Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
19 Şubat 2001

Papa olacak çocuk yüreğinden belli

Vatikan dediğin minicik bir yüzölçümü. Bırakın bir ülkeyi, bir kasaba bile değil. Ama Vatikan kendisini dünyanın merkezi sayar. Katolik alemin babası Papa orada ya. Aslında bu Papa dediğin yaşlı başlı bir adam. Vatikan dediğin de dünyanın en büyük rantlarının döndüğü, en büyük paraların elden ele geçtiği üç-beş dönümlük bir arazi. İnanılmaz bir servetin sahibi olan Vatikan'ın Papa beyi, bizim depremzedeler için de zamanında bir açıklama yapmış ve 'Bizzat ruhani desteğimi sunuyorum' demişti. Papa kardeş şimdi de 'Pop, rock ve opera türü müzik yapanlar ve onları dinleyenler dinden çıkmışlardır, onların yeri cehennemdir' diye bir fetva vermiş. Müjdat da, Papa gibi ağzına içki koymaz. Bundan yıllar önce, sadece birkaç kadeh rakı içmiş, evinin önünde sızmış kalmış. Bir süre sonra başını kaldırdığı zaman yaşlı başlı bir çift görmüş karşısında. Yaşlı kadın: 'Vah vah ne kadar da genç bir çocuk, yazık' demiş. Müjdat Gezen de o günden bu yana ağzına içki koymamış. Sevgili Müjdat ile tek ayrıldığımız nokta, işte bu içki konusu.
Papa'nın, müziği lanetlediği haberini okuduğum gün, Müjdat'ın da bir açıklaması vardı gazetelerde. Müjdat Gezen varını yoğunu, kendi adına kurduğu bir özel konservatuvara vermişti. Bunun için Kadıköy'de harika bir villa satın almış, öğrencilerinden beş kuruş talep etmemiş, yüreğini bu yatırıma koymuştu. Müjdat Gezen şimdi tüm varlığı olan bu mirasını, bu sanat merkezindeki öğrencilerine devrediyor ve şöyle diyor: "Kısa zamanda, Kemal Sunal, Cenk Koray gibi birçok arkadaşımı kaybettim. İstiyorum ki benim sağlığımda olduğu gibi benden sonra da Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nin yapısı korunsun. Bu yüzden kendi seçtiğim 10 öğrencime benden sonra burasının tapusunu ve yönetimini bırakıyorum. Ben mülkümü karıma, çocuğuma akrabalarıma bırakabilirdim. Ancak burasının gerçek sahibinin, sanat için kendini adayan öğrencilerin olması gerektiğini düşündüm."
İşte bu nedenle benim Papam Müjdat Gezen. Diğeriyle gerekirse cehennemde
birkaç kadeh tokuştururuz.

Bırakın Moskova'da kalsın
Bundan iki hafta önce bu sayfada yazdığım bir yazının başlığı aynen şöyleydi: 'Bırakın Moskova'da kalsın.' Nâzım Hikmet'in, Türk vatandaşlığına kabul edilmesi ve mezarının Türkiye'ye getirilmesi konusuna karşı çıktığım bir yazıydı bu. 'Böyle mavi gözlü bir deve, vatandaşlık hakkını verip vermemek tartışması hangi cücelere düşer' diye bitiyordu o yazı. Bu iki hafta içinde olay öyle çirkin boyutlara ulaştı ki, bu konuda son kez olarak birkaç satır daha karalamak istedim.
MHP'de, Nâzım için 'vatan şairi' değil, 'vatan haini' sesleri yükselmeye başladı. Devlet Bahçeli kurmaylarına da 'Ne diyorsunuz, Nâzım'a bir jest yapalım mı?' diye sormuş. Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz de, utanmadan 'Nâzım Hikmet mezarından çıksın başvursun, o zaman bakalım' demiş. Bir başka MHP'li bakan Abdülhaluk Çay 'Dirisi işimize yaramadı, ölüsü mü yarayacak' diye konuşmuş. Bu hezeyanların en matrağı da benim çocukluğumun piyanist-şantörü İlham Gencer'den geliyor: "Önce benim hakkımı versinler, benim çektiğim işkenceyi kimse bilmiyor. Ben hiçbir yerden kaçmadım, ölümlerden, idamlardan döndüm. Ama kaçmadım. Türkiye'yi rezil eden insanlar önce benim hakkımı korusun."
Pes doğrusu. İlham Gencer, Site Sineması'ndaki 'Çatı' adlı gece kulübünde piyanosunun başındayken mi idamlardan dönmüş? Onun aradığı hakkı neymiş ki ona vermemişler? İşte iki 'sanatçı' arasındaki fark. Biri, hâlâ 'Hakkımı versinler' diye ağlayan İlham bey, diğeri dünyanın kabul ettiği gerçek bir sanatçı. İşte bu insanlar ve bu zihniyet nedeniyle Nâzım Hikmet, Türk vatandaşlığını hak etmiyor. O hak ettiğini, bir dünya vatandaşı olarak zaten almış.
Perşembe günü Bekir Çoşkun usta, Hürriyet'teki köşesini şu cümlelerle bitiriyordu: "Bu adamların gönlü ile Nâzım'a iade-i itibar verilecekse kalsın. Ne bir zırnık onur, ne bir ağaç gölgesi. Toplumun vefası gibi o yüce duyguda, o tarihi belgede, o sevgi ve barış isteyen girişimde, bu adamların imzası olmasın. Bence Nâzım'ı bu adamların elinden kurtarın. Kalsın."
Evet, gerçekten kalsın. Bırakın o, Moskovada'ki mezarında rahat rahat yatsın. Bu utanmazlar ülkesinde bir dünya sanatçısının ne yeri var ki?

Rus kadınlarının cazibesi
Ebru Yaşar, kasetleri satan, sahnelere çıkan, bildiğimiz hanımefendilerden biri. Üstelik İbrahim Tatlıses'in sanatçısı. Sonunda burnuna estetik yaptırıp kendine yeni bir imaj vermiş. Burun kalktı ya. Söyleşiler art arda geliyor. Bu söyleşilerin birinde "Erkeğim, beni bir Rus'la aldatırsa kafama takmam, ama bir aşk söz konusu olursa başka" demiş. Bu mucizevi yanıt sonrasında gazeteciler, bir erkeğin bir Rus kızı ile beraber olmasının ihanet sayılıp sayılmayacağını sahnelerimizin ünlülerine soruyor. Nükhet Duru'nun bu konudaki yanıtı şöyle: "Hiç tahammül edemem. Gönül eğlendirmek de olsa buna dayanamam." Seren Serengil "Beni aldatan kocaya inancım olmaz. Benim eşimin gözü benden başka kimseyi görmemeli" demiş. Sibel Turnagöl ise "Beni aldatıyorsa onu anında terk ederim" diyor.
'Erkeğim beni bir Rus kadınıyla aldatırsa kafamı takmam' demek, ne demek? Açık açık, Rus kadınlarının hepsi orospu demek. Haydi diyelim ki, Ebru Yaşar'ın dili sürçtü ya da ırkçılığın ne olduğunu İbrahim Tatlıses hâlâ ona anlatamadı. Ya diğerlerine ne demeli? Bu vahim cümleyi, sadece 'aldatmak ve aldatılmak' olarak gören ve bu soruya tokat bir yanıt vermeyen ünlü yıldızlarımıza ne demeli? Ablaları böyle olursa, küçük kardeşleri Ebru da böylesine eser savurur işte.
Ne yazık ki burnunu yaptırıp, memelere silikon takmak, beyin kıvrımlarında dolaşan o 'şeyleri' değiştiremiyor. Zekâyı, kültürü ve bilinci.

Hepsini ısır sevgili köpek
Kırk yılda bir evde oturup televizyonda gece haberlerini izleyeyim dedim, karşımda Hülya Avşar. Yunanistan'a gitmiş. Kanserli bir Yunan çocuğu için kameraların önünde bir bağış yapmış. Türkiye'ye dönmüş. Buraya kadar her şey iyi, hoş. Havaalanında Avşar'ı bir muhabir ordusu karşılıyor. Aralarından genç bir haberci, birkaç soru sormaya çalışıyor, sonra da masum bir şekilde 'Allah korusun, sizin başınıza böyle bir şey gelse ne yaparsınız?' diyor, kanserli çocuğu kastederek. Yanıt aynen şöyle: 'Seviyesiz, cahil, terbiyesiz, aptalın tekisin sen. Bu ne biçim soru. Eline fotoğraf makinesini alanı muhabir diye gönderiyorlar.' Eline her mikrofonu alanın sahneye çıktığı, her densizin kendisini star ilan ettiği bu ülkede, genç bir gazetecinin, onca arkadaşı arasında onurunu kıran Hülya Avşar'ın öfke dolu yüzüne takılıyor gözüm. Midem bulanıyor. Kanalı değiştiriyorum.
Gece haberleri aynı hızla bir başka kanalda devam ediyor. Bu seferki haberin konusu bir başsavcı. Faiz almayı günah saydığı için, 10 bin markını İhlas Finans'a yatırıp kâr payı almayı düşleyen Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcısı Rıza Can. Sayın savcı cumartesi günü İhlas'ın faaliyetinin durdurulduğunu öğreniyor. İlk mesai günü olan pazartesi sabahı, yemeyip içmiyor, tüm yasal işlemleri yerine getiriyor. İhlas'ın Şanlıurfa şubesine ihtiyati tedbir koyduruyor. Bu arada nöbetçi Asliye Ceza Hukuk Mahkemesi'ndeki işlemlerini tamamlıyor, icra memurları ve polis korumasında İhlas Finans'ın Şanlıurfa şubesindeki yedi klimayı haczettiriyor. Hem de birkaç saat içinde. Sonra da "Ben hakkım olan yasal işlemi yaptım. " diyor. İlaç dolabımdan kaptığım iki Alca Seltzer'in üzerine suyu boca edip midemin yeniden bulanmasına engel oluyorum ve kendimi dışarıya atarken, İhlas'a para kaptıran binlerce vatandaşın nasıl böyle jet hızıyla davranamadığını düşünüyorum.
Kısa bir süre sonra Taksim Meydanı'ndaki o isimsiz kalabalığa karışıyorum. Amacım , Çiçek Bar'a ulaşıp birkaç kadeh rakı içmek ve mide bulantıma engel olmak. Ama ne mümkün. O ikisi, Taksim'in en güzel hamburgerinin yapıldığı Kristal Büfe'nin önünde kurulmuşlar. 68 kuşağının 'Hell's Angel' taklidi, iriyarı iki genç. Altlarındaki motosikletler Harley Davidson. Giysileri de aynen motorları gibi. Halkın arasına girip birkaç hamburger yemeyi düşünüyor bu iki cehennem kaçkını. 'N'apalım onların da fantezisi bu' diyerek yürürken, yanlarına iki tinerci çocuk yaklaşıyor. Arkalarında bir de sokak köpeği. Cehennem zebanilerinden biri, dilenci çocuklardan birine yumruğu patlatmaz mı? Ortalık aniden karışıyor. Birkaç zavallı tinerci daha olaya karışmak istiyor. Harley'ciler, tinercileri resmen dövüyor. Bu arada bir polis minibüsünden inen birkaç 'kanun koruyucu' iki ekibi ayırmaya çalışıyor. Ağzı burnu kan içindeki tinerci bir çocuk haykırıyor polislere: "Abi bize vuruyorlar". "Hadi ulan" diyor polislerden biri "Defolun". (Kibarcasını yazıyorum, kabasını siz tahmin edin) Sonra Harley'cilere dönüp "Siz de gidin bakalım" diye kibarca bir 'uyarıda' bulunuyor.
Bu adil dağıtım sonucunda motorcular, Harley'lerine binip gazladılar. Ağzı burnu kan içindeki tinerci çocuklar da peşlerinden koşup onlara tekme atmaya çalıştılar. Ama motorlar hızlıydı. Onlar, kalabalığın arasında kaçarcasına uzaklaşırken, tinercilerin yanındaki o sokak köpeği havlayarak arkalarından koştu. Öylece karıştılar kalabalığa. Köpek peşlerini bırakmadı.
Gözümün önünden haberlerde izlediğim Hülya Avşar'ın küfrettiği gazeteci çocuk geçti bir an. Sonra, faizsiz kazanç uğruna parasını İslami sermayeye yatırıp, parasını kaptıracağını anladığı anda jet hızıyla İhlas'a haciz koyduran savcı. Bu arada dayak yiyen tinerci çocuk, kanlar içindeki burnunu göstererek o kalabalığa isyan edercesine haykırıyordu. Polisler Kristal Büfe'ye girip kendilerine birer hamburger ısmarladılar. Ben de Çiçek Bar'a, bir duble rakıma kavuşmak için yoluma devam ettim.
Sanıyorum , o sokak köpeği hala o Harley'lilerin peşindedir. Yetişemese bile kokularını almıştır. İnşallah bir gün bir yerde onları bulup ısırır da, benim mide ağrılarıma son verir. Senden başkasından umudum kalmadı sevgili köpek.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.