Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
25 Şubat 2001

Maruzatımdır efendim!

hdevrim@hurriyet.com.tr
Belki "manzur-ı âlileri" olur ümidiyle, Cumhurbaşkanı Ahmet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit'e sesleniyorum.
Yarın gene pazartesi. "Makûs" 19 Şubat 2001 pazartesiden bu yana bir hafta geçmiş olacak. Biz, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için kötü bir haftaydı bu.
Beklemediğimiz bir anda işimizden, servetimizden olmuş, sanki yeni bir deprem felaketine uğramış gibiydik. Tarifi güç toplumsal bir duyguydu: inancımızı, ümidimizi kaybettik, adeta kaderimize küstük.
Kahır çekmiş bir halktır bizimki. Gene de "Bu kadarını da hak etmedik biz" duygusunun, bu kadar yoğun ve yaygın hal aldığını hatırlamıyorum.
Makamlarınızda bu bedbinliği, milletle yeterince paylaşamamış olmanızdan endişe ederim. Bunun için yazıyorum.
*   *   *

Bülent Beyefendi, siz bizim iyi tanıdığımız, itibar ettiğimiz birisiniz. Örnek nezaket zarfı içinde "mazruf"un zaman zaman öfkeye kapıldığını (Meclis kürsüsündeki mikrofon), gözü kara harekete geçebildiğini ("Barış" Harekâtı), akıl almaz hayaller kurduğunu (toprak ile suyun aidiyeti bahsi), icabında kendini panzehir yerine koymakta sakınca görmediğini (11 transferli hükûmet macerası) ve dediğim dedikçi mizacını biliriz. Kin bağlama huyunuzdan son aylarda haberdar olduğumuzu eklememe de izin isteyeceğim.
Ahmet Beyefendi, yeni tanıştık, ama biz sizi çok sevdik. Birdenbire güvendik size, umutlar bağladık. Siz buna layıktınız, evet ama bizim de özlemini çektiğimiz hasletlere sahiptiniz. Kişiliğinize dört elle sarılırken, zaaf noktaları da var mı diye gözlemekten geri durmadık. Kusura bakmayın, bu konuda ağzımız yanıktır.
Çankaya'da, Clinton'a verilen yemekte sofrayı terk edişinizi yadırgamıştık. Siyasetçilerle alışverişte küskünlüğe yer olmadığını bilemeyişinizi yeniliğinize verdik. İçin için öfkelenmenize hayıflandık. (O gün orada, sol yanınızda askerler yokmuş gibi konuşmanızı doğrusu pek anlayamadık.)
Yarın gene bir pazartesi.
Beyefendiler, darılmayın ama sizinle uğraşacak vaktimiz ve mecalimiz yok. Lütfen, ilave güçlükler çıkarmaktan vazgeçerek, ekonomi teknisyenlerinin işini kolaylaştırınız. Bu amaçla ne mümkünse yapınız. Çünkü geç kalmış sayılırsınız.

Dil Yâresi
Güngör Uras, karışık ekonomi konularını herkesin anlayacağı dilde sadeleştirerek yazar. Ayşe Hanım Teyze fazla güçlük çekmeden okusun, diye... Bilmez ki Hakkı Bey Amca'lar da bu yazılardan faydalanmaktadır.
Bana sorarsanız köşe yazısının işlevlerinden biri de bu olmak gerekir.
Son ekonomik durumu "oldu olacak, kırıldı bacak" diye özetlenmiş. Nacak yerine bilhassa mı bacak dedi, orasını kestiremedim. Ama deyimin aslı Oldu olacak kırıldı nacak şeklindedir. Nacak, "kısa saplı odun baltası"nın adı. Deyim "İstenmese de bu durum meydana geldi, artık yapacak bir şey kalmadı" anlamında söylenir.

Gazetecinin işsizliği
İki kere işsiz kaldım. İlkinde çalıştığımız gazetenin seçim öncesi değişen yayım politikası yüzünden iki yakın arkadaşımla birlikte istifa ederek, kendimiz ayrıldık. İkinci hadisede, yazılarımız yüzünden patron bizi "alayı vâlâ" ile kovduğu için, bu sefer iki arkadaş boşta kaldık.
Sebebi ve şekli ne olursa olsun, işsizlik işsizliktir. İlk günler:

   - Oh yahu! Bu sayede bir süre dinlenip kendime geleyim... falan filan gibi laflar edersiniz.
İlkin evde kadının sizden bir şey istememeye, "yok" dememeye özen gösterdiğini fark edersiniz.
Onu çocuklar takip eder. Onlar da birdenbire sizden bir şey istemez olur. Sabah "Allahaısmarladıklar!" değişir. Evden çıkarken, sanki size daha bir sıkı sarıldıklarını hissedersiniz. Akşam sizi evde bulmaktan memnun görünmeye çalışırlar.
Canınız iş saatlerinde sokağa çıkmak, hatta pencereden dışarıya bakmak istemez. Ben, aylar süren işsizliğimde, başımı kaldırmadan yakın tarihimize dair kitapları hatmettiğimi, günde kaç sayfa okuyorum diye rekor kayıtları tuttuğumu bilirim. Cihat Baban'dan aferin aldığımı da unutmuyorum.
İçinde huzursuz olduğunuz bu boşlukta sizi arayanlara aradı diye kızarsınız, aramayanlara aramadı diye... Hal hatır soracaklara rastlamaktan sakınırsınız.
Sabah Cemiyet'e gidip (Gazeteciler Cemiyeti'ne, malum Cağaloğlu'nun orta yerindedir) akşama kadar orada oyalananlar olur, ben onlardan değildim. Ama işsizken kılığına kıyafetine daha bir özen gösterenlere pek yabancı sayılmam.
Şık giyinmiş bir arkadaşa rastlayınca:

   - Hayrola, bir tatsızlık mı var, işsiz filan mı kaldın, diye sormak eski bir şakaydı.
İşsizlik günlerinden bende kalan asıl iz şudur: iki ay, üç ay... ne yapar eder, aç ve açık kalmamanın bir çaresini bulursunuz. Sanki asıl dert yeni bir işe girdikten sonra başlar: yıl geçer, bütçe açığını kapatamamanın sıkıntısını çekersiniz.

*   *   *

Pazar yazısı yazacak hafta değildi. Aklım otobüslerle Ankara'ya giden arkadaşlarda. Binden fazla işsiz gazeteci var, oraya seslerini duyurmak, daha doğrusu varlıklarını hatırlatmak için gittiler. Ümitlenmek kolay değil.
Okul kitaplarından bir cümle kalmış aklımda: "Sürgün her yerde yalnızdır" diye. İşsiz de öyle değil mi?
Gençler sorduğunda "Gazetecilik meslek değil ki..." deyişimin sebeplerinden biri de bu işte.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.