Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
24 Ocak 2001

Münafıklık

IMF ve Dünya Bankası'nın krizdeki sorumlulukları giderek daha fazla tartışılmaya başlandı. 'Düşene' vurulmazmış ama, kriz sırasında münafıklık etmemek için, dilimin ucuna gelmesine karşın sormadığım bir soruyu sormanın da tam sırası.
Krize kadar olan dönemde, faizin düzeyinden şikâyet ediliyor, hızla düştüğü vurgulanıyordu. Faizin yılın başında hızla düşmesi normaldi. Aksi, şaşırtıcı olurdu. Hazine tahvillerinin faizi, dış faiz, döviz kuru artış beklentisi ve risk priminin toplamına eşit olmalı. Çapraz kurlardaki oynamalar bir tarafa bırakılırsa, döviz kurunun yıl sonuna kadar alacağı değerler 2000 yılı başında açıklanmıştı. Yüzde 65'lerde dolaşan kur artış hızı, böylelikle birden yüzde 20'ye düşmüştü. Kur politikasına inanılması şartıyla, beklenmedik bir kur artışı riski de ortadan kalkmıştı. Elde tutulan tahvillerin ödenmemesi ya da kısa vadeli olanların 'zor yoluyla' uzun vadeli tahvil haline dönüştürülmesi ihtimali de sıfırlanmıştı. Böylelikle risk primi de baş aşağı düştü. Hem risk priminin en aza inmesi, hem de kur artışındaki 45 puanlık düşüş, yüzde 100'lerdeki faizi birden yüzde 35 dolaylarına indirdi.
Teşhisi doğru koyalım. Sorun, düşük faiz değildi; enflasyonun aynı hızla düşmemesi ve düşeceğine de inanılmamasıydı. Faiz haddi ve döviz kuru artışı ile enflasyon arasındaki bu uyumsuzluk, o sıralarda da uzun uzun tartıştığımız gibi, tüketici kredilerini ve tüketimi patlattı. Kasım ayı başına gelindiğinde tüketici kredileri yıl başından o yana yüzde 365 oranında artmıştı. Benzer nedenlerle ithalat da hızla yükseldi.
Öte yandan, tasarruf sahipleri, tasarruflarını ağırlıklı olarak döviz cinsinden değerlendiriyorlardı. Ayrıca, portföydeki repo miktarı da baş döndürücü bir hızla artmıştı. Böyle bir programla uyumlu değildi bu davranış biçimi. Yanlış olan şey, yine faiz haddi ve kur artışı ile enflasyon arasındaki uyumsuzluktu.
Faiz ve kur artışı ile enflasyon arasındaki uyumsuzluğun temel nedeni, programda gelirler politikasının eksikliğiydi. Bu konuyu, bıktıracak derecede çok yazdığımdan geçiyorum. Bir sorun daha vardı: Merkez Bankası'nın faiz silahı elinden alınmıştı; çünkü bilançosuna getirilen sınırlamalara uymak zorundaydı. Faiz haddini artırmak istese, bunu gerçekleştirecek silahı yoktu. Açık piyasa işlemleri bile kurala bağlanmıştı. Net iç varlıkları (NİV) alttan ve üstten sınırlandırılmıştı. Para otoritesi 'pasif' bir konumdaydı artık.
Şimdi sıra münafıklığa geldi: Geçen yıl, kur artış hedefi yüzde 20, enflasyon hedefi de yüzde 25 iken, NİV için IMF'nin koyduğu sınır eksi 1200 trilyon liraydı. 2001 sonunda, üst sınır dikkate alınırsa, kurun yüzde 15 artacağını söylüyoruz. Enflasyon hedefimiz de yüzde 12. NİV ile bu değişkenler arasında çok yakın ve aynı yönlü bir ilişki varsa ne beklersiniz? NİV (reel olarak) daha düşük olmalı değil mi? Oysa niyet mektubundaki en düşük sınır Haziran sonunda ve artı 200 trilyon lira.
Yanlış anlaşılmasın. NİV'in düşürülmesi gerekir falan demiyorum. Böyle bir şey saçmadan da öte olur çünkü. Hele, faiz haddinin mutlaka düşmesinin gerektiği bir ekonomide. Sadece, 'bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu' diye sormak niyetim. Ya da şöyle de sorabiliriz: Madem bu değişkenlerle NİV arasında önemli bir ilişki yoktu, neden bu ateşten gömleği giydirdiniz Merkez Bankası'na?


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.