Tarikat ayrı, din ayrıHer inanç sisteminde gözlemlenebilen tarikat olgusu İslam'da, dinin yayılmasıyla ortaya çıktı. Tarikatlarda, İslam'ı kabul eden kültürlerin izlerini bulmak mümkün Avni ÖZGÜREL
'Tarik' yol demek... Kelimenin sözlük manasına bakarak her fikri çizgi, hatta her davranış kalıbı bir tarikattır, diyebiliriz. Komünizm, kapitalizm, empresyonizm, Darvinizm, Kemalizm ve ilah... Bu anlamda tabii bütün inanç sistemleri de tarikat sayılabilir. Yani Muhammedilik diyebileceğimiz İslam da dahil olmak üzere bütün dinler...
Tasavvuf dilinde 'ıstılah' (=özel terim olarak) manasında kullanılan 'tarikat' ise İslam
ile ortaya çıkmış bir şey değil. Antik dönemlerden günümüze din olarak tanımlanabilecek her inanç sisteminin içinde algılayış ve yaşama farklılığından kaynaklanan tarikat
akımları var. Bu inanç ekollerinin kiminde 'bilinmeyeni keşf' arzusuyla matematik üzerine kafa yorulduğu için -çok bilinmeyenli denklemler v.s.- bugün mensuplarının bilim tarihinin öncüleri sayılması gerçeği değiştirmez...Diğer dinler Kısacası bugün, yaşayan dinlerin tamamının kimi ayrı din gibi algılanan tarikatları da çatısı altında topladığı bir dünyada yaşıyoruz. (Musevilik çevresinde Kabalacılık, Elohimcilik v.s. gibi yüzü aşkın tarikat var; Rahibe Teressa'nın ismiyle ünlenen akım da dahil Cizvitlik, Karmelcilik gibi büyük kollardan başlayan bini aşkın Hıristiyan tarikatı taraftar toplama yarışında, Japon toplumunu bilinçlendirmek
için katliam yapmak gerektiğini savunan Şintocular var... Hint dünyasında tarikatlar bir yana, dinlerin sayısını kesin söyleyebilen yok...) Herhangi bir dinle irtibatı olmaksızın sadece felsefi ekol olma iddiasına sahip ama tarikat yapısında -bazısı dinler kadar güçlü- grupların varlığı (Moon gibi) da gerçek.
Bu açıdan bakıldığında İslam dünyasında da çok çeşitli meşrepte tarikat hareketlerinin bulunmasını tabii görmek lazım. Bir kısmı Hint felsefesinden etkilenmiş, bir kısmı Mani'den, Şamanizm'den, eski Yunan'dan ve benzerlerinden... Tarikat diye yola çıkıp sonradan 'Ben din kurdum, zaten peygamberim...' diyenler de görüldü... (Kadıyanilik, Bahailik v.s.) Ne kadar islam? İslam tarikatlarının silsilelerini bazı sahabeler üzerinden Hz. Muhammed'e kadar uzatmaları gerçeğin ifadesi olmaktan ziyade, sembolik anlam taşıyor. Keza Kuran'da 'Beni zikredin...' denilmiş olmasını günümüz tarikatlarının zikir törenlerinin dayanağı sayılmasını da aynı şekilde değerlendirmek lazım. Peygamber hayattayken, hatta onun ölümünden sonra da, uzun süre bildiğimiz tarzda bir tarikat organizasyonuna ve üslubuna rastlamak mümkün değil.
Gerek İslam devletinin coğrafi olarak genişlemesi ve farklı kültürlerden ulusların Müslüman olmaları; gerekse zenginleşen bu devleti yönetenlerin Peygamber'in yaşayış tarzı ve adalet anlayışından uzaklaşarak debdebe içinde keyfi yönetime sapmaları 'zühd ve takva' (=her türlü hazdan uzaklaşma ve dinin yasakladığı şeylerden sakınma...) hareketlerini başlattı. Bu, gruplar halinde inzivaya çekilme, toplumla araya mesafe koyarak yaşamaya dönüşünce (Hıristiyan kültüründe de manastır hayatı ve keşişlik var) tarikat ekollerinin ve dergâhların temeli atılmış oldu.
Sonradan bu hareketlerin kimi Uzakdoğu inançlarından, kimi İran kültüründen taşınmış ritüellerle renklendirildi. Örneğin İslam tarikatlarında zikir törenleri sırasında 'Hu' ve 'Hay' sözcükleri Allah'ın ismi olarak kullanılagelmiştir. Uzakdoğu dinlerinde de benzer manada tek heceli şifre sözcükler bulunduğunu -'Om', 'Ur' v.s. gibi- bilmek fikir verebilir. Şuuraltlarında eski inançların izini taşıyan toplumlar doğal olarak kendilerinden bir şeyler buldukları, yakınlık hissettikleri ekoller etrafında kümelenmeye başladılar. Cumhuriyet Türkiyesi ve dinsel yapılanmalar Türkiye'de, özellikle tarikat adıyla anılan dinsel oluşumlara karşı her zaman ikili bir tavır söz konusu olmuştur: Tarikatlar ya kabul edilmiş, yüceltilmiş ya da reddedilmiş ve suçlanmıştır. Hem toplumda hem de siyasi partilerde ve o partilerin iktidara yakınlığına göre devlet katında gözlemlediğimiz bu ikili tutum, Refahyol iktidarı döneminde en keskin biçimde ortaya çıkmış, 28 Şubat adıyla anılan süreçteki ciddi siyasal çalkantılara yol açmıştır. Etkisi şimdi daha zayıf hissedilse bile güncelliğini hâlâ sürdüren bu kritik dönemin kilit sözcüklerinden biri de 'tarikat' olmuş; bu şekilde adlandırılan çok sayıda gruba ilişkin bilgiler, belgeler, suçlamalar, savunmalar ortalıkta uçuşmuştur.
Peki 'tarikat' adıyla andığımız gayriresmi dinsel yapılanmalar hakkında, siyasi nedenlerle yazılmış yazılar, istihbarat örgütlerinin 'raporları' veya kendi propagandaları dışında bilgi kaynakları bulmak mümkün değil midir?
Rejim kavgalarına yol açacak kadar önemli siyasal rolleri olduğu düşünülen bu yapılanmalara ilişkin bilgi kaynakları gerçekte çok azdır. Bu bilgisizlik, girişte söz ettiğimiz 'ikili tutum'un bir başka sonucu aslında: Türkiye'de, 'karşı taraf' sayılan bir olguyu, hiç öyle bir şey yokmuş gibi yaşama alışkanlığı çok yaygın. Toplumsal yapımıza egemen olduğu söylenen 'keskin karşıtlıklar'ın altında, bu 'bilinçli cehalet'in payı büyük olmalı. İşte bu yazı dizisini, haklarında sayısız şey söylenen, ya korkuyla ya da kesin kabulle yaklaşılan tarikatların daha iyi bilinmesini sağlamak amacıyla yayımlıyoruz. Şeyh Nazım Kıbrısi Şeyh Nazım kimdir? Nakşiliği nereden geliyor?
Doğumu 1920'ler başına tarihlenen bir Kıbrıslı Türk. Üniversite öğrenimi için Türkiye'ye geliyor ve İstanbul Üniversitesi'nde kimya okumaya başlıyor. İstanbul'da tanıştığı bir Nakşi şeyhinin etkisiyle tarikate giriyor. Sonra kendisini bu yolda daha da geliştirmek üzere öğrenimini yarıda keserek Şam'a, ileride tarikatı Batı dünyasına yaymak üzere el alacağı Şeyh Abdullah Dağıstani'nin yanına gidiyor. 1970'lerden itibaren de İngiltere üzerinden Batı dünyasında faaliyete başlıyor. Kıbrıs'ta büyümesine bağlı olarak iyi derecede İngilizce bilmesi, burada kilidi açan en önemli anahtar. Sürekli seyahat stratejisini benimsemesi de ona tüm dünyada kendisine bağlı çevrelere ve geniş bir etkinlik ağı oluşturma imkânı sağlıyor. Endonezya ve Malezya'dan Amerika'ya kadar.
Nerelerde örgütleniyorlar. Sayıları ne kadar?
Her yerde örgütleniyorlar. Etkinliklerde yüzlerce insanı görebilirsiniz. Ama bunların ne kadarı müriddir bilemezsiniz.
İngilizlerin Şeyh Nazım çevresine girmelerinin nedeni nedir? Ne buluyorlar?
Tek bir nedene indirgemek mümkün değil. Ancak belirgin olan motif, Şeyh'in Doğu mistisizmini, İslam tasavvufu dolayısıyla İngiliz müridlere köylülükten uzak bir incelmişlikle ve şehirli-orta sınıf duyarlılığına hitab eden bir üslupla takdim edebilme yeteneği önemli.
Nakşilikten ayrılan kendilerine has özellikleri var mı? Örneğin nasıl zikir yapıyorlar?
Şeyh Nazım klasik Nakşi öğreti ve pratiğinden önemli sapmalarla karşımıza çıkar. Ancak altı çizilmesi gereken nokta, bu sapmaların, içerisinde etkinlik gösterdikleri toplumsal ve kültürel iklime uyarlanma ve bu iklimin ürünü olan insanlara ulaşabilme gereğinin sonucu olmasıdır. Örneğin diğer tarikatlarınkiyle karşılaştırıldığında zorluğu ve büyük deneyim gerektirmesiyle ayırt edilen Nakşibendi sessiz zikir pratiğini Şeyh Nazım sesli
olarak ve cazibesini artıran birtakım eklemelerle uygulatıyor. Bu tasarruflar nedeniyle de yine Batı'daki diğer İslami hatta Nakşi çevrelerin tepkilerini alıyor.
Ama hâlâ geleneksel Nakşi öğreti ve pratiğini sergilemekte ısrar eden bu çevreler yalnızca belli göçmen Müslümanlardan oluşan sınırlı sayıda üyeye sahipken Şeyh Nazım son derece heterojen bir kalabalığı çevresine topluyor.
Siyasi iktidara karşı tavrı nedir?
Bir konuşmasında şöyle demiştir: "Din devlet ile ayakta durur; devlet de din ile ayakta durur. ålim emredemez." İran'ın yanı sıra diğer İslam ülkeleri ve devletleri de şeyh tarafından beğenilmemektedir.
İslam fundamentalizmi için ne diyor?
Özetle şöyle diyor: "Fundamentalizm dedikleri insanların İslam'dan kaçmasına neden olan bir aptallıktır. Bunlar İslam'ı tatsız hale getiriyorlar. Biz onda var olan lezzeti sunmaya çalışıyoruz.
Osmanlı'yı nasıl değerlendiriyor?
Bir konuşmasında kendisini peygamber sancağını 600 yıl taşımış olan bir Osmanlı Müslümanı olarak tanıttı. Osmanlı hanedanının ateşli bir savunucusudur. CEMAATLERE KISA BAKIŞ İskenderpaşa Camii Çevresi (Nakşibendi-Halidiye Kolu)
Türkiye'de ve yurtdışında kabul görmüş en yaygın ve en etkili dergâh, resmiyette Hak-Yol Vakfı.
14. Yüzyılda ortaya çıkan Nakşibendi hareketi (Kurucusu, Muhammed Bahaüddin Nakşibend, 1317 yılında Buhara yakınlarında Kasr-ı Arifan Köyü'nde doğdu...) 1850'lerde Ahmet Ervadi, ardından Ahmed Ziyaüddin Gümüşanevi tarafından Osmanlı'nın başkenti olan İstanbul'a taşındı. Sonra sırasıyla Hasan Hilmi Efendi (V. 1911), İsmail Necati Efendi (V. 1921), Ömer Ziyauddin Efendi (V. 1921), Mustafa Fevzi Efendi (V. 1926), Abdullah Hasip Yardımcı (V. 1949), Abdülaziz Bekkine (V. 1952), Mehmet Zahid Kotku (V. 1980), Esad Coşan (V. 2001) cemaatin önderliğini yaptılar. İskenderpaşa Dergâhı, Milli Nizam Partisi'nin, onun kapatılmasıyla Milli Selamet Partisi'nin kurulmasında etkin oldu. Ancak dergâh hem Necmettin Erbakan'ın şahsında aradığı, tarikatın siyasete yansımasını sağlayacak liderde hayal kırıklığı yaşadı, hem de girilen 28 Şubat süreci dolayısıyla Türkiye dışındaki çalışmalara ağırlık verdi.
Nakşibendiye'nin Halidiye kolu esas olarak 'hadis ağırlıklı' yaklaşıma sahip.
İsmailağa Camii Çevresi (Nakşibendi)
Mahmut Ustanosmanoğlu, Ahıskalı Ali Haydar Efendi'nin ve 'mürşidim' diye andığı Zahid Kotku'nun talebesi. Mahmut Hoca'nın Kotku'dan icazet almakla birlikte onun sağlığında öne geçme çabası içinde olmadığı ve çevresinde toplanan küçük bir gruba hitap ettiği biliniyor. Kotku'nun vefatında cenaze namazını kıldıran Ustaosmanoğlu faaliyetlerine bundan sonra hız verdi. Fıkıh ağırlıklı bir üslubun benimsendiği İsmailağa Camii çevresi 1980-90 arasında adeta 'İslami getto' diye nitelendirilebilecek bir yapılanmaya gitti.
M.Z.Kotku, Gümüşhanevi'nin 'Kimsenin sakalıyla bıyığıyla sigarasıyla uğraşmayın' tembihini sık sık hatırlatırken Mahmut Efendi 'İslami yaşayış'ın dış görünüşe yansıması gerektiğini savunun bir çizgiyi benimsedi. Ve erkeklerde şalvar, sarık; kadınlarda çarşafı kıyafet şartı olarak koştu.
Şimdilerde ağır hasta olan ve artık vaazlara çıkamayan Mahmut Efendi'nin oğlu Hızır
Ali Muratoğu 1998'in Nisan ayında muhtemelen dervişlerden biri tarafından camide
ders verirken bıçaklanarak öldürüldü. Cemaat sesini son olarak Beykoz'da inşasına çalışılan külliye/kent ile Cübbeli Ahmet Hoca diye anılan ve Ustaosmanoğlu'nun 'halifesi' olduğu bilinen vaizinin televizyonlara yansıyan konuşmalarıyla duyurdu.
Yarın: İmparatorluktan cumhuriyete... Galip Kuşçuoğlu ile söyleşi...
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.
|