Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
12 Şubat 2001

'Gerektiğinde klozet kapağını kaldıralım'

İnsanlar birbirlerini terk edebilirler. Arkadaşlar, sevgililer, hatta dostlar bile. Aslında ayrılıklar kolay yutulacak bir lokma değildir. Yıllardır sevgililerim beni terk etti, bazen de ben onları. Belki arkadaşlar ve dost bildikler arasında da yaşamışımdır bu terk edilmek ve terk etmek duygusunu. Ama bir mekânın sizi terk etmesi insana bunlardan daha çok acı verir mi? Bana verdi.
Yaklaşık dört yıl önceydi. Ortaköy'de, Andon'da yaşanan o harika gecelerden birinde kalabalık bir gruptuk. 'Nereye gidelim' tartışmaları yaşanırken biri dedi ki 'Dolapdere'ye inelim'. Dolapdere nere ki? O güne kadar sadece ünlü işkembeci 'Apik'e' gitmişim Dolapdere'de. Duvarında Türk büyüklerinin vecizeleri, resimleri ve 'İşte Apik bey' diye bir portre asılı olan ünlü işkembeciye. (Şaka yapmıyorum, Apik beyin resmi hâlâ Apik'de asılı. Ünlü Türk büyüklerinin yanında aynen öyle duruyor.)
Ortaköy'den kalktık, Dolapdere'ye gittik. "Apik'e gitmeyelim, burada başka bir yer daha var" dediler Sadabat'ı ilk kez o gece tanıdım. Dolapdere'nin göbeğinde kocaman bir mekân. Eğer gitmediyseniz, Müjde Ar'ın ve Atıf ağabeyin çektiği o güzel filmden, 'Asiye Nasıl Kurtulur'dan hatırlarsınız. Eğer filmi görmüşseniz. Neyse, içeri girince önce şaşırdım. 20-30 tane barı içeren kocaman bir mekân. Gittik oturduk bir yere. Oturduğumuz bar tam anlamıyla kicth bir mekân. Önünde çiçekler, (hepsi yapma) su akan küçük bir şelale, (görgüsüzlük örneği) tuvaleti ise rezalet. O anda, yanımdaki kız arkadaşın çişi gelmez mi? Temiz bir tuvalet aramak için ayağa kalktım. İleride, solda en sonda minicik bir bar var. Kimseler de yok müşteri olarak, girdim içeriye. 'Tuvalet nerede?' diye sordum. Barda duran genç bir kadın başıyla tuvaleti işaret etti konuşmadan. İçeri girdim, minicik, pırıl pırıl bir tuvalet. Duvarda hâlâ unutamadığım o şirin yazı: 'Sevgili arkadaşlar. Lütfen gerektiğinde klozet kapağını kaldıralım. Kullanılmış kâğıtları çöp sepetine atalım. Teşekkürler.'
Bu cümlede beni en çok etkileyen 'gerektiğinde' sözcüğü oldu. Fena halde incelik. Çünkü böyle yerlerde erkeklerimiz 'gerekmediğinde' zaten klozetin kapağına filan aldırmadan aynen görürler işlerini. Çevrede, Muazzez Ersoy'ların, Serdar Ortaç'ların haykırdığı mekânların arasındayız. Burada Leonard Cohen çalıyor. Üstelik Dolapdere'de. Sudan çıkmış balığa döndüm. 'Bir dakika izin verin' dedim o gülümseyen genç kadının yüzüne. Adı Güneş'miş. Sonra gittim, arkadaşlarımı alıp Güneş'in yerine geldim. Yaklaşık dört senedir hemen hemen her gecemi paylaştığım, o harika mekâna.
O günden bu yana Güneş ve hayat arkadaşı, iş ortağı Emin, yaşamımda, çalıştığım ve gönül verdiğim işyerleri kadar önem kazandılar. Gün oldu kadınlar beni terk etti, bu iki güzel insanla teselli buldum. Gün oldu, sıkıldım, gecenin bir saatinde telefon açtım "Emin, orada kimler var?" diye sordum. Emin dedi ki "Cohen'le birlikte baş başa oturuyoruz. Ben onu dinliyorum, o beni." "Cohen'e söyle, geliyorum dedim." Gittiğimde kimsecikler yoktu. Sadece Janis Joplin ve Jim Morrison bize eşlik etti.
Kalabalık olduğumuz gecelerde ise bazı 'kendini bilmezler' 'Neden Ajda, Sertap filan çalmıyorsunuz' diye sorarlardı. Yanıt, açık ve kesindi. 'Bugün Ajda'yı isteyen yarın Mahsun'u ister'. Yani Güneş, elini verip kolunu kaptırmak istemedi. Ama zulasında tek bir Türkçe CD vardı. Çok ısrar edersek onu çalardı: 'Erkin Koray'ı.' 'Yoldan geçenler var da, her akşam gelenler nerede' şarkısını. Sonra bir gece, "Bu CD'yi bana verin" dedim Emin ve Güneş'e. Verdiler, kurtuldular. Ben de eve gidip onlara inat Erkin'i dinlemeye başladım. Bedava Erkin baldan tatlıdır.
Geçenlerde sevgili Melih Aşık bir email çekmiş. Kısacık. Affına sığınarak yazıyorum. 'Bir gece Güneş'te buluşalım'. O minik barda kimleri görmedim ki. Kimlerle birlikte oraya gitmedik ki. İsimler önemsiz, yaşananlar anlatılmaz. Gecenin bir saatinde sıcacık bir sığınaktı orası. Yağmurlu, karlı, güneşli havalarda bir sığınak. Melih ağabey, Güneş artık kapandı, biliyor musun?
Geçen cumartesi telefon etti Güneş, "Kapatıyoruz, bu son gece" dedi. Gittim. O minik bara son kez oturdum. Bunca yılın anısının üzerine, Cohen'le, Emin'le, Güneş'le ve birkaç dostla birlikte sünger çektik. İçim acıdı. Dediğim gibi, insanları, sevgilileri, terk etmek belki kolay. Ama bazı mekânlardan vazgeçmek çok güç.
"Madem artık kapatıyorsun" dedim Güneş'e, sonra sustum. Tuvalete gittim. İlk gün gördüğüm o yazıyı; duvardan özenle söktüm aldım. Üzerinde 'Sevgili arkadaşlar. Lütfen gerektiğinde klozet kapağını kaldıralım, kullanılmış kâğıtları çöp sepetine atalım. Teşekkürler' yazan kâğıdı. Anılara bazen tuvaletlerde de sahip çıkılır.
O gece eve geldim. Oğlum, sabaha karşı yine Pink Floyd ile haşır neşir. 'Senin bacaklarını kırarım' diye kibarca bir uyarıda bulunup ondan izin aldım ve Güneş'ten arakladığım, Erkin'in CD'sini dinlemeye başladım. 'Yoldan geçenler var da her akşam gelenler nerede?' diye soruyordu yine Erkin baba. Bizim oğlan, yüzümden, hissettiklerimi anlamış olacak ki, "N'oldu baba" dedi. "Yok bir şey" dedim, Güneş'in tuvaletinden aldığım o değerli anıyı yatak odamın kapısına asarken.

Cüce miyim, neyim ben?
Başlığı görünce önce irkildim. Ama altındaki imza yeterince saygıdeğer. Metin Münir, Sabah gazetesinin ciddi, saygın yazarlarından biri. Üstelik yazısının başlığı 'okut beni' diyor. Aynen şöyle: 'Tek ayaklı homoseksüel cüce zenciler.' Bu kadar garabet bir araya gelince gel de okuma. Metin Münir'in yazısı aslında son derece ciddi bir konuya, yolsuzlukların büyük bir bölümünün İhale Yasası'ndan kaynaklandığına parmak basıyor. Yazı, bu yasadan doğan aksaklıkları, yasanın yolsuzluklara nasıl açık olduğunu anlatıyor. Yasanın bir açığı da şuymuş anladığım kadarıyla. 'Bir ihale açıldığı zaman, yapılacak bir işin özelliği varsa, yani ihtisas gerektiriyorsa, ihale açmaya gerek yokmuş.' Metin Münir'in bu konuda verdiği örnek ise, yazısının başlığında kendini gösteriyor. Örnek şu: 'İhaleyi açan kuruluş, örneğin Bayındırlık Bakanlığı, tek ayaklı homoseksüel cüce zenciler için uzun atlama pisti inşa ettirmeye karar vermiştir. İşin özelliği vardır, çünkü her inşaat şirketi tek ayaklı, homoseksüel cüce zenciler için uzun atlama pisti yapacak ekspertize sahip değildir. İş ihtisas gerektirmektedir. Bu koşullar altında, Bayındırlık Bakanlığı, arşivlerinden tek ayaklı homoseksüel cüce zenciler için uzun atlama pisti yapmakta uzmanlaşmış şirketleri çıkarır ve sadece onları ihaleye davet eder.'
Yazının özü ve gerisi beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren sadece bu örnek. Bu nasıl bir örnek Allah aşkına? Yani en marjinal ve insanlık dışı olanlar, tek ayaklılar, cüceler, homoseksüeller ve 'zenciler' mi? Üstelik Metin Münir gibi yılların birikimine sahip bir yazarın 'zenci' ve 'siyahi' sözcükleri arasındaki hassas dengeyi korumamasına ne demeli?
Yazı güzel, başlık okutuyor. Ama özürlüleri, homoseksüelleri, siyahileri ve cüceleri böyle bir örnekte bir araya getirip, dalga geçercesine başlığa çıkarmak hangi etiğe yakışır bilemiyorum. Doğrusunu isterseniz, ben bu gruplardan birinde olsaydım, fena halde kıllanır ve alınırdım.
Şimdi, 'siyahi', cüce, tek ayaklı ve homoseksüel arkadaşlarımla birlikte bir uzun atlama pisti kurmayı düşünüyorum. Belki hep birlikte olimpiyatlara katılırız.

Keşke o koltukta ninem otursaydı
Ne yazık ki, bugüne kadar marangozlukla hiçbir ilgim olmadı. Sevgili Oğuz Aral ağabeyin, bu becerisi üzerine yazdığı o harika yazıları okurken kıskanmışımdır hep. Bir tahtaya doğru dürüst bir çivi bile çakamadığım için, içim içimi yer. Ama artık bu konuda ciddi önlemler almanın zamanı geldi. Çünkü öğrendim ki, tahtaya çivi çakmasını bilmeyen zavallıların otomobillerinin kapılarının önünden çalınmaları söz konusuymuş. Eğer bir tahtaya 5-6 çivi çakarsanız, sonra da bu çivili tahtayı otomobilinizin arka tekerleğinin altına yerleştirirseniz sorun yok. Gece evinize girip rahat rahat uyuyabilirsiniz. Nasıl olsa tuzağı kurdunuz. Gecenin bir saatinde karanlıklar arasından iki gölge sıyrılıyor. Otomobilinize doğru yaklaşıyor. O da ne ? Bunlar araba hırsızları. Birkaç saniye içinde kapıları açıp, düz kontakla aracı çalıştırıyor ve gazlıyorlar. Araba birkaç kilometre ya gidiyor ya gidemiyor. Arka lastik patlamış ya. Hırsızlar panik halinde. Arabayı bırakıp tüyüyorlar. Şimdi anladınız mı tahtaya çivi çakmanın erdemini?
Olur mu olmaz mı demeyin. Ben İstanbul Emniyet Müdürü sayın Kazım Abanoz'un yalancısıyım. Abanoz, yaptığı açıklamada "Arabanız çalınmasın diye direksiyon kilidi alın, alacak paranız yoksa bir tahtaya beş-altı çivi çakıp arka lastiğin altına yerleştirin" diyor. Koskoca arabayı alan adamın bir direksiyon kilidi alacak parası nasıl olmaz, o da ayrı konu. Emniyet müdürümüzün hırsızlardan korunmak için yaptığı ilginç önerilerin devamı da var. Cebimizde para yerine kredi kartı taşımalıymışız. Döviz taşımak ise kesinlikle sağlığa zararlı. Çünkü hırsız, dövize yatırım yapıyormuş bazı büyük işadamlarımız gibi. Peki ya altınlar? Sayın Abanoz'un deyişiyle 'altınlarımızı ninelerimiz gibi keseye koyup belimize bağlamamız' gerekiyor.
Bunları öneren herhangi biri olsa, insan güler geçer. Ama bu cümleler bu büyük kentin Emniyet müdürünün, yani İstanbul polisinin başındaki insanın ağzından çıkınca, durup düşünmek gerekiyor. Sadece düşünmek de yetmiyor. Sormak da gerekiyor.
Otomobilim çalınmasın diye arka lastiğinin altına çivili tahta koyacaksam, cebimde para yerine kredi kartı taşıyacaksam, altınlarımı (olmayan altınlarımı tabii ki) ninelerim gibi belimdeki keseye saklayacaksam...
Sizin o koltukta ne işiniz var sayın Kazım Abanoz?


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.