Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
25 Ocak 2001

Tiyatro duvarları aşmalı

Tiyatronun teknolojiden, dans, müzik ve özellikle performans sanatından etkilenmesi kaçınılmaz bir süreçtir. Çünkü çağdaş tiyatro yepyeni tasarım, yorum ve sahneye gereksinim duyuyor
Haber ResmiHASAN BÜLENT KAHRAMAN
İSTANBUL - Tiyatro tarihi aslında sahne yapısının tarihidir. Çünkü, sahne iktidardır. Her iktidar gibi o da kendisine ait, başkalarıyla paylaşılmaz bir mekân oluşturur. Tiyatro sahnesinin seyirciden uzaklığı, oyuncunun oradan hükmetmesine olanak veren en önemli öğedir. Modern tiyatro öncelikle bu mekân kısıtlamasına ya da daha doğru bir değişle soyutlamasına müdahale olarak başlar. Antik Yunan tiyatrosunun kısmen korosuyla yaptığını bu defa Brechtçi epik tiyatro başka bir bağlamda gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Oyuncu oyunun bir parçasıdır. Artık daha fazla edilgin kalmamalı, tersine etkin bir biçimde oyun sürecine katılmalıdır. Bu bir anlamda tiyatronun demokratikleşmesidir. Bu, tiyatronun, başlangıçta ondan etkilense de onun dışında gelişen sanatlarla içli dışlı olmasının bir sonucuydu. Böyle bir gelişmenin başını çeken iki öğe vardı. Mekân ve beden.
Mekân, kendisini özellikle 1960 sonrasında ortaya çıkan sanatsal oluşumlar içinde dışa vuran en önemli öğeydi. Kavram sanatının Duchamp'la başlayan dadacı sınır aşımları gittikçe genişliyor, sanat yapıtı artık mekânın bütünlüğü içinde ele alınıyordu. Mekânın kendisi bir sanatsal ifadeye dönüştürülebiliyordu. Minimalistlerin önemli katkılarıyla gelişen bu yeni yönelim zaman içinde 'yerleştirme'lere (installation) kadar uzanmıştı. Hiç de öyle durmayan Buren'in çalışmaları ise mekânın kısıtlılığı ve sonsuzluğu arasındaki salınımı gösteriyordu. Mimarlık bu gerçeği daha baştan kavramıştı. Şimdi gerçekleştirilen, mimarlığın her şeyden bağımsız yapısının ötesine geçmek, mekânı bütün gerçekliği ve sınırsızlığıyla ele almak, onun yoğurum (plastik) gücünü kullanmaktı. Galeri kavramı ortadan kalkıyor, her yer sanatın icrası için bir olanak diye görülüyor, her mekân sanatın bir parçası olarak algılanıyordu. 1970'lerde ortaya çıkan performans anlayışı bu süreci besliyordu. Sanatçı sadece bir mekânı düzenlemekle kalmıyor, bir şeyi de icra ediyordu.

Mekân olgusu tersyüz
Tabii ki çizgisel olmayan bu gelişme öte yandan Fluxus'un devrimci sanatçısı Maciunas ve tam anlamıyla oraya bağlanmasa da Beuys'un çok güçlü çıkışlarıyla başka bir düzleme eriştiriliyordu. Fakat o arada özellikle Doğrudan Eylem Grubu'nun, bugün özellikle Orlan'la devam eder biçimde gövdeye dönük müdahalesi, bunun Schneemann'ın çok çarpıcı gösterileriyle sürdürülmesi bir yandan mekân olgusunu altüst ediyor öte yandan gövdeyi bütün öte boyutlarıyla ele almaya olanak sağlıyor, en sonunda da bunların bir oyunculuk (acting) ile bütünleşmesine fırsat, zemin hazırlıyordu. Artık tiyatro, bütün olanakların bir arada kullanıldığı, neredeyse kendisinden koparılmış bir süreçti. Bu tiyatronun varlıksal (ontic) gerçekliğini başka alanların özgül gerçekliğinde eritmek anlamı da taşımıyordu; fakat her alan ötekinin içindeydi artık. Bugüne gelince bütün bu oluşuma belki çağdaş dansı, onun gövdeyi kullanma olanaklarını ve nihayet teknolojinin getirdiği sanallık kavramını eklemek gerekir.
Hepsinin ötesindeyse bütün bu oluşumların görüntü kavramıyla kurduğu ilişki yer alır. Görüntü elbette sanal ve elbette gerçek olmayan bir şeydir; bir imgedir sonunda. Ne yapılırsa yapılsın mesela sinemada bu kısıtlamaların aşılması olanaksızdır. Oysa tiyatro kısmen bedenin ve gerçek bir mekânın içinden gerçekleştirilmesiyle bu kısıtlamayı bir ölçüde de olsa aşma olanağına sahiptir. Buna rağmen orada da görüntü -beden, görüntü- mekân ilişkisi ve onların karmaşıklığı ortaya çıkar. Bugün tam da böyle bir noktada durulmaktadır. Doğaldır da; çünkü, gerek beden gerekse mekân gerçekliğin en önemli sınama alanları arasındadır. Bedenin ve mekânın tarihselliği, ikisinin de bellekle olan doğal ilişkisi, aidiyet kavramını somutlaştırma güçleri, gerek tiyatronun gerekse öteki üretim alanlarının bu olguları yeniden kurgulamasına olanak vermiş, hatta kendi gerçekliklerini bu olguların içinden ele almasını zorunlu hale getirmiştir.

Klasik tiyatro ne olacak?
İşte tiyatronun 'klasik' iktidar sorgulamalarıyla bugün geldiği noktadaki konumu ve gerçekliği arasında böyle bir ilişki, o ilişkinin kopukluluğu ve sürekliliği söz konusudur. Bugün gerek mekân, gerek beden, gerekse de görüntü olgusu bütünüyle iktidar bağlamında sorgulanabilmektedir. Toplumsal kuram bize bu olanağı sağlamıştır. Çünkü, bugün mekân ve beden dediğimizde meselenin esas itibarıyla iktidar olduğunu biliyoruz. Özne kavramının, kimlik gerçeğinin, cinsiyet olgusunun, cinselliğin ancak bu iki gerçeklik düzleminde kuşatılabileceğini öğrendik. Öyle olunca tiyatro da hem düşünsel, hem de varlıksal olarak değişiyor. Sahne mekâna doğru çözüldükçe sahnenin iktidarı, edimin (acting) iktidarı, bedenin iktidarı parçalayan yanı öne çıktıkça aşılıyor. Zorunlu mu, hem evet, hem hayır. 'Klasik' tiyatro kendi başına ve tekil bir tür
olarak yaşayabilir. Ama eğer 'çağdaş tiyatro' deniyorsa o zaman sorunun buradan kuşatılması zorunludur. Bu da yepyeni bir sahne, tasarım ve yorum anlayışını zorunlu kılıyor.
Bu söylediklerimi anlamayanlar klasik tiyatroyu da anlamamışlardır; nedeni basit, 'Bütün hayat bir sahnedir' diye herkesten önce Shakespeare söylememiş miydi?


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.