Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
13 Ocak 2001

Tartışmasız AB olmaz

Avrupa Birliği'ne ilişkin tartışmalar Türkiye'de çok geç başladı ve artarak devam ediyor. Ancak tartışmaların TBMM'ye taşınması ve sivil toplum örgütlerinin katılımıyla yaygınlaştırılması şart
ÖZDEM SANBERK
Türkiye-AB ilişkileri 1999 Helsinki zirvesinden bu yana kamuoyunda artan bir şekilde tartışılıyor. Katılım Ortaklığı Belgesi'nin (KOB) açıklanması, Ulusal Program'ın hazırlanması ve Nice zirvesi gibi gelişmeler dolayısıyla bu tartışmanın daha da yoğunlaştığına tanık oluyoruz.
Türkiye-AB ilişkilerinin kamuyounda bu şekilde tartışma konusu yapılması son derece doğal. Aslında bu geç kalmış bir tartışma. Türkiye'nin AB ile kurumsal ilişkileri 40 senelik bir geçmişe dayanıyor. Ankara Antlaşması 1963'te, Katma Protokol 1971'de imzalandı. Tam üyelik müracaatı 1987'de gerçekleştirildi. Biz 40 sene konuyu gündemimize almadık. Bu arada AB adeta fark ettirmeden sürdürdüğü bir gelişme süreci içinde büyük ilerlemeler kaydetti. Başlangıçta herkes kurulmakta olan yapının, bir ekonomik ve ticari birlik olduğunu zannederken, bugün karşılarında neredeyse bir askeri entegrasyon hareketi buldu. AB sürecinde, her aşama diğer bir aşamanın hazırlık basamağını oluşturduğundan gelişmeler gözden kolay kaçtı. Bu basamakların ne anlama geldiğini anlamaya gerek görmeyen üçüncü ülkeler, basiretsizliklerinin bedelini şimdi pahalı ödüyor.

Ülkeler ve gelişmeler
En erken uyanan İngiltere bile, AB tarafından iki kere reddedildi. Tam üyeliğini kabul ettirmesi on yıldan fazla zaman aldı. İspanya müzakereler açıldıktan sonra yedi yıl bekledi. İngilizler tarımda, İspanyollar balıkçılıkta büyük tavizler verdi. İspanyol müzakereciler Brüksel'den her dönüşlerinde, Madrid Havaalanı'nda taş ve çürük yumurta yağmuruna tutuldu. Ama iki ülke de tam üye olup masaya eşit şartlar altında oturduktan sonra, verdikleri tavizleri fazlasıyla geri aldı. Misalleri çoğaltmak mümkün.
İngiliz İşçi Partisi 1970'lerin ikinci yarısında AB'yi, Amerikan emperyalizminin Avrupa uzantısı olarak tanımlıyordu. Bugün aynı İşçi Partisi bir AB ordusu kurulması için Fransızlarla beraber öncülük yapıyor.
AB'ye katılma kararı ve bu kararı veren ülkelerde tam üyelik süreci her bir Avrupa ülkesinde zahmetli iniş-çıkışlardan, derin görüş ayrılıklarından, ulusal bölünmelerden geçen bir güzergâh içinde gelişti. Danimarka tam üye olduktan sonra dahi birliğin çeşitli aşamalardaki gelişmelerini referandumlara tabi kıldı. Danimarka halkı bu referandumlarda belli politikaları reddetti; en son euro'ya katılmayı istemediğini açıkladı. Norveç katılmayı iki defa reddetti. Ancak Avrupalılar her defasında demokratik süreçleri işletmekte tereddüt etmedi. Bu süreçlerin başında da tartışma geliyor. Bu nedenle, kamuoyumuzda yaşanan AB tartışması yerinde, sağlıklı ancak geç kalmış ve yetersizdir. Yerinde ve sağlıklıdır çünkü böylece kamuoyumuzun büyük bölümü yavaş yavaş AB'nin ne olup ne olmadığını, nasıl işlediğini, yapısını ve öteki uluslararası kuruluşlardan farkını anlama sürecine giriyor. Ancak kitlelerin AB'nin bu karmaşık yapısını anlama sürecinin henüz çok başlangıcında olduğu bir gerçek. Türkiye'nin AB'ye girmekle kazanacağı ve girmemekle kaybedeceği çıkarlarının değerlendirilmesi konusunda ise henüz zihinlerin karmakarışık olduğu ortada. Bu bakımdan bu tartışma ortamının yeterli olduğu söylenemez.
En büyük yetersizlik tartışmaların henüz TBMM'ye gerektiği ölçüde intikal etmemiş olmasıdır. Aynı şeyi siyasi parti grupları için de söylemek mümkün.
Esasen AB tartışmaları, TBMM'ye gelinceye kadar, hükümetimiz düzeyinde de, ancak çok kısa süre önce gündeme gelmeye başladı. Hükümet içindeki tartışmaları, Helsinki Kararları ve KOB'a verilecek yanıt konusunda memnunlukla gördük. Sanırım tartışmalar Ulusal Belge'nin hazırlanması safhalarında, hükümetin gündeminde daha çok yer alacak. Ama umut ediyoruz ki, hükümet bu önemli konuda liderler zirvesi toplantıları ile yetinmeyecek ve konuyu hem hükümete ve özellikle TBMM'ye getirmekte çekingen davranmayacaktır. TBMM üyelerince üzerinde görüş beyan edilmeyen bir Ulusal Belge'nin, Türkiye'de uygulanabilme şansı olamaz. Esasen bu yapılmadığı takdirde demokratik süreç, tam olarak işletilmiş sayılamaz.

Dayatma ile olmaz
AB'ye üyelik, hükümetlerin dayatması ile gerçekleştirilebilecek bir olgu değildir. AB karşıtı görüşlerin TBMM'de açıkça ve tam bir özgürlük içerisinde ifade edilmesi gerçekleşmeden, AB'ye taraftar olanlar ile muhalif olan tüm görüşler, TBMM'de ifadesini bulmadan ve bu görüşlerin tüm saydamlığı içinde kamuoyumuzca izlenmesi sağlanmadan, AB konusunun ve Türkiye-AB tam üyelik sürecinin Türkiye'de yeterli şekilde tartışmaya açıldığı söylenemez. Bu noktada hükümetin sorumluluğu büyük. Hükümet belki taktik nedenlerle, belki de parlamentoda muhalif görüşlerle karşılaşmanın yaratacağı siyasi sıkıntıların etrafından dolaşmak için bu yola gitmemeyi tercih ediyor olabilir. Ama böyle bir yol demokratik olmadığı gibi, tam üyelik sürecimizin daha ileriki safhalarında hükümete de, bize de daha büyük bir bedel ödetir.
Tam üye olan ülkelerin geçirdiği güzergâhı ve halen bizim gibi üyelik sürecinde bulunan ülkelerin uygulamalarını izleyecek olursak, AB konusunun bu ülkelerin parlamentolarının gündemlerinin birinci maddesini işgal etmekte olduğunu görürüz. Çünkü bu parlamentolarda Inter Grup adı verilen siyasi parti gruplarından oluşmuş karma gruplar var. Bu gruplar farklı siyasi görüşte olanları bir araya getiriyor. Önemli konulara parlamento içinde tartışarak katkıda bulunabiliyorlar. Türkiye'de bu çerçevede örneğin TBMM bünyesinde AB konusunda yönlendirmeye katkıda bulunacak gruplararası bir AB Komisyonu kurulması yararlı olabilir.

Görüşler netleşmeli
AB konusunun TBMM'de tartışma konusu yapılması, hiç şüphesiz olmazsa olmaz bir koşul oluşturmakla beraber, bu koşul yerine getirilse bile, durum yine de tam üyelik sürecimizin daha az sorunlu geçmesini sağlayacak koşulların yaratılması açısından yeterli olmayacaktır. Bu yeterliliğin sağlanması, ancak hükümetin AB hazırlık sürecine ve özellikle Ulusal Programın hazırlanmasına sivil Toplumu dahil etmesi ile mümkün olabilir. Ancak sivil toplumun bu çalışmalara iştirak ettirilmesi denince STK'ların Ulusal Programın hazırlanmasında gözlemci sıfatıyla rol oynamalarını değil, fakat bu programın hazırlanmasında aktif görüşlerinin alınmasını kastediyoruz. Unutmayalım ki katılacağımız Avrupa Birliği, bir Devletler Avrupa Birliği'nden ibaret değil. Bir yurttaşlar Avrupa'sına katılacağız. Yurttaşların, yurttaşlık sorumluluğunu yüklenerek kendi geleceklerini doğrudan ilgilendiren konular üzerinde hükümetlerden ve resmi makamlardan özerk biçimde görüşlerini açıklamalarına imkân vermelerinin sağlanması Avrupa Birliği'nin esasen hem üye ülkelerden, hem aday ülkelerden yerine getirmesini beklediği bir işlevi oluşturuyor. Bu, aslında Avrupa Birliği'nin temelinde yatan katılımcı demokrasinin de bir gereği. Bu nedenle örneğin Brüksel'de bir Türkiye-Avrupa Birliği Vakfı kurulması ve bu yöntemle sivil toplumlararası ilişkilerin geliştirilmesi son derece yararlı olur.
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılmasının gerçekleşmesine kadar önünde uzun ve zahmetli bir yol var. Ülkemizin AB'ye katılması bir dayatmayla gerçekleşemez. Katılma, ne iç dayatma ne dış dayatma ile mümkün olabilir. Eğer bu gözlemi doğru kabul ediyorsak, o zaman tartışmadan kaçınamayız.
Tartışma kamuoyunda yapılacak. Bu başladı ve gittikçe yoğunlaşarak devam ediyor. Tartışma hükümet düzeyinde yapılacak. Bu da başlamış sayılabilir. Tartışma TBMM'de yapılacak. Bunun henüz başladığını söyleyemeyiz. Tartışma sivil toplum örgütlerinin Ulusal Programların hazırlanmasına katılımları ile yapılacak. Bu sonuncu tartışma kategorisi hakkında ise hükümette henüz bir irade görmüyoruz.
Önümüzdeki uzun ve zahmetli yolun daha az zahmetliveya çok zahmetli geçmesi, tamamıyla hükümetin benimseyeceği yaklaşıma bağlı olacak. Eğer hükümet demokratik yolu benimseyecek olursa, yani konuyu TBMM üyeleri ile parti grupları ile sivil toplum örgütleri ile ve kamuoyu ile tartışma yolunu kapamaz. Aksine bunu kolaylaştıracak platformlar yaratırsa ve hatta bir milletvekilimizin önerdiği gibi, zamanı kendi takdirine bağlı olarak, referandum yolunu da açık tutarsa, çelişkili görünmekle beraber, zor değil, kolay yolu seçmiş olacaktır.
Eğer kolayına kaçmak gibi bir yanlış düşünceye saplanarak bu tartışma süreçlerini geciktirirse veya tıkarsa veya gerek duymazsa, o zaman aslında zor yolu tercih etmiş olacak ve bedelini hem kendisi hem de Türk halkı ödeyecektir.
AB, Avrupa halkına rağmen kurulamıyor. Türkiye'nin AB'ye katılması da ancak Türk halkının bilinçli isteği, iradesi ve aktif katkısı ile mümkün olabilir.
Özdem Sanberk: Emekli Büyükelçi, TESEV Genel Direktörü


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.