Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
27 Ocak 2001

Seri suikastçı

Bu ülkede seri bir suikastçı yaşıyor.
Seri bir şekilde suikast düzenliyor.
Adını bilmiyoruz. Adını bilenler olabilir.
Onlar da koymuyorlar adını. Ona farazi bir ad koyalım.
Diyelim adı: Frankenstein.
1818'de yazılmış bir romanın adİ/kahramanı. Onu yaratan bilim adamını, bizzat kendi elleriyle öldüren yaratık.
Frankenstein! Fena bir ad değil.
Bir suikastçı için yani.
FBI'nın seri katil tanımı şöyle: Seri katil, bir mahalde cinayet işledikten sonra bir müddet boyunca kriminal faaliyetlerden uzak, göreceli olarak normal bir hayat süren, bunu yeni bir mahalde yeni bir cinayet işlemesiyle sürdüren katile verilen ad.
Seri suikastçı de öyle. Türkiye'de birden fazla seri suikastçı var görülüyor. Ya da belki de, aynı suikastçının değişik evreleri söz konusu.
Ahmet Taner Kışlalı'dan Bahriye Üçok'a, Özdemir Sabancı'dan Uğur Mumcu'ya suikasta kurban verdiğimiz insanlarımızın öldürüldükleri gün ve tarihlere bakın.
Ve suikastın ardından Türk halkına yollanan mesaja: Ey Türk halkı. Otur oturduğun yerde. Zira sen gaflete düşüp bunu sıkça unutuyor olabilirsin. Ama sen bir dinamit kutusunun üstünde yaşamaktasın. Haktı, hukuktu, demokrasiydi, guguktu diye kafa ütüleme! Burası bir kaynayan kazan. Burası dört yanı düşmanla çevrili, içi düşmanla örülü bir toprak parçası. Buranın ÖZEL koşullarında, sakın kendine özel bir yer ve önem ithaf etme. Önce ekonomi, önce demokrasi, ille de Avrupa Birliği yapma! Çizmeyi aşma. Otur oturduğun yerde.
Türkiye'de seri suikastçı huzur içinde yaşamamızın mümkün olmadığını, NORMAL'de var olmamızın imkânı olmadığını bize hatırlatmakla mükellef.
Türkiye'deki seri suikastçı 'omnipotent'. Gücünden sual olunmayacak kadar güçlü.
Kuvvetli. Çetrefil.
Birçok suikast timi, bir ağacın dalları gibi birleşip, bir adet seri suikastçı gibi algılanabiliyorlar. Mümkün yani, onları öyle değerlendirmek.
Hizbullah'ı peki bu ülkede kim yeşertti? Kim nadasladı, icabında büyüttü, eğitti? Hatırı sayılır bir dönem Hizbullah'a göz yumulduğu, Hizbullah'ın asayişin berkemal olması için faili meçhullerde 'katili meçhul' olarak kullanıldığı, PKK belasına karşı bir tasarım harikası olarak bazı laboratuvarlarda geliştirildiği; memleketin bilinen gerçeklerinden.
İki bini aşkın faili meçhul...
Bunlar böyle hep 'meçhul' olarak kalacak anlaşılan.
Türkiye'de bazı çok mühim kapaklar var.
O kapaklar, Türkiye'nin ÇOK ÖZEL koşulları nedeniyle, Türkiye'nin ANORMAL koşulları nedeniyle hiç kaldırılmayacak.
Bilmem hatırlar mısınız? Susurluk adlı ayranıyla ünlü bir ilçede bir trafik kazası olmuştu. Bir kamyon şoförü, bir Mercedes'e çarpmış, Mercedes'in içinde bir polis, bir ülkücü katil, bir kadın ölmüş; aşiret reisi bir milletvekili sağ kalmıştı. Milletvekili önce hafızasını kaybetmiş, sonra bulmuş, sonra reisliğine ve vekilliğine aynen kaldığı yerden, konuşmadan etmeden devam etmişti. Susurluk bir müddet kurcalandı.
Sonra öylece bırakıldı. 'Domino efektinden' korkuluyor olsa gerekti. Dünyada çok az ülkede görülebilecek bariz bir ilişki/çıkar ağı kör parmağım gözüne kazaen ortaya çıkmış, sonra da (gerekli bir zaman diliminde bir şeyler yapılır gibi yapıldıktan sonra da) her şeyin üstüne o koruyucu, kollayıcı ve örtücü atlas yorgan çekilivermişti.
Bu kadar çıplaklık yeterdi.
Güneş tutulmasına çıplak gözle bakmak gibi...
Daha çok bakanı, kör ederdi.
Türkiye'de çok çok zorunlu kalınınca hastaya bakılıyor. Çok üstten. Sonuç olarak bu hasta yaşatılmak zorunda. Aman kangrenli bacağını kesmeyelim, aman kola dokunmayalım, gözün kataraktına dokunmayalım. Biraz antibiyotik. Biraz serum. Biraz fizyoterapi. Biraz o. Biraz bu. Aman yaşasın bu hasta. Bu hastalıklı bünye. Aman. Aman. Aman.
Bana en çok Gaffar Okkan'ın cenazesinde, amcaların kucağında ağlayan sekiz yaşındaki oğlunun resmi dokundu. Besbelli Diyarbakır; sevdikleri, saydıkları bir görevlisini kaybetti. Ve o gencecik polislerimizi...
Türkiye, yine insanlarını kaybetti.
Ama sekiz yaşında bir oğlan, bu küçücük yaşında, babasını kaybetti.
"Yandım," diyordu babası.
"Yandım, duyunca."
Cinayet böyle bir şey. Hiç hak etmeyen birini yaşamdan koparıp alan.
Biz işlenen her cinayette, kendi babamızı, kendi oğlumuzu, kendi kardeşimizi kaybetmiş gibi hissedersek kendimizi, evet teröre karşı kayıtsızlıkla değil, isyanla karşı koyarsak, yalnızca teröristleri değil, terörün müsebbiplerini bulmaya karar verirsek..
Cinayetin, suikastın haklı olanı yok.
Ateş düştüğü yeri yakmasın. Hepimizi yaksın. Yaksın ki, acil bir cerrahi müdahale isteyelim. Gerekirse o hasta vücut, ölsün. Frankenstein'ı yaratan zihin yani. Katil, o.
O, nerede peki? Hangi laboratuvarda, ne 'geliştirmekte'?


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.