Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
23 Ocak 2001

Sığınma ve kaçak göç

Kaçak göç ve sığınma, dünyanın hızla büyüyen sorunlarındandır. Türkiye ise coğrafi konumu nedeniyle bu konuda çok hassas olmalı, mevzuatını AB normlarıyla uyumlu hale getirmelidir
ADEM ARKADAŞ
Sığınma insanlık tarihinin en eski olgularından biridir. Ancak sığınma arayanların sayısı hiçbir dönemde iki büyük dünya savaşına ve çeşitli bölgesel çatışmalara sahne olan 20. yüzyılda olduğu kadar büyük bir artış göstermemiştir. Bu artıştan en çok etkilenen ülkelerin başında ise coğrafi konumundan ötürü Türkiye gelmektedir.
Türkiye'de sığınmacılara dair hukuki uygulamanın en önemli kaynaklarından birisi 'Mültecilerin Statüsüne Dair 1951 Cenevre Sözleşmesi' ve diğeri de 1994 tarihli 'Sığınma Yönetmeliği'dir. Türkiye, '1951 Cenevre Sözleşmesi'nin hazırlayıcılarından biridir. Ancak, coğrafi konumundan kaynaklanan endişelerle, uluslararası hukukun devletlere tanıdığı haktan yararlanmış ve sözleşmeye coğrafi çekinceyi sürdürmüştür. Bu çekinceye dayanarak Avrupa dışından gelen sığınmacılara topraklarında mülteci statüsü vermeyip geçici koruma sağlamaktadır. Ancak 1980'lerden sonra komşu bölgelerde ortaya çıkan gelişmeler sonucu, Türkiye'nin yasal düzenlemeleri ve coğrafi çekince gerçekçiliğini kaybetmiş ve daha geniş kapsamlı bir çerçevenin oluşturulması ihtiyacı doğmuştur. '1994 Sığınma Yönetmeliği'bu nedenle hazırlanmıştır.

Geri göndermeme
'Sığınma arayanların 'zulme' uğrama ihtimalinin bulunduğu bir ülkeye geri gönderilmemeleri' yani non-refoulment, 1951 Sözleşmesi'nin temel ilkelerinden biridir. Bu ilke aynı zamanda uluslararası teamül hukukunun ve aralarında Türkiye'nin de taraf oldugu 'Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin de bulunduğu diğer insan hakları sözleşmelerinin de bir parçasıdır. '1994 Sığınma Yönetmeliği' de bu hakkı Avrupalı sığınmacılar yanında Avrupalı olmayanlara da tanımıştır. Hatta bunun öncesinde, 1989 ve 1991 yıllarında maruz kaldığı kitlesel göç hareketlerinde bile Türkiye, 'refoulment'a başvurmamıştır. Yani pratikte coğrafi kısıtlamayı katı bir biçimde uygulamamaktadır.
O zaman, Avrupa Birliği üyeliğinin Türkiye'nin sığınmacılara ve mültecilere yönelik halihazırdaki uygulamalarına etkisi ne yönde olacaktır?

Katılım Ortaklığı Belgesi
8 Kasım 2000 tarihli Katılım Ortaklığı Belgesi'nin orta vadeli kriterler kısmında da belirtildiği gibi, Avrupa Birliği Türkiye'den bu konudaki uygulamalarını Topluluk hukukuyla uyumlaştırmasını beklemektedir. Bu konuda atılması gereken en önemli adım ise günümüz koşullarında geçerliliğini yitirmiş olan coğrafi kısıtlamanın kaldırılmasıdır.
Türkiye coğrafi kısıtlamayı sürdürmesinin nedenleri arasında siyasi açıdan istikrarsız komşularını ve kendisine gelen sığınmacıların yüksek oranlarını göstermektedir. Avrupa Birliği'ne üyelik Türkiye'nin coğrafi konumunu değiştirmeyecektir. Hatta üyeliğin, Topluluğun göç konusundaki geniş kapsamlı düzenlemelerinden ve ekonomik şartlarından ötürü Türkiye'ye yapılan sığınma başvurularında bir artışa neden olabileceği öne sürülebilir. Buna karşılık Türkiye'nin, yasadışı girişlere açık doğu sınırlarındaki kontrolleri topluluk standartları düzeyine çıkartmasının bu konuda caydırıcı etkisi olabileceği söylenilebilir. Ayrıca Türkiye'deki sığınmacıların çoğunluğunu oluşturan İran vatandaşlarından, ülkeye üç aylık bir dönem için giriş yapmak isteyenlerden vize istenmemesi türünden uygulamalar da kaldırılacaktır.
Katılım süreci Türkiye'ye, endişelerini ifade etmesi ve meşru çıkarlarını koruma yollarını araması için gerekli fırsatı sağlamalıdır. Ancak bu yapılırken Türkiye'nin 1951 Sözleşmesi'ni tümüyle uygulayacağı yönündeki taahhütüne bağlı kalması gerekmektedir.
Üye ülkeler arasındaki entegrasyonun ilerletilmesine yönelik düzenlemelerden biri olan Amsterdam Antlaşması, mültecilerin kabulü ve korunması konusunda yükün Avrupa Birliği üyeleri arasında paylaşılmasını öngörmektedir. Ayrıca geçici sığınma konusunda ortak ölçütlerin geliştirilmesi ve temelsiz iddiaların araştırılmasının hızlandırılmasıyla ilgili maddeler de içermektedir. Avrupa Birliği ile uyum süreci bağlamında, tam üyeliğinden önce de Türkiye'ye, sığınma başvurularını uluslararası hukuka uygun şekilde değerlendirmesi için gerekli kurumları oluşturmasında destek sağlanacağına inanıyoruz. Diğer aday ülkelere verilen yardımlar bu konuda iyi birer örnek oluşturmaktadır. Ancak, halihazırda Topluluk içerisinde sürdürülen konuyla ilgili uyumlaştırma çalışmaları da çok yavaş ilerlemekte ve kendi içerisinde de çelişkiler barındırmaktadır. Türkiye Ulusal Belgesi'nin (Ulusal Program) hazırlanması ve konuyla ilgili görüşmeler esnasında bu hususa dikkat etmelidir. Gerekli düzenlemeleri yaparken Toplulukla yakın ilişki içinde olmalıdır. Bu, Topluluk tarafından Türkiye'ye verilecek desteği de artıracaktır.
Yukarda belirtilen noktalar göz önüne alındığında, coğrafi çekincenin kaldırılmasının Türkiye'ye fazladan bir yük getirmeyeceği söylenebilir. Diğer taraftan, aralarından her yıl yaklaşık iki bin kişinin mülteci olarak kabul edildiği bireysel sığınma başvurularının devam etmesi açısından coğrafi sınırlamanın kaldırılması, üçüncü ülkelere yerleştirme işlemini azaltacaktır. Yine de, mesela üçüncü ülkelerdeki aile bağlarına dayalı ikincil göç yoluyla, yeniden yerleştirme işlemi devam edecektir.

İç hukuk çalışmaları öncelikli
Çekincenin kaldırılışı Türkiye'nin milli çıkarlarına aykırı bir durum oluşturmamakla birlikte, öncesinde iç hukuk itibarıyla konuyla ilgili çalışmalar yapılmasını gerektirmektedir. Bireysel mülteci statüsünün tanınması ile ilgili prosedürde yer alacak yetkililerin görevleri, yeni ve daha ayrıntılı düzenlemelerle belirlenebilir. Ardından da, Türkiye'de bugüne kadar bu görevi İçişleri Bakanlığı'nın ilgili başkanlığıyla paralel bir şekilde yürüten Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin görev tanımı yeniden düşünülmelidir. Oluşturulacak bu prosedürün eğitimli uzmanlar tarafından uygulanması sağlanmalıdır. Ayrıca, Türkiye'deki sivil toplum kuruluşlarının sağlayabileceği ek destek için de resmi bir tanım oluşturulması hem Katılım Ortaklığı metninde belirtilen sosyal destek mekanizmalarının geliştirilmesine, hem de İçişleri Bakanlığı'nın yükünün hafifletilmesine yardımcı olacaktır.

Ulusal Belge'ye konulmalı
Zaten 2000 Türkiye Raporu'nda ve Katılım Ortaklığı'ndaki öneriler içerisinde de gayet açık olarak Adalet ve İçişleri alanında Topluluk hukuk ve uygulamaları ile ilgili kamuyu bilgilendirmeye ve bu alanda çalışan yetkilileri eğitmeye yönelik programlar öngörülmektedir. Bu aşamada yapılması gereken, Ulusal Belge'de de konu ile ilgili yer alacak maddelerle AT'nin konu ile ilgili mali kaynaklarının kullanıma açılmasını sağlanmasıdır. Katılım ortaklığı ve düzenli Rapor'da da belirtildiği üzere sosyal destek mekanizmalarının geliştirilmesinde STK'lara rahat çalışma alanı yaratacak düzenlenmeler yapılmalıdır.
Kısacası, sığınma ve göç Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na adaylık sürecinin bir parçası olan Ulusal Belge'de ele alması gereken önemli konuların başında gelmektedir. Bu konuda birleştirici bir yasal çerçeve oluşturulması Avrupa Topluluğu ile uyum sürecimizde iyi bir başlangıç olabilir. Ulusal Belge'deki konuyla ilgili yapıcı yaklaşımlar sayesinde ve sığınma ve göç konularında devletlerarası dayanışma olgusu (yük/sorumluluk paylaşımı) çerçevesinde, sorunların çözümü için Topluluk kaynaklarının Türkiye'nin kullanımına açılması sağlanabilir. Ayrıca Türkiye, Topluluk üyesi ülkelerin konuyla ilgili çalışmalarına aktif olarak katılmalı; üye ülkelerin vize uygulamalarından ve önceden yaptıkları yanlışlardan ders almalı; sığınmacı, mülteci ve ekonomik göçmenlere yönelik politikalarını uluslararası insan hakları standartlarını gözeterek yeniden gözden geçirmelidir.
Adem Arkadaş: Sığınmacı ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği Genel Sekreteri


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.