Diyarbakır erken kararıyorFaili meçhuller, yargısız infazlar iki yıl öncesine kadar bizim hayatımızın bir parçasıydı. Tekrar parçası haline geleceğinin sinyalleri veriliyor şimdi
Güneş battıktan sonra gidiyorsam eve, hanımı arıyordum: 'Tabancayı al eline, mermiyi sür ağzına, gel evin önünden beni al' diyordum
Serdar Tanış, jandarmaya giderken arkadaşlarına 'Beni arayın' diyor. Cep telefonundan arıyorlar. Cevap vermiyor. 25 gündür kapalı artık NEŞE DÜZEL
Güneydoğu' datamişler düzeliyor derken gene ortalık karışmaya başladı.Gaffar Okkan öldürüldü.Ardından Silopi'de iki HADEP yöneticisi ortadan kayboldu. Size, önce izninizle Diyarbakır halkının düşüncesini sormak istiyorum. Diyarbakırlılar Okkan'ı kimin öldürdüğünü düşünüyorlar? Bir belge, bir bilgi sormuyorum. İnsanların kendi aralarındaki konuşmalarını soruyorum.
Saldırı olduktan hemen beş, on dakika sonra Türkiye'deki bütün televizyonlar hep beraber bir adres gösterdiler, 'Hizbullah' dediler. Fakat sade vatandaş ikna olmadı, başından beri kuşkuyla baktı bu resmi açıklamalara ve gösterilen adrese. Vatandaş, 'Bu Hizbullah işi değil' diyor.
Halk, bu cinayetin arkasında kimin olduğunu düşünüyor peki?
Bu cinayetin kesinlikle, böyle bir suikasttan yarar sağlayan, çıkar bekleyen güçler tarafından işlendiğini düşünüyor halk. Bu bölgede on beş yıl bir şiddet yaşandı. Bu şiddet iki yıldan beri bitti ve bölge biraz rahatladı. Şimdi eski şiddet ortamından kim istifade ediyorsa, bu şiddetten kim besleniyorsa halkın bu cinayetin arkasında olduğunu düşündüğü 'güçler' de onlardır. Bunu 'derin devlet' veya 'kontrgerilla' veya 'devlet destekli güçler' diye nasıl nitelendirirseniz nitelendirin.
Diyarbakırlılar, Gaffar Okkan'ın ölümünden sonra yeniden eski günlere dönüleceğine dair bir endişe taşımaya başladılar mı?
Okkan öldürüldüğü andan itibaren bu endişeyi taşımaya başladılar. Gaffar Okkan bu sistemin dışında biri değildi ama mantalite açısından 80 yıllık cumhuriyetin bölgeye gönderdiği devlet görevlilerinden farklı bir pratik sergiledi. Vatandaşla devlet arasındaki mesafeyi kısalttı. 'Vatandaş devletten korkmalıdır' düşüncesini kaldıran bir tavır sergiledi. Onun için halk ona 'baba' dedi, kendini ona çok yakın hissetti. Çok rahatlıkla gidip bir polisi şikâyet etme cesaretini halka veren Gaffar Okkan'ın kendisiydi. Onun döneminde polisler gerçekten sade bir vatandaş gibi yaşamak zorunda kaldılar.
Daha önce böyle yaşamıyorlar mıydı?
Yoo. Lokantaya gider yemek yer, çeker gider. Vatandaş da 'polistir ne yapalım' der. Gaffar Okkan ise Emniyet teşkilatını sürekli vatandaşın hizmetinde tutmaya çalışan bir mantaliteye sahipti. Bu yüzden de 'kahraman' oldu.
Peki bu cinayetten sonra Diyarbakır'daki yaşam biçiminde değişiklikler oldu mu?
Değişiklikler o kadar somut ki... Gaffar beyin öldürülmesinden önce insanlar, bölgeye barış ve huzur ortamının geleceği konusunda öyle umutlulardı ki, can güvenliği endişeleri yoktu. Sabahın üçünde sokaklarda çok rahat gezebiliyorlardı. Ama şimdi hayat erken bitiyor. Diyarbakır erken kararıyor. Herkes gene can güvenliğinden endişe duyuyor. İnsanlar 'eski günler geri mi geliyor' diye tedirgin ve kuşku dolu bir bekleyiş içinde.
Sizce Okkan niye öldürüldü?
Şiddet ortamında Türkiye'den, uyuşturucu ve diğer kaçakçılıklar karşılığında 160 milyar dolarlık karapara geçiyor. Bu paranın 60 milyarının Türkiye'de kaldığı söyleniyor. Ve tabii, gayrimeşru işler savaş ortamında çok daha rahat yapılabiliyor. Barış ortamında ise bu rant kesiliyor. Çünkü barış ortamı burada hukukun yerleşmesi, karanlık ilişkiler ağının bitmesi anlamına geliyor. Bu yüzden 'birilerinin', bölgede belirsizlik ortamının doğmasından çıkarları var. Ayrıca Gaffar Okkan üç yıldır Diyarbakır'daydı. Çizdiği profille, insanlara barış ve huzur umudu veriyordu. Şiddetin bir tarafı da zaten iki yıldır sınır ötesine çekilmişti ve şiddet uygulamayacağını beyan etmişti. Ve böylece bölgede şiddet duruldu.
Peki polisin halka karşı tavrında Okkan'dan sonra bir değişiklik oldu mu? Yoksa eskisi gibi mi davranıyorlar?
Geçen yıl Diyarbakır'da Nevroz 100 bin insanla kutlandı, hiçbir olay da çıkmadı. Ama bugün insanlar yine coplanmaya başladı. Bu eskiden yoktu. Kaybolan iki HADEP'liyle ilgili bir basın açıklaması yapılmak isteniyor ve buna müsaade edilmiyor. Bir de Okkan döneminde polis halkın huzurunu temin etmek için 24 saat vazife başındaydı. Bundan da tabii bazı Emniyet mensupları biraz rahatsızdı. Bu yüzden teşkilat tarafından pek fazla sevilmediğini söylerler Okkan'ın.
Gaffar Okkan'ın öldürülmesinden hemen 24 saat sonra iki HADEP'li yöneticinin kaybolmasını nasıl açıklıyorsunuz?
1999 seçimlerinde Şırnak'ta HADEP' in ne bir teşkilatı, ne de bir adayı vardı. Kimsenin HADEP'in adını ağzına alamaya cesaret edemediği bir ortamda partinin aldığı oy oranı ise yüzde 28 oldu. Ve HADEP, Şırnak'ta ve ilçelerinde teşkilatlanmak istedi. HADEP merkezi, Şırnak'ın ilçesi Silopi'de partiyi açmak için geçen eylül ayında yedi kişilik atama yaptı. Zaten ne olduysa bu atamalardan sonra oldu. HADEP Silopi İlçe Başkanı olan Serdar Tanış jandarma birimleri tarafından ölümle tehdit edildi. Babası Şuayıp Tanış, oğlunu HADEP'i açmaktan vazgeçirmesi için Şırnak ve Silopi jandarma komutanlıklarına çağırıldı. Kendisine 'Oğlun bu işten vazgeçmediği ve jandarmaya 25 Ocak'a kadar gelmediği takdirde ölecek' denildi. Zaten baba ve oğulun o dönemde ilgili yerlere, Başbakanlığa ve savcılığa 'Tehdit ediliyoruz, can güvenliğimizi sağlayın' diye yazılı başvuruları da var. Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz, 25 Ocak günü kendilerini çağıran Silopi Jandarma Komutanlığı'na gittiler ve işte gidiş o gidiş. O günden beri kendilerinden hiçbir haber yok.
Halk, iki HADEP'linin kaybolmasını nasıl değerlendiriyor? Bu konuda neler konuşuluyor halkın arasında? Faili meçhuller yeniden başlayacak endişesi var mı?
Böyle bir endişe başladı. 'Çark yine dönmeye mi başlıyor' diye kuşkulanıyor halk. Siirt'te bir Kasaplar Deresi var. Oraya şiddet döneminde bir sürü ceset atıldığı ve üstlerinin kepçeyle kapatıldıkları yönünde görgüye dayalı iddialar var. Kendinden emin olan bir devlet mekanizması gider orayı açar. Faili meçhuller, yargısız infazlar iki yıl öncesine kadar bizim yaşamımızın bir parçasıydı. Tekrar bir parçası haline geleceğinin sinyallari veriliyor şimdi. Musa Anter, Vedat Aydın, Yusuf Ekinci, Medet Serhat'ın ölümleri bireysel olaylar değildir. Bu bir sistem olayıdır. Susurluk'u, Gladio'yu çözmeyen yönetim, bölgedeki hukuk ve demokrasi dışı güçleri de çözemez. Susurluk'ta ondört sanığın yargılanıp ceza almış olmasıyla Susurluk aydınlanmış olmadı.
Kaybolan iki HADEP yöneticisi en son Silopi'de jandarma karakoluna girerken görüldü. Jandarma bu gerçeği, iki kişinin kaybolmasından altı gün sonra kabul etti. Jandarmanın bunu açıklamak için altı gün beklemesini nasıl açıklıyorsunuz?
İki yöneticiyi jandarmaya arabasıyla götüren kişi Ömer Sansur. Onları nizamiyede bırakıyor ve o sırada yoldan geçen İsa Kanat ve Hamit Belge de onları jandarmadan içeri girerken görüyorlar ve selamlaşıyorlar. Bu kişiler, 'jandarmaya girdiklerine biz şahidiz' diye savcılığa gidip ifade verdiler. Savcılık da , jandarmaya 'Elimde ifadeler var. Sizin hakkınızda tahkikat açmak durumundayım' dedikten sonra, Jandarma onların geldiklerini kabullendi. O güne kadar 'Hayır kesinlikle gelmediler' diyen jandarma, 'Evet geldiler ama yarım saat sonra biz serbest bıraktık kendilerini' diye açıklama yaptı.
Bölgede HADEP'e baskı var mı?
Özellikle Şırnak, Mardin çevresinde HADEP'i engellemeye yönelik müthiş bir baskı ve sindirme politikası var. Mesela Şırnak İl Başkanı Resul Sadak da dört ay önce tutuklandı. Senaryoya göre arabasında bomba ve PKK bildirileri bulunmuştu. Barodan bir heyet halinde kendisini müvekkilimiz olarak gözaltında görmeye gittiğimizde, biz de Şırnak'a sokulmadık. Müvekkilimizi ilk kez mahkemede gördük. Sadak halen tutuksuz yargılanıyor. Şimdi ise kendi memleketi Şırnak'a girmek istiyor, girmesine izin verilmiyor.
Bildiğim kadarıyla siz HADEP'li değilsiniz. Siz baro başkanı olarak hiç tehdit edildiniz mi?
Ben HADEP'li değilim. 1991'de benim arabam evimin önünde havaya uçuruldu. Ben, SHP'den yani Sosyal Demokrat Halkçı Parti'den ayrılanların kurduğu Halkın Emek Partisi'nin Diyarbakır'da kurucu başkanlığını yaptım on ay. O sırada bomba konuldu benim arabama. Bölgede cana yönelik ilk eylemdi bu. Bağlantılarının zaman ayarlamasını yanlış yaptıkları için bomba sabah dokuzda değil de sabaha karşı patladı ve ben öyle canımı kurtardım. Bu olay Soner Yalçın'ın kitabında var. Jitem'in kurucusu Cem Ersever'in kendisi söylüyor, 'bombayı kendilerinin koyduğunu'. Zaten onun için ben durmadan 'Gladio'yu çözmezseniz, Susurluk'u çözemezsiniz. Susurluk'u çözmezseniz, bölgedeki sorunları çözemezsiniz' diyorum. Çok zor günler yaşadık biz. Bakın ben Kürdüm, hanımım Türk. Benim eşim benim korumalığımı yapıyordu o günlerde.
Anlamadım, nasıl yapıyordu?
Eğer güneş battıktan sonra eve gidiyorsam, bazen önceden hanımı telefonla arıyordum. 'Tabancayı al eline, mermiyi sür ağzına, ben geliyorum, apartmanın önünden gel beni al' diyordum. Beni elinde silahla sokakta çok bekledi hanımım. Hayatında hiç silah görmemiş bir kadın o, ama benim de başka bir güvencem yok ne yapayım.
Okkan cinayeti ve iki kayıptan sonra, 'Birileri yeniden savaşı kışkırtmak istiyor' düşüncesini besleyecek başka gelişmeler oldu mu?
Gaffar Okkan'ın yerine getirilen müdürün yapısı kuşku verici. Şiddet taraftarı bir mantalitesi var. Bölge tanıyor onu. Burada daha önce Terörle Mücadele'de çalışıyordu.
Mahir Kaynak, aslında Hizbullah diye bir örgüt olmadığını, bunun aşiret reisleriyle koruculardan oluşmuş bir grup olduğunu ve bu yapının barışa direndiğini söylüyor. Sizce Hizbullah nedir?
Mahir Kaynak hedef saptırıyor. Hizbullah denilen örgütün kendi başına olmadığı görüşüne ben de katılıyorum, evet bunun içerisinde feodal güçler, ağalar ve korucular olabilir ama önemli olan bunları yönlendiren gücün kim olduğudur. Ne ağa, ne de korucu böyle bir gücü yönlendiremez. Feodal güç ancak böyle bir yapı içinde kullanılabilir. O, yönetici olamaz. O zaman bu yapıyı kullanan güç kim?
Sizce kim?
Bakın Hizbullah, halkın deyimiyle Hizbulkontra'dır. Derin devlet mutlak surette bu işin içindedir. Ve, bu örgüt İstanbul'da Velioğlu operasyonuyla birlikte bir yıl önce çökertildi. Çünkü artık ihtiyaç kalmadı ona. Onu üreten güç onu tüketti. Okkan'a yönelik saldırı zaten bu yüzden bir milattır. Şimdi eğer bir Hizbullah varsa, o 1991'de yeşermiş eski Hizbullah değildir, çok daha güçlü ve farklı bir Hizbullah'tır, farklı bir yapılanmadır. Çünkü itirafçı sanıklar tarafından da artık örgütün ne milis ne de sempatizan düzeyinde bir gücünün olmadığı söyleniyordu. Bu yüzden de halk daha ilk andan itibaren Okkan cinayetinin Hizbullah tarafından işlenmediğini biliyordu.
Hâlâ 20, 30 bin kişilik çok büyük bir kitle desteğinin olduğu söylenen bir örgüt değil mi bu?
Hayır. Bunların 20, 30 bin kişi olmadığı ortada. DGM'ler en yoğun Diyarbakır'da çalışıyor. Beraat edenlerle birlikte bütün sanıklarını, militanlarını, yataklık edenlerini, parasal destek verenlerini toplasanız, sayıları iki bini geçmez. Hizbullah 'PKK'ya karşı savaşan bir güç var' demek için yaratılmış bir balon. Çünkü bizim mahkemelerde yakından takip ettiğimiz dosyalar var. Velioğlu'nun öldürülme-sinden sonra disketler çözülmeye başladı. Bütün yandaşlarıyla ilgili bir özgeçmiş dökümü yapılıyor. Örgütün gelir kaynağı olarak camilerde toplanan bağışlar, kurban derileri, fitre ve zekâtlar gösteriliyor. Eğer böyle bir örgüt varsa, onu ayakta tutabilecek bir para değil bu. PKK'nın gelir kaynakları nedir, ne değildir biliniyor. Bunların böyle bir yapılanması yok. Bu yüzden başka bir mecrada aramak lazım Hizbullah'ı. Bu da bizi, halkın deyimiyle Hizbulkontra'ya götürüyor.
Kaybolan iki HADEP'linin jandarmanın muhbirleri olduğu iddia edildi. Sizce bu mümkün mü?
Bunu jandarma idaresi açıkladı. 'Bunlar bizim muhbirimizdi, kullanıyorduk. PKK bunları kaçırıp öldürmüş olabilir' dedi. PKK ise 'Benim böyle bir eylemim olmadı' dedi. Nasıl ki Okkan olayında 'Hizbullah yaptı' açıklaması tutmadıysa, bu kayıplarda da 'PKK yaptı' açıklaması tutmadı. Kimin yaptığını jandarma biliyordur.
Kaybolan iki kişinin bulunması için hükümetten ve Cumhurbaşkanı'ndan beklentileriniz var mı?
Kayboluşlarından iki, üç gün sonra Cumhurbaşkanı'na ve Başbakan'a başvuru yapıldı. Ama hiç ilgilenilmedi. Bu insanlara ne oldu diye sormadılar. Vali de sormadı. Biz sorduk. Jandarma bu insanları niye aldı? Niye önce almadığını söyledi ve altı gün sonra aldığını kabul etti? Niye yarım saat sonra onları bıraktı? Ne konuşuldu, ne araştırıldı? Bu insanlar yarım saat içinde nasıl sorgulanabildi? Bunları kaymakam ve savcıya sorduk. Komutana gidin dediler. Jandarma komutanı görüşmeyi kabul etmedi. 25 gündür kayıp olan Serdar Tanış, Ebubekir Deniz'le birlikte jandarmaya giderken arkadaşlarına 'Beni izleyin, beni arayın' diyor. Zaten iki saat kendilerinden haber alınamayınca cep telefonundan arıyorlar. Telefon cevap vermiyor. Kapalı artık... Mustafa Özer NEDEN? Tam Türkiye Güneydoğu'daki sorunlarını hallettiğini düşünürken, enerjisini ve parasını diğer sorunlarını çözmek için harcayacağına inanırken, Güneydoğu'dan bela sinyalleri gelmeye başladı. 'Birileri' yine harekete geçti. Önce Diyarbakır'ın çok sevilen Emniyet müdürü Gaffar Okkan, cumhuriyet tarihinin belki de en tuhaf suikastına kurban gitti. Silahlı 15 kişi tarafından Emniyet'in 500 metre ötesinde vuruldu ve hiç kimse yakalanmadı. Silopi'de ise iki HADEP'li yönetici son olarak Jandarma Komutanlığı'na girerken görüldüler ve sonra da kayboldular. 'Birilerinin', Güneydoğu'yu yeniden karıştırmak istediği, eski ve güzel savaş günlerine ve uyuşturucu kaçakçılığına dönmeyi arzuladığı olaylar yan yana dizildiğinde açıkça görülüyor. Bölge halkı kuşku ve korku içinde bekliyor. Biz de, Sosyal Demokrat Halkçı Parti'den bir dönem milletvekili adayı olan Diyarbakır Baro Başkanı Mustafa Özer ile bölgedeki tedirginliği ve halkın neler düşündüğünü, ne hissettiğini konuştuk.
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.
|