Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
29 Ocak 2001

Kelepçeli demokrasi

François Noel Babeuf, 1700 yıllarında yaşamış bir Fransız kuramcısı ve devrimcisiydi. Fransa'da yeni bir toprak yasasının yapılmasını, yani toprakların dağıtılmasını savunuyordu. "Bazılarının lüksü ve bazılarının sefaletinin yerini genel rahatlık ve sadelik almalıdır" diyordu. Ona göre, sağlam bir toplumsal eşitlik tamamlanmadıkça, hukuksal ve siyasal eşitlik sadece biçimsel olarak kalacaktı. O zamanlar Karl Marks bile yoktu ortalarda. Ve Babeuf bu düşünceleri nedeniyle, Fransa'da 1797 yılın- da kurşuna dizile-rek idam edildi.
Aradan yıllar geçti. Ortaokula gittiğim günlerdeydi... Aklımdan hiç çıkmayan bir görüntü vardı. Gazetede yayımlanmış bir fotoğraf. Elleri kelepçeli bir adam, iki sivil polis eşliğinde mahkemeye götürülüyor. Elleri kelepçeli olan adamın suçu sadece bu Fransız yazarının, Babeuf'ün bir kitabını Türkçeye çevirmekti. Yaşımın yettiğince hatırladığım ilk kelepçeli yazar-çevirmen Adnan Benk'di.
Sonra yıllar geçti aradan. Nice kelepçeli yazarlar, sanatçılar gördük. Gazete fotoğraflarında teşhir edilip hapse gönderilenler, üç-beş gün sonra serbest bırakılanlar ya da yıllarca demir parmaklıklar ardında kalanlar. Ya da idam sehpasına kadar uzanan, o uzun ince yoldan yürüyenler. Adnan Menderes de onlardan biriydi, Deniz Gezmiş de.
Hepsinin ortak noktası ellerindeki kelepçeydi. Bu kelepçe konusu bundan önce de, birkaç kez daha yine gündeme gelmişti. Zaman zaman saman alevi gibi yandı ve söndü. Kelepçe, bugünlerde yine birdenbire Türkiye'nin gündemine geldi. Rahmi Koç, 'işadamlarına, tanınmış kişilere kelepçe takılmasının, polislerin kollarına girerek onları götürmesinin yanlış olduğunu' söylemiş, "Üçüncü Dünya görüntüsü veriyor" demiş. İstanbul Ticaret Odası Başkanı Mehmet Yıldırım da, "Kelepçeli işadamlarının görüntüleri Türkiye'nin imajını bozuyor. Her kelepçelenen suçu ispat edilene kadar masumdur" diye bir demeç patlatmış.
En hoşu da, Turizm Bakanı Erkan Mumcu'nun aynı konudaki şu yorumu: "İşadamlarına kelepçe takılması görüntüleri Türk ekonomisine zarar veriyor."
Biri, "İşadamlarına kelepçe takılması Üçüncü Dünya görüntüsü veriyor" diyor, diğeri "Her kelepçelenen; suçu ispat edilene kadar masumdur" diyor, bir başkası, "İş adamlarına kelepçe takılması Türk ekonomisine zarar verir" diye buyuruyor. Diğer taraftan, polis sokaklarda çoluğu çocuğu copluyor, hiçbir gerekçe göstermeden gözaltına alıyor. Sanatçılar, yazarlar, hatta İbrahim Tatlıses bile kelepçelenip gözaltına alınıyor. Bütün bunlar imajımızı bozmuyor da, üç-beş iş adamına kelepçe takılınca mı Üçüncü Dünya ülkesi oluyoruz?
Adama sormazlar mı, daha önceleri nerelerdeydiniz diye? Ancak zülfiyare dokunduğu zaman mı kelepçeye isyan etmek aklınıza geliyor. Bunca yıldır 'suçu kesinleşemeden' kelepçe takılanlar, coplananlar, 'gözaltında' intihar edenler için ağızlarını açmayanlar şimdi konuşmaya başladılar.
Tabii ki konuşacaklar. Ülkede demokrasi var ya.

Muhbir vatandaş yine işbaşında
Gizli ajan deyince pek çok kimsenin aklına önce James Bond gelir. Benim aklıma ise John Le Carre'nin kitaplarındaki o güzelim ajanlar. Ya da Robert Ludlum'un kitaplarındaki, tek başına tüm dünyaya karşı savaşan o gözü pek insanlar. Ama, ajan deyince aklıma çok kötü bir imaj daha gelir.
Bu kötü imajın adı Mahir Kaynak. Tabii ki bana göre. Yıllardır aklımda böyle takılmış kalmış. Hafta içinde bir sabah Hürriyet gazetesindeki o manşeti görünce yine dikenlerim kabardı. 'Yılmaz Güney MİT ajanıymış'. Bunu iddia eden, daha doğrusu direkt olarak söylemeyip ima eden 'ajan' Mahir Kaynak. Tam ona yakışan bir durum.
Yıllar önce ününü muhbir olarak yapan Kaynak'ın bir 'komplo teorisyeni' olduğuna son yıllarda yakından tanık olduk. Her dereotuna maydanoz olarak, her konuda ona danışılırdı gazetelerde, dergilerde. Son zamanlarda artık ona kimse bir 'uzman' olarak danışmıyor olmalı ki, ortaya bu yeni, sansasyonel iddiayı atmış. Yılmaz Güney MİT ajanıymış. İnsanda biraz sağduyu olsa daha destekli sallar. Yazıyı okuduktan sonra sevgili teyzem avukat Gülçin Çaylıgil'i aradım. Tanıyanlar bilir, mesleğinin duayenlerinden biridir. Meğer Gülçin teyzem, Mahir Kaynak'ın muhbir ajan olarak gündeme geldiği o ünlü davanın, Madanoğlu davasının avukatıymış. İlhami Soysal'ın, İlhan Selçuk'un, Doğan Avcıoğlu'nun yargılandığı o ünlü davanın. Bizim 'ajan' Mahir, onların arasına sızmış, dostluklarını kazanmış ve toplantıların hepsini gizlice kaydedip, teyp kayıtlarını MİT'e vermiş. Mahir bey yıllar sonra bu yaptıklarını 'vatanseverlik' diye niteliyor. Seni dost sanan insanların yanında, girdiğin bir arkadaş muhabbetinde konuşulanları gizlice banda alıp onları ihbar etmenin neresi vatanseverlik bilemem.
Yılmaz Güney MİT ajanıymış. Bunu külahıma anlatsın Mahir Kaynak. James Bond belki de hayal ürünüydü. Dünyayı kurtaran adamdı. Cüneyt Arkın da öyle. Ama onlar bile ajan provokatör olmadı. Komplo teorisyeni olmanın da bir raconu vardır.

Bir avuç alın terine siz de abone olun
Onlara nasıl da imrenirdim. Zeynep Oral, Akal Atila, Zekâi Muratçay ve sanata gönül vermiş birkaç arkadaşı daha. Milliyet'in Cağaloğlu'ndaki binasındaki tıfıllık günlerim. Ben, Doğan Şener'in yamağı olarak magazinci olmaya çalışıyorum. Onlar ise bir sanat dergisini yayına hazırlıyorlar. Zeynep, Akal, Zekâi. Onların elbirliğiyle attıkları tohum, bugün Türkiye'nin en köklü sanat dergisinin adını taşıyor. Milliyet Sanat dergisinin.
Onca yıl bu dergiyi yaşatmak her babayiğidin harcı değil. Bütün bunlar durup dururken aklıma gelmedi tabii. Milliyet Sanat dergisi yeni bir kampanya başlatmış. Dergiye abone olana bir kart veriyorlar. Kartı gösteren tiyatrolardan sinemalara, kitapçılara, hatta sahaflara kadar (klasik deyişle) yüzde elliye kadar indirimden yararlanıyor. Aslında kart bahane, dergi şahane. Üstelik bir yıllık abone bedelinin fiyatı da sadece 22 milyon küsur lira.
Teşekkürler Zeynep, teşekkürler Akal ve teşekkürler Milliyet Sanat'a emek veren yeni arkadaşlar. O güzelim Zekâi'ye de teşekkür etmek isterdim burada. Zekâi ile birlikte Papirüs'ten, Ateş'e kadar turladığımız İstanbul gecelerinde ikimiz de gencecik insanlardık. Hiçbir şeyi beğenmediği için ona 'Olumsuz Zekâi' derdim. Ve bir gün sessiz sedasız gidiverdi Zekâi. Keşke yaşasaydı da, bu gece önce onunla önce bir tiyatroya gidip, sonra bir barda içkilerimizi yudumlasaydık.
O yine tiyatrodaki oyunu beğenmeseydi, yudumladığı konyağın tadını da. Keşke şu yıllarda bizimle birlikte olsaydı. Ben Zekâi'nin anısına Milliyet Sanat dergisine abone olacağım bu hafta. Siz de benim gibi yapın.. Zekâi'yi tanımasanız bile yıllar süren bir çabaya, emeğe, alın terine bir katkıda bulunun. Üstelik, güler yüzlü, dört dörtlük bir sanat dergisi okumanın keyfi de cabası.

Maraba televole
O, bu sayfalara, görevi başındayken de birkaç kez konuk olmuştu. Bu nedenle 'arkasından' konuşuyor sayılmam. Kısa bir süre önce emekli olan eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş'tan söz ediyorum. 1999 yılının nisan ayında sayın savcı, ilk kez bu sayfaya uğramış. Konu magazinsel görünse bile, yine de onun kişiliği hakkında bazı ipuçlarını veriyor. Harika Avcı, Antalya'daki Royal Resort Otel'de sahneye çıkıyor. Savaş, ön masaların birinde oturuyor. Harika Avcı şarkı söyleyerek yanına yaklaşınca, korumaları tarafından kargatulumba uzaklaştırılıyor. Aynı gece otel yöneticileri onun işine son veriyor. Suçu onca insanın ortasında bir başsavcının masasına yaklaşıp şarkı söylemek. Vural Savaş da ağzını açıp tek bir kelime söylemiyor bu insanlık dışı olay karşısında. Masasına kurulmuş oturuyor.
O günkü yazımın son cümlesi şöyle bitiyordu: "Neden korktular bu koskoca insanlar Harika Avcı'nın Cumhuriyet başsavcısının yanına gitmesinden. Vural Savaş oteli de kapatacak değil ki? Yeter ki otelin tabelasında 'Royal Resort Otel Partisi' yazılmasın."
Aynı yılın mayıs ayı. Yani bir ay sonra. Vural Savaş'ın, Fazilet Partisi'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne verdiği iddianamede şöyle bir cümle geçiyor: "Fazilet Partisi yöneticileri kandan başka bir şeyden beslenmeyen vampirler gibi.." 1999 yılının 10 Mayıs günü bu konu hakkında yazdığım yazının son cümleleri de şöyle "Merve Kavakçı'yı ne kadar içime sindiremedimse, sayın savcının iddianamede yer alan o sözlerini de öyle içime sindiremedim. Ne demek 'Kandan başka bir şeyle beslenmeyen vampirler gibi?' Hukuk kuralları içinde yazılması gereken bir iddianameye bu sözler yakışır mı? Burası Transilvanya mı?"
Üçüncü kez, geçen nisan ayında yine bu sayfada boy gösterdi sayın savcı. Bu kez sarf ettiği şu 'veciz' cümle nedeniyle: "Aydınlarımız arasında Türkiye'nin insan hakları sicilini kötülemek moda oldu. Bazı aydınlarımız, artist yapacağız diye kandırılmış kızlara benziyor." Aydın düşmanı sayın savcı, aynen yanıtını aldı bu sayfada.
O şimdi Yargıtay Cumhuriyet başsavcısı değil. Ama, gücü elinden alınmış yaralı bir aslan gibi yine saldırmaya devam ediyor. Hafta içinde Ceviz Kabuğu'nda günlerdir beklenen 'önemli' açıklamalarını yaptı. Cumhurbaşkanı Sezer tarafından ikinci kez aynı makama getirilmediği için belli ki çok içerlemiş Vural Savaş. Ne yazık ki yaptığı önemli açıklamalar Güzin Abla'nın dedikodularından öteye gidemedi. Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Haşim Kılıç'ın eşi için söyledikleri olsa olsa Televole'ye yakışırdı.
Orada bile böyle belden aşağıya vurmuyorlar. Haşim Kılıç'ın eşi Gönül Kılıç, birkaç yargı mensubunun eşiyle birlikte Vural Savaş'ın eşini ziyarete gitmiş. Başörtüsü yokmuş başında. Bir süre sonra Savaş eve gelmiş. Bir erkek eve geliyor ya. Emekli başsavcının deyişiyle, Gönül hanım kendini yerden yere atmış, başını halının altına sokmuş. Zaten Kılıç'ın evinde televizyon bile yokmuş.
Ne kadar ayıp ve düzeysiz. Bir insanın dünya görüşü ya da inançlarıyla ilgili böylesine ipe sapa gelmez bir söz etmek yılların hukuk adamına yakışır mı?
Şimdi yapacağı başka şeyler de var Savaş'ın. Örneğin Maradona gibi ekranlara çıkıp 'Maraba televole' diye bağırabilir. Ama o, bunu yine o ciddi, gülümsemekten uzak yüzü ile yapacak. Televolecilerin dikkatine. Sayın eski savcı reytinginizi düşürebilir. Bırakın o kendi halinde kalsın.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.