![]() |
Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar | |
Hukuk kargaşası 'Bu memlekette hukuk yok' dediğimiz oluyor ama, aslında sorun bu memlekette hukukun yok olması değil, çok olması. Ne kadar kişi ve kurum varsa o kadar hukuk olması.Herkes, hukuka, kendi işine geldiği zaman ve kendi işine geldiği yere kadar inanıyor. Bunun ötesi umrunda değil. En yüksek yargı organları bile yapabiliyor bunu. En yüksek sorumluluklar üstlenmiş hukuk adamları bile. Alın, Anayasa Mahkemesi'nin partilerin kapatılmasıyla ilgili olarak yaptığı açıklamayı. Bu açıklamayı bazı gazeteler 'ultimatom' ya da 'muhtıra' gibi hukuku aşan vurgularla değerlendirdiler. Gerçekten, kuvvetler ayrılığına dayanan bir parlamenter sistemde eşine pek rastlanamayacak bir şey Anayasa Mahkemesi'nin yaptığı. Sisteme göre yasa yapmakla yükümlü ve bundan sorumlu olan yasama organına adeta direktif veriyorlar! Ha, diyeceksiniz ki, o yasama meclisi hukuk konusunda çok mu titiz? Elbette değil. Bu meclisi dolduranlar hukuktan çok siyasal fırsatların emrinde iş yapıyorlar. Parti kapatma konusunda oluşturdukları yasa metni de bu türden düşüncelerin eseriydi zaten. Ya hükümet? Hukuken bu Meclis'e ait olan yetkileri kanun kuvvetinde kararnamelerle kullanmaya çalışanlar ve bu yüzden Cumhurbaşkanı Necdet Sezer'den veto yiyenler onlar değil mi? Peki, Beyaz Enerji Operasyonu'yla ilgili soruşturma belgelerinin medyada yayımlanması sonucu patlak veren tartışmaya ne diyeceksiniz? Medya bu belgeleri yayımlayarak ceza soruşturmasının gizliliği ilkesini çiğnemekle suçlanıyor. Teknik olarak doğru bir suçlama, ancak bu madde o kadar çok çiğnenmiş ki, şimdi uygulanmasını hukukla değil hukuksuzlukla açıklamak daha doğru olur. Malum, en büyük adaletsizlik keyfi adalettir! Hukukun, birilerinin canı isteyince uygulanması, canı istemeyince uygulanmamasıdır. Herkese her durumda eşit olarak uygulanmamasıdır. Ne yazık ki, bizde hukukun keyfiliğinin örnekleri pek çok. 28 Şubat'a doğru ilerleyen günleri anımsıyorum: Etkili ve yetkili bazı komutanlar Başbakan Necmettin Erbakan'ın Başbakanlık'ta tarikat şeyhlerine yemek vermekle 30 Kasım 1925 tarihli 'Tekke ve zaviyelerle türbelerin kapatılmasına ve türbedarlıklar ile birtakım unvanların men ve ilgasına dair kanunu' ihlal ettiğini söylüyor, ellerindeki kitapçığı havaya kaldırarak soruyorlardı: "Bu yasa yürürlükte mi değil mi?" Elbette haklıydılar. O yasa kaldırılmadığına göre yürürlükte olmalıydı. Yürürlükte olduğuna göre uygulanmalıydı. Ancak, gözden kaçan bir şey vardı: Devrim kanunlarına gönderme yapanlar, bu konuyu tartıştıkları kişilerin kendilerine 'paşam' diye hitap etmesine hiç itiraz etmiyorlardı. Oysa Devrim kanunlarını içeren o kitapçıkta 'paşa' unvanını yasaklayan 26 Kasım 1934 tarihli ve 2590 sayılı kanun da yer alıyordu. Bu örnekleri istediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz. Çevremiz hukuku keyfi olarak anlayan ve uygulayan insanlarla dolu. Yargıtay Başsavcılığı'ndan emekli olan Vural Savaş çıktığı televizyon programında Türkiye'de '200 bin hain' olduğunu ilan etmiş. Düşünün, hayatını hukukçu olarak geçiren ve en yüksek mevkilere kadar yükselen bir insan bunu söyleyebiliyor! Oysa 'hain' kavramı diktatörlüklere özgüdür. Ve o türden rejimlerde, bu yafta o kişiye ne yapılacağını da belirler: Hainler idam edilir! Oysa hukukun üstün olduğu toplumlarda 'zanlı'lar, 'sanık'lar ve 'hükümlü'ler vardır.
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz. |
||