Uçan kaykayın intikamı Bizi yönetenler aslında çok matrak insanlar. Milletvekillerimize saygı duymamak insanın elinden gelmiyor. Hangi konuda, ne sorarsanız sorun, verecek bir yanıtları var. Gazeteci soruyor "åşık bakan istifa etmeli mi?" åşık bakan dedikleri, Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel. Haber daha o gün patlamış. åşık bakanın kim olduğu, yalan söyleyip söylemediği bile belli değil. Bizimkiler hemen başlıyorlar ahkâm kesmeye. FP Milletvekili Ali Coşkun şöyle diyor: "Yalan söylemeye alışmış insan toplumda her zaman yalan söyler. Bizim törelerimizde yalan söylemek en büyük günahlardan biridir." İnanılır gibi değil ama gerçek. Bunu bir politikacı söylüyor. 'Yalan söylemek en büyük günahlarımızdan biriymiş'. Bu cümle politikanın ahlakına ters bir kere. DYP'nin 'karizmatik' milletvekili Kamer Genç ise hiç düşünmeden basıyor yargısını: "Yalan söylemeye alışmış bir insan, toplumda her zaman yalan söyler. Meslek hayatında da devamlı yalan söylüyordur. Böyle kişilere toplumda güven duyulmaz. Bu bakan hemen istifa etmelidir."
Hemen ertesi gün, Sina Gürel yürekli bir şekilde ortaya çıkıyor "O bakan benim" diyor, yalan filan da söylemeden açıkça her şeyi anlatıyor. Her konuda fikir yürüten 'bizimkiler' ise suspus.
Bir de 'bizimkilerle' ilgili, 'uçan kaykay' olayı var ki, tadından yenmez. Amerikalı bilim adamları hayatımızı değiştireceklerini iddia ettikleri bir 'şey' bulmuşlar. Ne olduğunu açıklamıyorlar. Olayı kızıştırmak için çeşitli tevatür atılmış ortaya. Bunlardan biri o 'şey'in, 'uçan kaykay' olduğu. Belli ki olayı saptırmak, reklamını yapmak için dalgalarını geçiyorlar. Bizim gazeteciler de kaçırır mı? Hemen milletvekillerine koşuyor ve soruyu patlatıyorlar: "Hayatımızı değiştirecek 'şey' hakkında görüşleriniz nedir?"
Her zaman olduğu gibi, hepsinin her konuda bir görüşü var. Örneğin DYP Grup Başkanvekili Turhan Güven şu ciddi açıklamayı yapıyor: "Kayınvalidem felçli. Onu arabayla götürüp getiriyorum. Öyle bir kaykaya binemez." Pes doğrusu. Neden binemesin? Belki o uçan kaykayın 'oturmalı olanları', şoförlü olanları vardır. Bindirir, anında hastaneye gönderirsin.
DSP Milletvekili Şadan Şimşek'in de bu konuda ilginç bir demeci var: "Gazetelerde resmi çıkan motorlu kaykay tek kişilik. Şahsen böyle bir kaykaya binmem. Yaya kaldırımından gideceksin, nasıl sollayacaksın. İnsanların caddede yürüdüğü bir ülkede ölümle sonuçlanan kazalar olabilir."
Keşke bizlerle dalga geçmiş olsalar. Ama onlar ciddi insanlar. Susmayı da bilmiyorlar. Gazetelerde minicik bir resimleri çıksın diye abuk sabuk konuşurlarken, korkarım bir kaykayın altında kalacaklar günün birinde.Emlakçı zombiler Bu ne kindir, bu ne nefrettir insanın aklı almıyor. Doğduğu yıldan bu yana tam 99 yıl geçmiş Nâzım Hikmet'in. Ölümünün üzerinden de 38 yıl. Hâlâ onun varlığından ürkenler, kişiliğinden rahatsız olanlar var. Bu bir tür kan davası ve onların kimler olduğu açıkça ortada.
MHP İstanbul Milletvekili Mehmet Gül: "Nâzım Hikmet, Polonya kökenlidir. Asıl adı Aleksandr Borjenski olan dedesi Mustafa Celalettin paşanın soyadına avdet etti. Sağlığında kendi iradesiyle Borjenski adıyla Polonya vatandaşlığına geçti" diyor. Oysa, Nâzım'ın dedesinin adı Mustafa Celalettin paşa değil, Mevlevi şair Mehmet Nâzım paşa. Nâzım Hikmet, dedesi Mehmet Nâzım paşanın son Türk valisi olarak görev yaptığı Selanik'te, 1902 yılında doğmuş. Mehmet Gül, işkembeden atacağına, Meydan Larousse ansiklopedisini açsa, bütün bunları görebilirdi. Onun gibi nerelerden, nerelere gelmiş bir insan, bunu akıl edemez mi? Eder tabii.. Ama amaç başka.
Kültür Bakanı İstemihan Talay'ın önerisi ile, Nâzım'ın doğumunun 100'üncü yılının UNESCO tarafından 'Nâzım Hikmet Yılı' olarak ilan edilmesi söz konusu olunca, yine bu hazımsızlıklar başladı. Nâzım'ın dedesi Polonyalıymış. Diyelim ki öyle, ne olacak. Gelmiş geçmiş bu en büyük şairimizi inkâr mı edeceğiz? Mehmet Gül'e göre 'Nâzım'ın tapusu bize değil Polonya'ya' aitmiş. Lafa bakın: "Tapusu bize ait değil" diyor. Nâzım sanki bir bodrum dairesi ya da teras katı. Bir şairin, bir sanatçının 'tapusu' olabileceğini düşünen bu zihniyet artık ürkütücü olmayı bile hak etmiyor.
MHP'li Meclis İdare Amiri Ahmet Çakar da "Şiirleri güzel olabilir. Önce safına bakılmalı. Vatana ihanetin bedeli, vatandaşlığının ve itibarının iadesi olamaz. Hortlatmaya gerek yok" demiş. 'Önce safına bakılmalı' ve 'Hortlatmaya gerek yok' cümleleri inanılır gibi değil. Hâlâ bir kan davasının peşinde bu Ahmet bey. Hortlatmaya gelince... Bu toplumda hortlayan zihniyetin ne olduğu apaçık ortada, söylenecek başkaca bir şey yok.
Biri tapudan, diğeri hortlatmadan söz ediyor. Sanki emlakçı zombiler ülkesindeyiz. Ne büyükmüşsün be Nâzım hoca... Doğumundan 100, ölümünden 38 yıl sonra hâlâ dipdiri ayaktasın. Ve birilerinin hâlâ ödünü patlatıyorsun. Yazdıkların, yapıtların, bazılarının hortlamasına izin vermeyecek. Ellerine sağlık. Kahverengi ayakkabı bağı Bazı ufak çapta sorunlarım var ki fena halde sinirlerimi bozuyor. Gecenin bir saatinde ciddi ciddi yazılar yazıyorsunuz. Bu resmiyet artık bitmek üzere. İçiniz kıpır kıpır. Dışarı fırlayıp İstanbul gecelerinin koynuna atacaksınız kendinizi. Önce pantolonunuzu değiştirirken, cebinizdeki irili ufaklı bir tomar parayı yeni pantolona aktarmayı unutmayacaksınız. (Hiçbir zaman cüzdan kullanmadığım için bu gerçekten bir sorun.) Sonra o tatlı telaş içinde ayakkabılarınızı giyip, yazıyı bitirmenin hırsıyla, ayakkabı bağlarını hızla çekerken bağlardan biri elinizde kalıyor. Çaresizlik diz boyu. Evde yeni bir bağ bulmak gerek. Üstelik kahverengi olmalı. Cüzdan bile taşımayan bir adam, evinde yedek kahverengi ayakkabı bağı bulundurur mu? Siyah ayakkabının bağını çıkarıp kahverengiye takmayı planlıyorsunuz. Düşünmesi bile ürkünç. Ya kahverengi ayakkabıları çıkarıp, bağları sağlam olan siyahları giysen. Boş ver, uzun iş. Ayakkabınızın birinde bağ olmadan dışarı fırlıyorsunuz.
Sanki bir yere yetişiyorsunuz. Sonra bir an düşünüyorsunuz. Evet gerçekten bir yere yetişmek için koşuşturuyorsunuz. Gittiğiniz yer neresi olursa olsun, hayatı yakalamaya koşuyorsunuz. Aslında yetişseniz de olur, yetişmeseniz de. Kahverengi ayakkabınızın birinde bağ olmasa bile olur. Yeter ki gittiğiniz yerde minicik bir tat olsun. Yaşamın minicik bir lezzeti. Geç kalsanız bile olur. Çünkü o lezzeti kaçırmış da olabilirsiniz.
Nasıl olsa bunun yarın gecesi de var. Nasıl olsa, nereye gideceksen yine bağı olmayan o kahverengi ayakkabıyla gideceksin. Çünkü sen, ayakkabına değer veriyorsun. Bağına değil. Yeter ki onun ayağından çıkmasına izin verme. Yarın sabah da yalınayak eve dönme.
Bütün bu satırları kendi kendime düşünebildim ve yazabildim. Mutluyum. Ama yine de belli mi olur? Belki çıplak ayak yaşamak daha güzeldir. Evin ağa ile Bekir ananın zaferi Evin anadan tam kurtulduk derken, bir de Bekir ağa çıktı başımıza. 'Kurtulduk' derken yanlış anlaşılmasın. Kadıncağızın hapse girdiğine sevinmişliğim yok. Hafiften hüzünlendim bile. Evin ananın karizması bir anda yerle bir oldu. O nedenle 'kurtulduk' diyorum. Onu önce, Siyaset Meydanı'na çıkardılar. Saf bir Anadolu kadınının dobra dobra konuşması milletin hoşuna gitti. Bir ara neredeyse haberleri bile ona sunduracaklardı. Politikaya soyunmasına ramak kaldı. Reklamlara bile çıkardılar. Sonunda anlaşıldı ki, meğer Evin ana, şöhretinden yararlanarak tarihi eser kaçakçılığı yaparmış. Kendi çapında minik bir çete
bile kurmuş. Ne kurnaz kadınmışsın Evin abla.
Şimdi de huzurlarınızda Bekir ağa... O da bir televizyon programında gönüllere taht kurdu. Reha Muhtar'ın Ateş Hattı'nda. Ağanın tek özelliği, üç karısı, bilmem kaç tane çocuğu olması. Çocuklarının isimlerini bile bilememesi ona ayrı bir 'değer' kazandırıyor doğal olarak. Bekir ağa, ağzını açıp birkaç cümle söylüyor. Millet bayılıyor. "Çocuklarımı ben dövmem o işi karılarıma bırakırım" diyor. "Kadınlarıma ayaklarımı yıkatmak en doğal hakkım" diyor. Herkes kırılıyor gülmekten, alkış kıyamet. Bekir ağa, programın gözdesi. Aklı başında birkaç kişi (sevgili Duygu Asena senin orada ne işin vardı Allah aşkına) bu saçma sapan laflara karşı çıkmaya kalkınca, Reha bey onları susturup ağaya veriyor söz hakkını. Ertesi gün gazetelerde başlıklar hemen hemen aynı: 'Bekir ağa entelleri susturdu.'
Bence işin püf noktası burada. Bu tür insanların neden baş tacı edildiğinin, verdikleri yalan yanlış mesajların kahkahalar içinde benimsenmesinin sebebi şu cümlede yatıyor: 'Bekir ağa entelleri susturdu'. Aydın düşmanlığı işte öyle içimize sinmiş. Evin ananın, Bekir ağanın popülizme bulanmış ilkel düşünceleri bile alkışlanıyor. Neden? İşte bu yüzden: 'Bekir ağa aydınları aşağıladı'. Bekir ana ya da Evin ağa. İkisinin isimlerinin ardındaki bu 'takı'ları değiştirsek ne olur, değiştirmesek ne olur. Bütün bu satırlar, tabii ki onları küçümsemek için yazılmadı. Onlar kendi yaşamlarını yaşayan, kendi doğru ya da yanlışlarıyla birlikte var olan insanlar. Asıl sorun, diğerlerinde. Yani bizlerde. Yarı aydınlarda...
Bekir ağa, en son Hülya Avşar'ın televizyon programına çıkmış. Kendisine dördüncü eş olarak Hülya Avşar'ı seçmiş. Milyonlarca izleyicinin önünde Avşar'a "Gel benim dördüncü karım ol" demiş. Aklı sıra şaka yapıyor. Hülya Avşar'ın eşi Kaya bey de "Beni katil etmeyin" diye isyan etmiş.
Köyünden dışarı adımını atmamış, hiçbir çağdaş ilişkiyi yaşamamış kendi halinde bir insanı alıp, en çok izlenen televizyon programlarında, kendi çıkarlarınız, reyting kaygınız için iki günde şöhret yaparsanız, işte böyle olur. Adam az bile istemiş. Bugün Hülya Avşar'a "Benim dördüncü karım ol" diyebilen Bekir ağa, yarın kendisine beşinci eş olarak bir başka 'first lady' isterse kimse şaşırmasın.
Kendimden bile şüphelenmeye başladım. Ya beni isterse? İster ister. Cüretin sonu yok ki. Düşünsenize, üç eşi, Bekir ağanın ayaklarını yıkamaya hazırlanıyor. Son gözdesi olan ben, suyu ısıtmaya çalışıyorum. En iyisi Evin ana'nın hapisten çıkmasını beklemek. Hiç olmazsa Bekir ağanın ayaklarını yıkamak yerine, onunla yeni bir çete kurup para kazanmaya başlarım.
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.
|