Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
3 Şubat 2001

Yaşamak Hatırlamaktır

Abdi İpekçi'yle Bodrum
Bu köşeye bir süredir ara vermiştim.
Ölüm yıldönümü, Abdi İpekçi'yle ilgili birkaç anıyı getirdi aklıma. Bunlar Abdi beyin gazeteciliğiyle ya da onunla çalıştığım dönemde yaşadığım 'işle ilgili' olaylar değil. Günlük yaşamdan birkaç renk.
'Onu tanıdım ya, dünyaya geldiğime değdi,' diyebileceğim birkaç kişiden biriydi Abdi bey.
Anılarımı topladığım kitabımda onun için böyle yazmıştım. Bu düşüncem hiç değişmedi.
*   *   *

"Hazırlan," dedi Abdi bey, "Yarın Bodrum'a gidiyoruz."
"Sahi mi, Abdi bey?" dedim.
Güldü, "Bodrum Bodrum deyip duruyorsun. Bir de biz görelim. Hafta sonu kalır, döneriz."
İzmir'e uçak biletlerini aldırmış bile. İsmail Sivri'ye de telefon etmiş. İrfan, gazetenin arabasıyla bizi Çiğli'den alıp Bodrum'a götürecek. Ona da gün doğdu. İki gün Bodrum'da dinlenir artık.
Beni uyarmışlardı: "Abdi bey uçağı kaçıracak diye Yeşilköy'de yüreğin ağzına gelmesin. Hep son dakikada gelir."
Gerçekten de öyle oldu. Herkes uçağa binerken yetişti Abdi bey. Yanında eşi de vardı, Sibel hanım. Yürek çarpıntılarım Çiğli'ye kadar kesilmedi.
*   *   *

Nerede şimdiki Bodrum? 1970'lerde ufacık bir kasabaydı. İki yazlık sinema. Artemis Pansiyon, Nereid Pansiyon. Halikarnas, on odalı bir oteldi. Köfteci Sakallı, köfteci Nasip, aşçı Latif, Körfez Restoran, Han Restoran, Kale Restoran, Gemibaşı. Azmakbaşı Kahvesi, Yalıkahve, sokak arasında birkaç kahve daha. İrme Kitabevi, gazeteci Recep Cingöz. Bakkallar, terziler. Çarşıdaki kasaptan et bulmak bile sorundu. Haftada bir pazar kurulurdu.
Akşama doğru geldik Bodrum'a. İzmir'de sevgili İsmail Sivri bizi kolay kolay bırakmamıştı çünkü. İrfan o eski yolu üç saatte aldı, bizi Bodrum'a 'uçurdu'. Artemis'e yerleştik. Yerleşir yerleşmez de sokağa attık kendimizi. Arkadaşları buldum. Gemibaşı'nda kaldırıma bir masa kuruldu hemen.
Abdi beyin ünlü bir 'gülme krizi' vardı. Bazen tutamazdı kendini. İki büklüm, kahkahayla inleme arasında garip bir ses çıkararak dakikalarca gülerdi. Onu tanımayanlar şaşırırlar, ne yapacaklarını bilemezlerdi.
Yemekte Antep ağzıyla bir fıkra anlatacağım tuttu. Abdi beyin de gülme krizi tuttu.
Eyvah! Masada herkeste büyük bir telaş!
Bir şey oluyor sandılar Abdi beye. Hurşit, motosikletine yöneldi: "Ben Alim beyi (Bodrum'un tek doktoru) getireyim."
Sibel hanımla ben herkesi yatıştırmaya çalışıyoruz. "Yok bir şey" gibilerden
kaş-göz işaretleri yapıyoruz. O arada Hurşit'i oturtmaya uğraşıyorum. Ne fayda!
Abdi bey iki büklüm olmuş yine, inliyor.
Neyse, birkaç dakika sonra geçti kriz. Yemek keyifle sürdü.
Kahvelerimizi içerken, "Bir diskoya gidelim" dedi Abdi bey.
Bodrum'da diskonun ne işi var?
Ama varmış. Yeni açılmış. Kale Restoran'ın yanında. Kalktık, diskoya yöneldik.
Ben o güne kadar daha disko kapısından içeri adım atmamışım. Her yanımı ter bastı. Çaresiz. Herkes dans etti, ben hoplayıp zıplayarak durumu idare etmeye çalıştım.
Çıkınca, "Biliyor musunuz, Abdi bey," dedim, "beni diskoya ilk götüren insan sizsiniz."
Gülerek omzuma vurdu.
"Eee" dedi, "artık kanına girdim bir kere. Yayınevinden gazeteye gelirken de zıplaya zıplaya gelirsin."
Ertesi sabah Torba'ya gittik. Bomboş bir yer. Sadece bir kahve var iskelede. Oktay'ın küçük tersanesinde oturup denize baktık.
"Çok sevdim Bodrum'u" dedi Abdi bey. "Hele buraya bayıldım. Tam şurası bizim olsa da, bir yazlık yapsak."
*   *   *

Bir ay sonra iki arkadaşım Bodrum'a gidiyorlardı. Site yapmak için arsa
bakacaklardı. "Bir de Torba'ya, Oktay'ın tersanesinin olduğu yere baksanıza," dedim.
Kısa süre sonra çıkıp geldiler. "O arsayı aldık. On iki ev yapılabilir. Biri Abdi beyin, biri senin. On kişi daha bulun, hemen evleri çıkalım."
Ne kadar sevinmişti Abdi bey. Ama şimdiki 'Abdi İpekçi Sitesi'ni görmeye ömrü yetmedi. Ben de orada Abdi beysiz oturmayı içime sindiremediğim için parselimi bir video parasına hemen sattım.

Kare As/Sinema
Orhan Kahyaoğlu'nu nasıl anlatsam? Şair, yayıncı, müzikçi, Pink Floyd üstüne kocaman bir kitap bile yazmış. Ne yapıyorsa düzeyini koruyarak yapıyor. 'Kare As'ını istediğimde önce edebiyat uyarlamaları geldi aklına (ama 'Bird'süz de edemedi). Keyifle izlediği dört filmi şöyle sıraladı:

  • Küskün Kahvenin Türküsü (The Ballad of the Sad Cafe) Simon Callow
  • Bird Clint Eastwood
  • Julia Fred Zinnemann
  • Guguk Kuşu (One Flew Over the Cuckoo's Nest) Milos Forman

    Coşku ürünleri

Edebiyat, kitaplarla kalıcıdır; ama diriliğinin kaynağında çoğunlukla dergiler vardır bence. Ona canını, rengini dergiler verir. Dergiler olmazsa edebiyat da olmaz demek istemiyorum elbet. (Homeros zamanında dergi olmadığını ben de biliyorum.)
Kimi dergiler durmuş oturmuştur. 'Varlık' gibi, 'Milliyet Sanat' gibi, 'Adam Sanat' gibi, 'kitap-lık' gibi. Bunlar, Laurence Olivier'nin Marilyn Monroe için söylediği gibi, 'profesyonel amatör'dürler. Profesyonel bir alanda amatör coşkusuyla hazırlanmışlardır. Bu yüzden ilgi görürler, okunurlar, ses getirirler.
Kimi dergiler ise bütün bütüne amatörlük ürünüdür. Toplanan üç-beş kuruşla ya da bir yerlerden 'vuran' parayla çıkarılır. Ömürleri kısadır. Ya para suyunu çeker sonunda ya da yayıncısı bir başka profesyonel kuruluşta yerini alır.
Ben asıl bu dergileri seviyorum. Acemiliklerle dolu, genellikle 'ilk ürün'lerin sergilendiği dergileri.
Hepsinin temelinde heyecan var çünkü.
Orhan Veli'nin 'Yaprak'ı çıkarırken duyduğu heyecanı biz de 'a dergisi'ni çıkarırken duymuştuk; Fevzi Günenç de Antep'te 'Martı'yı çıkarırken duydu.
*   *   *

'Budala', bu dergilerden biri. 'Şiir ağırlıklı edebiyat dergisi'. Kitapçılarda, gazetecilerde görmemiştim daha önce. Üç sayısı birden elime geçti. Arka kapakta 'Fırsat buldukça çıkar. Genellikle de iki ayda bir fırsat bulur' deniliyor. Son sayısı 14 Aralık'ta yayımlandığına göre, yenisi için iki-üç hafta daha bekleyeceğim. (Atasözlerine pek ilgi duymam, ama dergide gözüme ilişen bir Çin atasözünü aktarmak istiyorum: "Küçük insanların gölgesi büyüyorsa, güneş batıyordur.")
Ya 'Temmuz'? Tam beş yıldır her hafta yayımlanıyor Erzurum'da. Recep Çakmak, kendi deyimiyle, bu 'boyundan büyük dergi'nin her şeyi. Bütün yazılar onun kaleminden çıkıyor.
Daha niceleri... Benim için, bunları beğenip beğenmemek hiç önemli değil.
Hangisini elime alsam, hazırlayanların yürek çarpıntılarını duyuyorum ya, bu bana yeter.

Televizyon üstüne...
'İnsanların ne istedikleri...'
Günün çoğunu TV ekranından yöneltilen o sıcacık sözlü iletişime kulak kabartmaya ya da TV yıldızı olarak nitelendirilen kişilerin duygusal davranışlarını izlemeye koşullandırılmış çocuklar, gerçek yaşamda başarı kazanamazlar, çevrelerinde o yıldızlar gibi ilgi göremezler çünkü. Daha da kötüsü, gerçek dünyadan öğrenmeleri gerekeni öğrenemezler, bu yeteneklerini zamanla yitirirler; yaşam, ekrandaki yaşamdan çok daha karmaşıktır. En sonunda da biri çıkagelip her şeyi açıklamaz. 'TV çocuğu' karşılaştığı olayların anlamlarını kavramakta zorlanır, umutsuzluğa kapılır. Bu sorun zamanında giderilemezse, çocukta TV karşısında başlayan 'anneden duygusal kopma' başka boyutlara ulaşır. TV'nin yarattığı asıl tehlike budur: insanın edilginliğe yönelmesi ve tek başına yaşamla karşı karşıya kalamama korkusunun yerleşmesi.
Bruno Bettelheim
Televizyon, ilk gerçek demokratik kültürdür-herkese açık olan, insanların istekleriyle oluşturulan bir kültür. İşin korkunç yanı ise insanların ne istedikleridir.
Clive Barnes


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.