Bana arkadaşını söyle... hdevrim@hurriyet.com.tr Bazen, acaba ben televizyonu biraz abartıyor muyum, diye tereddüde düşüyorum. Çocukları hâkimiyeti altına aldı, diyoruz; onları ana-babadan, okuldan, yakın arkadaşlardan daha çok etkiler hale geldi, diye şikâyet ediyoruz. Büyükleri etkilemediğinden emin miyiz?
"Arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim" diyen mesel, televizyon seyircisini de kapsamına alan bir uyarı değil mi?
- Sözünü ettiğim yeni arkadaş yüzünden gazete haberleri de doğru dürüst okunmuyor. Nasıl olsa akşamdan üç beş kelime girdi ya kulağımıza, o kadarı yetiyor. Zihnimiz yarım yırtık bilgiler çöplüğüne dönüyor.
Örnekler ister misiniz?
- Bir savcı, uluslararası kuruluşların Ankara'daki temsilciliklerine başvurdu; bazı bilgiler istemek için... Doğrudur, yanlıştır diyenler oldu. Sonra? Şimdi zihnimizde bu sualin net bir cevabı var mı? Diplomatik ilişkilerdir bunlar. Size ülkeler arasındaki "adlî yardımlaşma anlaşmaları"ndan söz eden oldu mu?
- Yargıtay Başkanı, Fransa Cumhurbaşkanı'na bir mektup gönderdi. "Acaba Fransa Cumhurbaşkanı bizim Yargıtay Başkanı'na cevap verecek mi?" diye bir sual, belki de aklınızdan geçmemiştir. Belki bir sekreter, "Mektubunuz alınmıştır" diye iki satırla cevap verecek. Bizim yüce hâkime bu kadarı yetecek mi? Adam onu bile yapmaz ve cevap vermeye tenezzül etmezse ne duruma düşecek?
- Geçen gün dört gazeteci (Haluk Şahin, Uğur Dündar, Hulki Cevizoğlu, Orhan Uğuroğlu) karşılarına RTÜK Başkanı Nuri Kayış'ı almış akıl öğretiyorlardı:
- Hazırlık tahkikatının gizliliği ilkesi, bir içtihat kararıyla terk edilmiştir. Sizin bundan haberiniz yok mu? (Star TV, 31 ocak).
1991'deki değişiklikle, avukatlar dosyadan suret alabilir, dendi; alır, ama açıklayamaz. Bunu bir yazan, çizen oldu mu?
- Meclis'teki üzücü hadisede (Şanlıurfa Milletvekili Fevzi Şıhanlıoğlu'nun yumruklu bir kavgadan sonra ölümü) suçlu görüldükleri için iki milletvekili hakkında dava açıldığı haberlerini dün akşam dinlediniz.
Bunlar söylendiği sırada henüz şahit dinlenmemişti. Sebebiyet ilişkisi kurulmamıştı. Tıp, darbelerle ölüm arasında bir bağlantı var, dememişti. Bu noktada dava açıldı, açılıyor haberlerini ciddîye almak ne derece doğru?
Bu sonuncu ve çok baskın olan arkadaşa, kendimizi daha iyi tanımak için ayrı bir dikkatle bakmamız gerekiyor.Daha neler! İlköğretim okullarının 7'nci sınıfı, bildiğimiz ortaokulun 2'nci sınıfıdır.
Bu yaşta bir öğrenciye ara tatil öncesi verilen dönem ödevinin konusu şu: "Osmanlı Devleti'nde taşra yönetimi".
Çocuk, eyalet/sancak/kaza/nahiye teşkilatını mı anlatacak? Eyalet ve paşa divanlarının ne olduğunu, beylerbeyliği, sancakbeyliği unvanlarının ne anlama geldiğini mi yazacak ödevinde?
Yaygın bir tarih bilgisinden söz etmenin bile mümkün olmadığı ülkemizde, tarih hocasının tatil arifesinde öğrencilerine sorduğu suale bakın!
Oldu olacak bu "işgüzar" sualin İstanbul'da, Yeniköy İlköğretim Okulu'nda sorulduğunu da söyleyeyim. Ekranda gördüğüm gençler Cuma akşamı umduğunu bulamadı Reha Muhtar, şöyle keyifli (!) tarafından bir çıngar sahneleyemedi.
Oysa ekrandaki savaş oyununun kurşun askerleri iyi seçilmişti. Emin Çölaşan ile Mehmet Barlas cephenin ön saflarında süngü süngüye gelecek, artçılarla kanatlardan saldıracak kuvvetler kavgayı kızıştıracaktı.
Bu maksatla Ali Sirmen, Mehmet Altan, Vural Savaş, Ahmet Özal, Yekta Güngör Özden telefon çukurlarına mevzilenmiş, bekliyorlardı.
Çölaşan ağırca bir darbeyle, bu savaş oyununu bozdu. Muhtar:
- Mızıkçılık etme Emin Ağabey, diye çok yalvardıysa da, esas oğlanlardan birini ekranda tutmayı beceremedi.
Ne kaldı elinde? Gençlerden oluşan stüdyo seyircileri ile orta yerdeki bir masada tek başına oturan Mehmet Barlas.
Gece yarısı bizim televizyon paydos eder, hep söylüyorum. O vakte kadarını dinledim.
Mehmet Barlas - Vural Savaş karşılaşması hemen de hadisesiz geçti. Asıl anlaşmazlık, Barlas'ın orada dile getirdiği görüşler ile stüdyo konuğu gençlerin tavırları arasında çıktı.
Barlas işi baştan almak istedi, taa Cumhuriyet'in kuruluşundan... Birinci Dünya Savaşı'ndan dört imparatorluk yenik çıktı ve dağıldı. Rusya'da, Avusturya-Macaristan'da, Almanya'da ve Türkiye'de yeni devletler kuruldu. Tek cumhuriyet biz değiliz. Benzersiz bir oluşum diye kendimizi dünyadan soyutlamayalım, diye girdiği bahisten, o stüdyoda kolay kolay çıkamayacağı beliydi.
Önemli olan bu gazetecinin geldiği nokta ve savunduğu görüş değil. Ben daha çok, orada bulunan gençlerin tepkilerinden etkilendim.
Tekrar edeyim, gece yarısına kadar konuşulanları dinledim. Ama sanırım ilk birkaç konuşmacıdan sonra, tribünlerin genel eğilimi ortaya çıkmıştı.
Çok sıradan değerlendirmelerdi, gençlerin söyledikleri. Beylik ifadelere, çoğu kalıplaşmış cümlelere alkışlarıyla destek vermeleri bile cesaret kırıcı bir düzeyin belirtisiydi.
Mehmet Barlas bir yere gelmiş, biraz da itilmiş kakılmış bir gazeteci nihayet. Orada, önemli olan o değildi.
Genel tavrım, geçmişi özlemek değil. Ama 1940'lı yılların üniversite gençleri, Reha Muhtar'ın konuklarından iyiydi.
Yazık ki onların televizyon gibi bir imkânı da hiç olmadı. Gençlik ve televizyon! Bu iki kavramı bir arada düşünmeliyiz.
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.
|