Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
22 Ocak 2001

Doğru adresi bulmak

Türkiye'de insan haklarının ciddi bir imaj sorunu var. Şiddete yatkın kültürel yapımız ve insan haklarının sadece 'devlete karşı olan kişiler'in kullandığı bir kavram olduğu inancı yıkılmalıdır
Haber ResmiMELTEM NİZAMOĞLU
Yıllar önce, çoğumuz için insan hakları, 'Kökler' dizisindeki siyahların, kölelikten kurtulma çabalarını özetleyen bir kavramdı. Ailelerinden koparılıp mal gibi alınıp satıldıklarında, soyulup kırbaçlandıklarında yaşadıkları acıyı hissederdik. Bu dizi, insan hakları kavramıyla neredeyse ilk tanışmamızdı. Televizyonda coplanan bir siyahı izlediğimizde, onu coplayan polise öfke duyabiliyorsak, bu dizinin ruhumuza kattığı duyarlılığın biraz da olsa etkisi vardır.

İnsan hakları ve işkence
Şimdilerdeyse insan hakları sade vatandaşın gözünde eski masumiyetini kaybetti; 'cezaevi, işkence, gözaltı' gibi kavramlarla birlikte anıldıkça, toplumsal bilinçdışımızda 'suçu' ve 'sistem karşıtlığını' çağrıştıran bir kavram haline geldi. Toplumun çoğunluğu, bu hakları dilinden düşürmeyenlerin içinde bulundukları ortamı (çünkü bu hakların ihlali en çok, Emniyet, mahkeme ve cezaevi bağlamında gündeme gelmektedir) ya da onların sisteme eleştirilerini dikkate alarak, insan haklarını 'suçlu hakları' olarak algılıyor. Yani, hiç gözaltına alınmamış, 'karakola, mahkemeye düşmemiş' daha fazla maaş zammı dışında devletten başka şey istememiş 'masum vatandaş', insan haklarını, kendisinin ihtiyaç duymayacağı bir kavram sayıyor. Polisin, suçluları kendi yöntemlerini uygulayarak ıslah etmesine engel olan bu haklara duyduğu öfkeyi, uluorta açığa vurmaktan çekinmemesinin bir nedeni de bu. Yine aynı bilinçdışı nedeniyle, insan hakları savunucularına da şüpheyle bakılıyor; 'suçluların savunucusu, kendileri de suçlu olan birer devlet düşmanı' olarak algılanıyor.

Eğitim verilmiyor
İnsan haklarına bu tarz yaklaşımın en önemli nedenleri, toplumumuza insan hakları eğitimi verilmemesi ve aile yapımız, siyasi kültürümüz itibarıyla da şiddete yatkın bir toplum olmamız. 'Eti senin, kemiği benim' deyimiyle, çocuğa kendi bedeni üzerinde bile hak tanımayan aile kültürümüz, aile içindeki şiddetin, böylelikle kurumsal şiddete dönüşmesini sağlarken; 'Şeriatın kestiği parmak acımaz' atasözüyle de, bu kurumsal şiddeti görmezden gelmemizi salık verir. Bu şekilde yönlendirilmiş bireyler, eğer insan hakları eğitimi de almamışsa, doğal olarak, ne ailedeki, ne de ülkedeki hak ihlallerini tartışabilme kültürüne sahip olamazlar.

Siyasi düşünce farklılıkları
İnsan hakları hareketinin, ülkemizde büyük oranda 'mağdurlardan' oluşması da bu yaklaşımın önemli bir nedeni. Mağdurların ise neredeyse tamamı; siyasi talepleri olan; bir anlamda 'sistemle' sorunu olan insanlar. (Karakolda dayak yediği için ortalığı ayağa kaldıran kaç tane hırsız gördünüz?) Ayrıca mevcut insan hakları kurumlarını birbirinden ayıran özellikler incelendiğinde, temelde dünya görüşü ve siyasi düşünce farklılıklarının bulunduğu görülecektir. Hatta üzerinde yoğunlaştıkları mağdurları seçerken -aynı şekilde mağdurlar da onları seçerken- siyasi görüşlerinin etkisinde kaldıkları söylenebilir. Böylece işin siyasi yönü, ahlaksal boyutunu gölgede bırakacak derecede öne çıkıyor.

Toplum devlete destek oldu
Somut bir insan hakkı ihlali karşısında kullanılan argümanlar ve talepler belirlenirken; toplumun ve devletin o anki konjonktürünün göz önünde bulundurulmaması da toplumsal desteği azaltabilir. İnsan haklarına ilişkin en masum taleplerin bile, onlarla birlikte öne sürülen; toplumun ve sistemin henüz kabul edilmez bulduğu siyasi ve hukuki taleplerin yaratacağı öfkeden nasibini aldığını görmüşüzdür. Nitekim son cezaevi olaylarında toplumun büyük çoğunluğu, ilk başta DGM'lerin kaldırılması gibi, gerçekleşmesi o koşullarda imkânsız taleplerle ortaya çıkan tutuklulara, taleplerini sonradan, anlaşma sağlanabilecek düzeye indirgedikleri halde tepkiliydi. Bu durum da, yapılan operasyonun ihtiyaç duyduğu toplumsal desteğin elde edilmesine yaramıştır.

İşkence yapanı unutmak zor
Peki, mağdurlardan vücut bulan bir insan hakları hareketi, örneğin kendilerine işkence yapanlara da işkence yapıldığında, aynı samimiyetle mücadele verebilir mi? Kabul etmek gerekir ki, insanın kendisine işkence yapanlara duyduğu öfkeyi unutması zor... Böyle bir durum, insan hakları hareketinde yer alan mağdurların, empati kuramadıkları kişi ve gruplara yönelik ihlallere duyarsız kalmalarının, kendi içlerinde haklı gerekçesi haline gelebilir. Oysa aynı duyarsızlık, içinde yer aldıkları hareketi tarafsız olmamaya sürükler. Tam da bu nedenle, insan hakları hareketinin, çok geniş kesimlerden insanların toplumsal desteğine ihtiyacı vardır. Bu nedenle, kimin mağdur; kimin insan hakları savunucusu olduğu; bu kimliklerin nerede birleşip, ayrıldığı üzerine tartışılmalıdır.
Diğer taraftan, insan hakları hareketinin mağdurlardan oluşmasında, toplumun duyarsızlıkları da etkili. Mağdurlar, yalnız bırakıldıkları için kendilerini toplumdan geri çekip daha marjinalleşirken; bu sonuç nedeniyle, toplum da onlardan uzaklaşmaktadır. Bu açmazın aşılması için Türkiye'deki insan hakları hareketinin toplumsal destek kazanması, bunun için de attığı her adımda 'kendini haklı göstermeyi' başarması gerekir.

Mücadele genişletilmeli
Bu yüzden, ihlalin niteliği ve sıklığı nedeniyle, zaman zaman bazı haklar ön plana çıksa da, insan haklarının çok geniş bir konu olduğunun, ortaya çıkanlardan daha geniş kesimleri ilgilendirdiğinin hatırlanması ve mücadele yelpazesinin her zaman geniş tutulması da önemli. Ayrıca, insan hakları kuruluşlarına üye olma kriterlerinin bulunmaması; insan haklarını ihlal eden (örneğin çocuğunu, eşini döven) bir biçimde şiddeti onaylayan ya da kullanan kişilerin, bu tür hareketler içerisinde aktif çalışmasına izin verilmesi (bu kişilerin vereceği insan hakları mücadelesi samimi görülemeyeceği için) hem bu kuruluşların, hem de insan hakları hareketinin toplumsal meşruiyetine zarar verebilir.

Zor ve tanrısal bir iş
Çünkü insan haklarıyla uğraşmak; bir hak ihlaline uğrayan herkese -sokak çocuklarına, parasızlıktan tedavi olamayan hastalara, koca dayağı yiyen kadına, hayat kadınlarına, eşcinsellere ve diğerlerine- kucak açacak bir 'gönül zenginliği' gerektirir. Bir insan hakları savunucusu, hayatın her alanında bu haklara saygı duymalıdır. Bu oldukça zor ve tanrısal bir iştir. Tabii ki bu çapta organize olmuş bir insan hakları hareketinin doğmasını istemeyecek kesimlerin, uygulayabilecekleri 'motivasyon kırıcı' yöntemlerin, ketleyici bir etmen olduğunu da kabul etmeliyiz. İnsan hakları için mücadele vermek bu nedenle cesaret de gerektirir.
Bu arada insan haklarına karşı duyulan şüpheyi, sadece sıradan insanın değil; bir ihlal söz konusu olduğunda kendisinden inisiyatif göstermesi beklenen kişilerin de taşıyabildiğini belirtmeliyim. İşte size bir örnek: Hakim adayı olarak staj yaptığım eğitim merkezi bahçesinde oturmuş, 'AÜSBF İnsan Hakları Merkezi' dergilerini okurken, yapılan telefon anonsu üzerine içeriye çağrılınca; yanımda oturan hâkim adaylarından, ben geri dönmeden kalkacak olurlarsa, dergileri getirmelerini rica ettim. Az sonra içeri gelen arkadaşlarıma dergileri sorduğumda başka bir stajyeri gösterdiler. Teşekkür ettiğim bu stajyer ise, dergileri uzatırken şöyle dedi: "Alın dergilerinizi... Üzerinde insan hakları yazıyor diye kimse taşımak istemedi."
Şu anda Türkiye'nin dört bir yanında hâkim ve savcı olarak görev yapan hukukçu arkadaşlarımın gösterdiği bu yaklaşımdan, Türkiye'de insan haklarına bakış açısına ilişkin az önce yaptığım tespitleri doğrular nitelikte bazı sonuçlar çıkarılabilir.
Üzerinde insan hakları yazan bir dergiyi 'taşımayı' dahi mesleki geleceğinde tehlike olarak gören bir hâkim ya da savcı, peki bir insan hakkı ihlali karşısında nasıl davranacaktır? Hukuk eğitimi almış kişiler bile bu kavramdan korkabiliyorsa, Türkiye'de insan hakları hareketinin en önemli sorunu, insan haklarının imaj sorunudur.

İnsan hakları birincil hedef
Ve topluma insan haklarının masumiyetini kanıtlamak da, insan haklarına duyarlı hukukçuların ve insan hakları örgütlerinin birincil hedefi olmalı. İnsan hakları, mağdurlardan ve 'Kahrolsun insan hakları' diye bağıran polislerden daha geniş kesimleri ilgilendiren bir kavram haline getirilebilmeli.
Meltem Nizamoğlu: Hukukçu


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.