Hülya Avşar da, bir anlamda kendisinin neden olduğu bu akıl almaz sansür karşısında şöyle demiş: "O zaman, rahmetli Barış Manço'nun, 'Arkadaşım eşek' şarkısını yayımlayan her televizyonu da kapatsınlar." Kapatsınlar tabii. 'Arkadaşım eşek' demek ne demek? Açık açık, insanlara hakaret etmek demek.
Sonunda iş bu boyutlara geldi. Bu RTÜK kendini ne sanıyor? Aslında ne sandığı çok belli.
O, şimdi milyonlarca insanın izlediği, belki de pek çoğunun eğlencesi ya da haber kaynağı olan televizyon kanallarını kapatacak gücü elinde tutan bir 'fenomen'. Bu, hep böyle olmuş tarih boyunca. Gücü elinde tutan, kendisini âlemin kralı ilan etmiş. Ama her zaman eşeklik baki kalmış.
Merak ettiğim bir başka konu daha var. Acaba Prof. Adnan Çoker, istemeden de olsa karıştığı böyle bir tartışma nedeniyle televizyon kanallarının kapanması konusunda ağzını açıp bir şeyler söyleyecek mi? Gerçek bir sanatçı olduğuna yürekten inandığım Çoker, sanatçı duyarlılığı ile bu akıldışı sansüre karşı çıkacak mı?
"Hitler, alnına yapışan o ünlü saçlarından son derece şikâyetçiymiş. Berberinden buna bir çare bulmasını istemiş. Berber, çareyi hemen bulmuş: 'Bana bir yudum özgürlük verin, saçlarınız hemen diken diken olur büyük Führer" demiş. Yazının başına neden döndük? Şu son not için... RTÜK üyelerinin saçlarının alınlarına yapışmasından hiçbir şikâyetleri yok. Çünkü onlar, saçlarının dikilme olasılığına karşı en etkin önlemleri almayı biliyorlar. Neredeyse, gece yataklarına girerken başlarına çorap takıp öyle yatacaklar. Ben çocukken saçlarıma limon suyu sürerdim, saçlar kafama iyice yapışırdı. Onlara da tavsiye ederim. Ama ben büyüdüm. Onlarsa hâlâ Hitler'in çocukları olarak kaldılar.

'Pia' ve Utanmaz Adam
'Ne olur kim olduğunu bilsem Pia'nın / Ellerini bir tutsam ölsem / Böyle uzak uzak seslenmese / Ben bir şehre geldiğim vakit, o bir başka şehre gitmese..."
Attila İlhan'ın, çocukluğumdan beri beni en çok etkileyen şiirlerinden birisinden, Pia'dan bu harika mısralar. Attila İlhan, tanımış olmaktan gurur duyduğum bir şair. Büyük şairler kolay yetişmiyor dünyanın hiçbir ülkesinde. Büyük mizahçılar da öyle. Örneğin Oğuz Aral Oğuz ağabeyin Gırgır dergisi, Türkiye'de pek çok şeyi değiştirmişti. Aykırılığın, popülerliğin ve mizahın birleştiği gerçek bir yol ayrımıydı Gırgır. Onun öğrencileri, bugün Türk mizahının, karikatürünün, köşe başlarını tutmuş insanlar. Yanılmıyorsam, Metin Üstündağ da o ekibin çömezlerinden biriydi. O da serpildi, kendine göre bir mizahçı oldu. Şimdi çok popüler iki derginin yöneticisi. Leman'ın ve Öküz'ün.
Metin Üstündağ, geçenlerde Attila İlhan'ın 'Pia'sı için bir yazı yazmış kendi Öküz'ünde. Kısaca şöyle diyor: "Şair Attila İlhan bu şiire, Mecidiyeköy'deki evinde başlamış, otobüste devam etmiş ve Taksim'e geldiğinde bitirmiş. (...) Herkes merak etmiş sonra, bu Pia isimli kız kim? Şair Attila İlhan, Pia ismini otobüsle Mecidiyeköy'den Taksim'e giderken Elmadağ'da gördüğü bir tabeladan almış.
Pia'nın açılımı şu: 'Pakistan İnternational Airlines.' Düşünsenize, bir dönem ismi sandallara, dolmuşlara, kamyonlara yazılan herkesin platonik aşkı, gizemli dilber Pia, meğer Pakistan Havayolları'ymış."
Mizahın nerede durup, nerede durmayacağını, eleştirinin dozunu, dalga geçmenin erdemini bilmeyen bu insanlar artık canıma tak etti. Attila ağabey, "Ancak bir öküz bu şiiri böyle yorumlayabilirdi" demiş. Aslında haksızlık etmiş. Bunun öküzlükle filan ilgisi yok. Bu resmen saygısızlık. Leman, Öküz filan derken, bu işlerden dünyanın parasını kazanıp, ustalarıyla dalga geçmek hakkını kendini bulan 'sonradan görmeler' bunlar. Gün gelir Nazım'ın şiirleri ile de dalga geçerlerse hiç şaşmam.
Ben Pia'yı hâlâ çok seviyorum. Oğuz Aral'ın Utanmaz Adam'ını da... Ama Metin Üstündağ'ı, Pakistan İnternational Airlines'ın bir uçağına koyup aynen oraya postalıyorum. Pia ve Utanmaz Adam ise hâlâ rüyalarımda.

Joker hakkını yanlış kullanmak
Geçenlerde , Sadabat'da sevgili dostum Güneş'in barındayım. Nedense daha hâlâ sabah olmamış. Yine de 'Hair'in o unutulmaz şarkısı 'Let The Sunshine In'i dinliyoruz. Kenan Işık ile yaptığım bir telefon konuşmasını anlatıyorum birkaç dostuma. Bundan iki hafta önce, 'Kim 500 Milyar İster' programı ile ilgili bir yazı yazmıştım bu sayfada.
Eleştiri dozunu biraz fazla kaçırmış olmalıyım ki Kenan Işık beni aradı. Daha önce hiç karşılaşmamıştık. Son derece kibarca geçen bu telefon konuşmasından sonra onun hakkında verdiğim gıyabi kararı, vicahiye çevirdim: 'Adam gibi adam.' Kenan Işık ile yaptığım o kısa konuşmadan nasıl etkilendiğimi anlatırken Güneş söze girdi. Bu konuda kendi fantezisini anlatmaya başladı:
"Sen" dedi "Nasıl oluyorsa oluyor, 'Kim 500 Milyar İster' programına katılıyorsun. Soruları da teker teker biliyorsun. Jüpiter'in İo adlı uydusunu kim keşfetmiş filan gibi kıl soruları da üstelik. Geliyorsun 125 milyarlık soruya. Son kalan joker hakkını kullanarak 'Arkadaşımı arayayım' olayına giriyorsun. Zııırrr.. Telefonum çalıyor. 'Alo, ben Kenan Işık.. Güneş hanım sizi Kim 500 Milyar İster programından arıyorum. Arkadaşınız Arda Uskan bey bizimle yarışıyor. Bir soruda takıldı, yardımınızı istedi.' Hemen sen giriyorsun devreye, 'Merhaba Güneş, sadece otuz saniyemiz var' diye soruyu dayıyorsun. Ben hiç istifimi bozmadan 'Ulan Arda, lan oğlum, ne işin var senin orada. Yakışıyor mu lan bize. Kaç para lan.. Toparlardık aramızda. Murat filan da burada, yapardık bir şeyler.' Sonra araya reklamlar giriyor..."
Güneş'in fantezisi buydu işte. İnşallah bir gün Kenan Işık ile bir yerlerde karşılaşırım. Onu alıp Güneş'in barına götürürüm. Sabaha karşı birlikte 'Let The Sunshine In'i dinleriz.

İnsan ve onuru
'İşkenceler sırasında Ümit Besen'in 'Çıldırtma Beni 'isimli şarkısı çalınırdı. Bu da şahısların moralini bozmak, onları psikolojik olarak yıkmak için yapılırdı. Şahıs, defalarca bunu duydu mu çılgına dönerdi."
Bu cümleler bir işkenceci polise aitti. Yıllar önce Nokta dergisine, yaptığı tüm işkenceleri anlatıp olay yaratan bir polis memuru Sedat Caner'e. Caner'in anlattıkları hepimizin kanını dondurmuştu o günlerde. 'Yöntemlerin' ne kadar acımasız olduğu zaten biliniyordu. Ama birinci ağızdan yapılan bu itiraflarda asıl acımasızlığın, insanın onurunu kırmak olduğunu söylüyordu işkenceci polis. Yani insanın eti kemiği değil, ruhunun derinlikleri de hiçe sayılmalıydı. Bir böcek gibi ufalanmalıydı ki 'sorgulanan' sonunda çözülsün. Bunun için o zamanlar, Ümit Besen'in 'Çıldırtma Beni' şarkısını kullanırlarmış.
Bütün bunları boşuna yazmadık doğal olarak. Geçen gün Milliyet gazetesinin manşetinde tüylerimi diken diken eden bir haber vardı. F tipi cezaevlerine 'TRT FM terapisi' yapıyorlarmış. Olay kısaca şöyle: Ölüm oruçlarından sonra F tipine yerleştirilen mahkûmlara sabah akşam TRT FM dinletiyorlarmış zorunlu olarak. Pop ve arabesk şarkılar. Mustafa Sandal'lar, Candan Erçetin'ler filan.
Tutukluların en çok bozulduğu ise 'Affetmem Seni' şarkısıymış.
Bu konuda psikiyatrların da görüşleri de alınmış haberde. Prof. Doktor Kerem Doksat, TRT FM'de çalınan şarkıların mahkûmlar üzerindeki olası etkilerini şöyle yorumlamış. Evlere şenlik yorumlardan birkaç kısa örnek: Candan Erçetin'in 'Elbette' şarkısı için: "Hayatın inişler ve çıkışlarla dolu olduğunu söylüyor. Salakça bir iyimserlik vermiyor. Olumlu." Mustafa Sandal'ın 'Hatırla Beni' şarkısı için: "Suya sabuna dokunmayan bir aşk şarkısı. Olumsuz değil." Teoman'ın 'Paramparça'sı için (ki son zamanlarda tek hayran olduğum şarkı): "Şarkıcı, telefonu açıp da karşısına telesekreter çıktığında 'onunla konuşamıyorum' diyor. İnsanlarla temas kurmak isteyip de kuramayan, sadece mekanik seslerle karşılaşan yalnız bir insan. Olumsuz etki yapar."
Çüşş.. Gelin çıkın işin içinden. Her 'güzelliğe' maydanoz olan Özcan Köknel de, bir uzman olarak şöyle konuşmuş: "Eğer bu müziklerin dinletilmesi ceza ise, bu çok insanca bir ceza. (Cezanın insancası, sadece sizin için geçerli olur hocam.) Mahkûmlara ne verirseniz beğenmezler. Çünkü şu anda protest dönemdeler. Karşı çıkıyorlar diye vazgeçilirse rehabilitasyon şansı kalmaz."
Bu sözlerin sahibi iki bilim adamı. Onlara değil, onları yetiştirenlere yazıklar olsun. Tek korkum, böylesine son derece önemli, yaşamsal konularda, şarkı sözlerini yorumlamak için kendilerini gazete sayfalarına atan bu insanların yetiştireceği öğrencilerin de, onların izinden gitmesi. N'olur yapmayın çocuklar. Bırakın sizden öncekiler 'Mydonose Show Land'de gösterilerini sürdürsünler. Siz insan onuruna saygı duyun.
'İnsan ve Onuru'... 1986 yılının şubat ayının ilk haftasında Nokta dergisinde Sedat Caner'in anlattığı olaylarla ilgili olarak yazdığım yazının başlığı aynen böyleydi. İşkence için ille de, 'falakalar,'elektronik yaklaşımlar', ya da 'Coca Cola şişesi ile yakın temaslar' gerekmiyor. İnsanın onurunu kırdığınız zaman, onu, zaten insanlığından ediyorsunuz. O günlerde bu onuru kırmak için hapishanelerde 'Çıldırtma Beni' şarkısını çalıyorlarmış. Şimdi 'Affetmem Seni' çalıyorlar.
Onlar zaten bu plağı hep çalıyorlar. Oysa 2001 yılında artık ne plak, ne pikap kaldı. Bir tek Teoman'ın telesekreterli telefonu kaldı duyarlı olan. Bari ondan utanın.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.