Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
30 Ocak 2001

Radyo muhabbetine devam

talkan@media.ankara.edu.tr
Radyolar özelleşeli dizginler gençlerin eline geçmiş olmalı. Eski zaman devlet radyosunun oturaklı, ağırbaşlı, sesi derinden gelen kalantor tiplerinin yerini gencecik, pırıltılı, bıcırık sesler aldı. Şaka yapan, dünyayı takmaz gözüken, ama ne olursa olsun kendilerini çok önemsedikleri her hallerinden belli olan gençler. Bol Türkçe yanlışı yapan, İngilizceyi Türkçeden daha iyi konuştuğu izlenimini veren ve Nâzım'ın deyişiyle konuşmayı şehvetle sevdiği anlaşılan 'geyik muhabbeti kuşağı'.
Bu gençleri dinlerken sık sık aklımdan geçer: "Bu işi bir meslek olarak benimsedikleri anlaşılıyor. İyi de işleri ne kadar güvenli acaba? Bir gün kapının önünde bulurlarsa kendilerini, şu anda yükseklerde uçan egoları nasıl bir darbe yer?" (Genç kızlar eskiden Yeşilçam'da 'artiz olmak' için evden kaçardı. Şimdilerde radyolarda 'DJ' olmak için kaçıyorlar. Az şey midir bu?)
Sorumun yanıtını Hümeyra adındaki bir radyo sunucusu okurumdan aldım. Daha önce yazdığım, 'Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sanan insanlarla doludur,' sözünden hareketle, "Galiba biz radyocular kendimizi biraz vazgeçilmez sanıyoruz," diyor Hümeyra. "Hiç beklemediğimiz bir anda kapının önüne koyulana kadar!"
"Herkes yaptığımız işin ne kadar eğlenceli, zevkli, erdemli olduğunu düşünüp duruyor... İşin kötü tarafı biz radyocular bile bunun böyle olduğuna çoğu zaman inanmışızdır! Özel radyolar ilk yayına başladığı yıllarda ve uzun bir süre sonrasında stüdyoda geçen zaman, radyonun mutfağında geçen zamanla bazen eşdeğerde olurdu. Yayından sonra temizlik yapılır, bazen çaylar konur, sonra bardaklar yıkanır, yerler (varsa) temizleme makinesiyle alınır, sonra da başlar dik, 'büyük radyocu' tavırlarıyla sokaklardan geçilip evlere gidilirdi. Dünyayı biz kurtaracaktık! Önemli olan, radyoya gidip gelecek kadar paramızın olmasıydı. Öyle ya, radyoda program yapıyorduk, bir de üste para mı alacaktık! Para almak şöyle dursun, gelen konuklara ayıp olmasın diye evden (evdekilere çaktırmadan) kahveler taşınırdı..."
"Yerel, bölgesel, ulusal radyolarda geçen yaklaşık sekiz seneyi düşününce ve 'DJ' arkadaşlarımı dinlediğim zaman ben de aynı duyguya kapılıyorum. Değişen ne? Hep aynı sözcükler ve içeriği farklı ama seviyesi hep aynı geyik muhabbetleri. Ama sormak istiyorum size, suç onlarda mı, yoksa bu programları yaptıran, üstüne bir de 'Aferin, çok güzel oldu,' diyen radyo genel müdürlerinde ya da sahiplerinde mi? Bir programın kaliteli ya da seviyeli olduğuna kimler karar veriyor? Onları radyoda kimler barındırıyor?
Mahsun mu çalsak daha çok dinleyici toplar, daha çok reklam alırız, yoksa Aznavur mu? Sibel Can mı, yoksa Shirley Bassey mi? Ne verdiğiniz sanat haberleri, ne okuduğunuz Nâzım, Aragon ya da Shakespeare şiirleri ne de Gide'den, Sartre'dan, Dostoyevs-
ki'den yapacağınız alıntılar sizi kurtaracaktır. Biraz yalancı olun, biraz ikiyüzlü ve çok fazla yalaka, işte o zaman radyonun en aranılan elemanı olursunuz."
Radyolar benim bilmediğim, sadece dinleyici olarak katıldığım bir dünya. İşler okurumun anlattığı kadar kötü müdür, bilmiyorum. Fakat, radyoların çoğunda ciddi bir düzey sorunu olduğu ortada. Biraz suratsız da olsa eski radyoları özleyişim bundandır sanıyorum.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.