Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
1 Mart 2001

Nurculuk ve Said-i Nursi

Said-i Nursi'ye atfen 'Nurculuk' olarak adlandırılan hareket Türkiye'de, genel kanının aksine, İslamcı çevrelerde bile yeterince tanınmıyor; Nursi'ye dair bilimsel yorumlarla, genel geçer yorumlar arasında da büyük farklar var
Haber ResmiAvni ÖZGÜREL
Said-i Nursi, genel kanaatin aksine İslamcı kesim tarafından dahi itibar edildiği ölçüde tanınmayan bir kişidir. O kendisini laik olarak tarif eden aydınların gözünde bir 'şeriatçı, mürteci'; sevenlerinin gözünde ise 'Bediüzzaman'dır.
'Nur Risaleleri' olarak isimlendirilen Said-i Nursi külliyatının ağır dili dolayısıyla evlerde bulundurulduğu ama fazla okunmadığı, okunduğunda da çok anlaşılmadığı kesin. Nurcu olarak nitelenen topluluklarda dahi cep kitabı boyutuna indirgenmiş kimi risale derlemelerindeki sadeleştirilmiş anlatımlarının elden ele gezdirildiğini söylemek mümkün.

Bilimsel ilgi büyük
Bu tabloyla, dünyanın önde gelen bilim adamlarından Prof. Şerif Mardin'in ona ilgisini, Chicago Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Thomas Michel'in Said-i Nursi'yi dinler arası diyaloğun başlatıcısı olarak tanımlamasını; Liverpool Üniversitesi'nden Prof. Oliver Leaman'ın 'İhya geleneğinin temsilcisi' olarak nitelemesini; Harward Üniversitesi'nden Prof. Obert Voll'un onu modernite karşısında 'orta yol' olarak öne çıkarmasını ve aralarında Said-i Nursi'yi İmam Gazali'yle kıyasların da bulunduğu yabancı bilim adamlarının anlatımlarıyla bağdaştırmak mümkün değil.
Bütün bunlara bakarak ya Türkiye'de çizilen Said-i Nursi portresinde bir yanlışlık var; ya da dünyada okunan metinler farklı dememek elde değil.
Biyografik kaynaklardan elde edilebilecek bilgiler dışında Said-i Nursi'nin imparatorluk döneminde dahi mevcut şeyhlerden farklı bir portre çizdiği söylenebilir. Nitekim gerek 1. Dünya Savaşı sırasında zulme muhatap olarak ölen Hıristiyanların şehit sayılacağını söylediğinde, gerekse cumhuriyete taraftar hilafete karşı tutum açıkladığında dini ve resmi çevrelerin hücumuna uğradığı biliniyor. (*)
Öte yandan Said-i Nursi'nin ifadesiyle gelecekte 'İsevi Müslümanlar' ortaya çıkacak, batıya bunlar hâkim olacak ve İsa'nın hakiki diniyle İslamın hakikatlerini bir araya getirmeye çalışacaklar. Katoliklik Hıristiyanlığın Protestanlıkla bir aşama geçirdiğini, bununla da kalmayarak din alanında yeni bir deprem yaşanacağını savunan Said-i Nursi 1920'lerde Türkiye'nin durumunu şöyle gördüğünü açıklıyordu:
"Osmanlı hükümeti Avrupa ile hamiledir. Avrupa gibi bir hükümet doğuracak. Avrupa da İslamiyete hamiledir o da bir İslam devleti doğuracak. Birinci tevellüdü gözümüzle göreceğiz, ikinci tevellüd için yirmi otuz sene beklemek lazım..."

Gülen Nurculuk
Fethullah Gülen'in Said-i Nursi ekolünden geldiğine şüphe yok. Yukarıda çizmeye çalıştığım Nursi portresi'nde herhalde dikkatinizden kaçmamış olan bir husus da Gülen'in şimdilerde 'Dinlerarası diyalog' diye ifade ettiği yaklaşımın soluduğu o atmosferle bağı olmalı.
Eğitime verilen önem Keza Said-i Nursi'nin idealinin Med-rese't-ül Zehra olduğu da biliniyor. Bu onun Van'da kurulmasını hayal ettiği üniversiteydi. Din bilimlerinin yanında müspet ilimlerin okutulması, müspet ilim öğrencilerinin dini eğitimden geçmesi esası üzerine kurmayı düşündüğü kurumu hayata geçirmek için Atatürk nezdinde girişimlerde bulunduğu, Atatürk'ün Celal Bayar'a ve Afet İnan'a verdiği talimatla bu üniversitenin araştırmasının yapılmasını istediği de biliniyor. Şimdilerde Zehra Vakfı adı altında faaliyet gösteren Nur Cemaati'nin (Zehra Peygamberimizin eğitime önem veren kızının adı. El'ezher Üniversitesinin adı da onunla bağlantılı...) yerine getirmeye çalıştığı işin de bu vasiyetten kaynaklandığı şüphe götürmez. Aynı şekilde Gülen'in 'eğitim kurumları' hamlesinin büsbütün bundan bağımsız olduğu da...

Nurculuğun kolu mu?
Ancak bugün için Gülen çevresinde yoğunlaşan hareketi 'Nur Cemaatinin bir kolu' olarak tarif etmek doğru değil. Aksine Gülen'in ismiyle özdeşleşen topluluk Nurculuğa da eleştirel bakabilen bir yaklaşım sergiliyor. Nitekim geçtiğimiz sene yapılan Said-i Nursi Sempozyumu'na Fethullah Gülen'e yakınlıkları bilinen akademisyen ve yazarlar katılmadı.
Bununla birlikte Fethullah Gülen'e dönük olarak, özellikle askeri çevrelerde ön plana çıkarılan ve yurtdışındaki okulların faaliyetlerini de etkileyecek seviyelere tırmanan tepkinin tek gerekçesi bu hareketin 'Örtülü Nurculuk' olduğu inancı...
Gülen bir yandan Türkiye'deki dini gruplar tarafından 'Fetoş' denilerek adeta 'İslam dışına çıkmakla' suçlanması; diğer taraftan resmi makamların gözünde 'şeriat devleti kurmak için örgütlenmekle' suçlanması trajikomik...
(*) Said-i Nursi İstanbul'un fethedilişinin 500. yılında (1953) Patrikaneyi ziyaret etmiş ve Patrik Athenagoras'la görüşmüştü. Nursi'nin bu ziyaret sırasında Hıristiyanların Hz. İsa'nın yoluna dönmeleri halinde kurtuluşa ereceklerini söylediği anlatılır.
(**) Atatürk'ün 1937-38 TBMM açılış konuşmalarında konuyu Said-i Nursi'nin talebiyle bağlantılandırmayıp 'Şark Üniversitesi'nin Van Gölü cıvarında kurulması çalışmalarına hız verilmesini' şeklinde ifade ettiği biliniyor. Atatürk'ün iki konuşmasında da İstanbul Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve Şark Üniversitesi'ne vurgu yapmasını Said-i Nursi'nin isteğine uyduğu şeklinde yorumlamak mümkün değil elbette ama 'O'nun isteğiydi' diyerek bağnazlık göstermemiş olmasının da bir manası olmalı.
NOT: Van ve çevresinde Said-i Nursi'ye yaşadığı dönemde de günümüzde de itibar büyük oldu. Şimdilerde kentte Fethullah Gülen'in ismiyle anılan okulların en büyük destekçileri de örneğin aralarında Altaylı ailesinin de bulunduğu -Hürriyet yazarı Fatih Altaylı'nın ailesi- Van eşrafı.

Ne şeyhim ne de ideolog
Fethullah Gülen, Türkiye'de son yıllarda gündeme en sık gelen ve en çok tartışılan din adamı. Hakkındaki iddiaları pek çok kez yalanlamasına, mahkemelerin verdiği beraat kararlarına ve kimi zaman geçmişte söyledikleriyle ilgili olarak kanaatinin değiştiğini ifade edip yansıyan haliyle üslubunu kendisinin de beğenmediğini söylemesine rağmen ismi etrafında koparılan fıtına dinmiş değil.
İki senedir basına hiçbir açıklama yapmayan Gülen'le neyi temsil ettiği üzerine konuştuk.
Sizin isminizle anılan bir grup var, Fethullahçılar tanımına tepki göstermenizin sebebi ne?
- Bu kişileştirilmiş ve en hafif deyimle recinde edici bir sıfattır. Bu şayet bir tarikatı ifade için kullanılıyorsa, ben tarikat şeyhi değilim. İdeolog falan da sayılmam. Bu tabiri bana itibar eden, saygı gösteren insanlara saygısızlığın bir ifadesi olarak görüyorum.
Tarikat nitelemesini yanlış buluyorsunuz, cemaat denilmesine de muhalifsiniz..
- Bir tarikat geleneğini sürdürüyor olsam bunu ifade ederim. Cemaat kelimesi de gündelik hayatta daha ziyade dini topluluklar için kullanılıyor.
Oysa hizmet fikriyle yola çıktım ben ve hatırımı kırmayan insanlar arasında farklı düşüncelere, inançlara sahip olanlar var.
Bir şekilde benimle irtibatlandırılan bir vakfın düzenlediği Abant toplantılarını izlediniz, orada herhangi bir dine mensup olmadığını söyleyenler de, Hıristiyanlar da vardı sanırım.
Onlarla birlikte irticai faaliyet yapıyor oluyorum, bunu anlamak mümkün değil. Doğrusu ise ülkemizde bir fikir hamlesinin, düşünce faaliyetlerinde zenginleşmenin başlamasını arzu eden herkesle birlikte olduğum. Din görevlisi geçmişim var, vaizlik yaptım. Bundan dolayı fikir alanında ne yapsam, kime ne nasihat versem bunun irtica sayılmasını içime sindiremiyorum, medeni bir ülkede kimsenin de sindirmemesi lazım.
Fikir hareketinin lideri misiniz?
- Ben bu hareketin başında, lideri falan değilim. Ama teşvik ediyorum. Kim kendisini sevenleri iyiye doğruya topluma hizmete teşvik etmez ki. Ben öteden beri yapıyorum bunu.
İsminizle anılan topluluğun eğitim kurumları, finans şirketleri, medyası..
- Bütün okulların kurucuları, destekleyicileri belli. Benimle tek münasebetleri saygıları ve teşvikim. Bir tek okulda devletimizin rahatsız olmasını gerektiren tek bir şey olmadığına eminim.
Çünkü bunları kuran insanların Türklük şuurundan ve iyi niyetlerinden eminim. Açılışına katılmaktan veya sahiplerini tanıdığım için başarı dilemekten öte bir münasebetimin olmadığı şirketlerin bana aitlermiş gibi gösterilmesi de bir başka üzüntü kaynağıdır.
Bir yandan yargılanıyorsunuz. Türkiye'ye dönecek misiniz?
- Yargıyla ilgili olarak konuşmak istemem. Burada sakin bir ortamda tıbbi gözetim altındayım.
Türkiye'de olsam, sevenlerim, eşim, dostum ziyaretime gelir gider belki o da yanlış anlaşılır. Ama neticede ben burada misafirim, toprağımıza hasretim... Devletime küsemem ve Türkiye'den başka gidecek yerim de yok.

Tekkeler nasıl kapandı?
Tekke ve zaviyeler 1924'te yeni kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlandı. Ancak ertesi yıl tamamen kapatıldı.
Mustafa Kemal Atatürk'ün bu konuyu dile getirdiği ünlü Kastamonu konuşmasında söyledikleri şunlardır:
"...Ölülerden medet ummak medeni bir cemiyet için şeyndir. (=leke, ayıp) Mevcut tarikatların gayesi kendilerine tabi olan kimseleri dünyevi ve manevi olan hayatta saadete mazhar kılmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin bütün şumulü ile medeniyetin parlak ışıkları karşısında falan veya filan şeyhin irşadı ile maddi veya manevi saadet arayacak kadar ibtidai insanların Türkiye medeni camiasında mevcudiyetini asla kabul etmiyorum. Tekkeler behemahal kapanmalıdır. Türkiye her şubede irşadlarda bulunacak kudrede haizdir..."

Kapatma bildirisi
Bu konuşmanın ardından Diyanet İşleri Başkanlığı tekke, zaviye ve türbelerin kapatıldığı şu bildiriyle duyurdu:
"Heyeti Vükela kararı:
Vatana mal ve canca bir çok fedakârlıklar tahmil etmiş olan büyük irtica hadisesi (Şeyh Said ayaklanması) üzerine Şark İstiklal Mahkemesi'nin dairei kaza dahilinde tekke ve zaviyelerin kaldırılmasına karar verdiği malumdur. Ankara İstiklal Mahkemesi dahi tekke ve zaviyelerin kaldırılması lüzumuna dair hükümetin nazar-ı dikkatini celbetmiştir.
Gerek bu kararname ve gerek hükümetçe de vuku bulan istidla ve müşahadeler, tevlid ettiği kanaatlere müncer olmuştur. Evvela mevcut tekkeler, tarikatlar ve zaviyeler mensup ve saliklerinin pek çok masum vatandaşlar bulunduğuna şüphe olmamakla beraber, maksatlı kimselerin bu müesseseler vasıtasıyla masumları ihlale fırsat buldukları ve gizli olarak samimi içtihad ve itikat namına gizli siyasi emeller takip edebildikleri ve daima takip edebilecekleri ve binaenaleyh Anayasa'daki madde-i mahsusa kayd-i mani'le temas halinde bulundukları anlaşılmıştır. Saniyen memleketin her tarafında ulema kisvesini kendiliğinden giyebilen zevat ve eşhasın efkâr-ı ahaliyi temsil, tevcih ve maksatlarına göre teşvik için selahiyet ve vaziyet takındıkları görülmüştür. Salisen vatandaşların kıyafet, ve giyiniş tarzı gibi münhasıran içtimai ve medeni esbebe bağlı olup vicdani itikatla esasen irtibatı bulunmayan meseleler üzerinde efkârın teşevvüş ve tereddüde sevk edildiği anlaşılmıştır."
Kararnamede tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla, dergâhların ikâmet olarak kullanılan bölümlerinin 'kayd-ı hayat' şartıyla mevcut şeyhler tarafından işgaline izin veren, geri kalan emlakın nasıl idare edileceğini amir hükümlerle devam ediyordu.

CEMAATLERE KISA BAKIŞ
Nurculuk
Kendisinden önceki hiçbir tasavvufi ekolle irtibatlandırılamayacak bir hareket olan Nurculuk, esasen tarikat olmaktan çok bir tefsir ekolü.
Nitekim Bediüzzaman Said-i Nursi (Bediüzzaman = zamanın güzelliği) çağın tarikat değil, 'hakikat çağı' olduğunu çeşitli vesilelerle açıklamıştı. Nitekim maceralı ve romansı bir
hayatöyküsü olan Said-i Nursi, 'Nur Risaleleri' diye anılan ünlü külliyatının dışında, ardında 'halife' bırakmadan öldü.
Medrese't-ül Zehra diye isimlendirdiği üniversitenin kurulmasını sağlamak için imparatorluk döneminde Sultan Reşat'a yaklaştı, sonuç alamayınca İttihatçılara muhalif bir siyaset izledi.
Kurtuluş Savaşı'nı ve Ankara'yı destekledi. Cumhuriyet projesine taraftarlığını açıklayan ilk din adamlarından oldu. Ancak 'Türkler asırlarca İslam'ın bayraktarlığını yaptı, ona kılıç çekilmez' diyerek karşı çıkmasına rağmen Şeyh Said İsyanı sırasında sorgulandı ve 'İstanbul'da ikâmete mecbur' tutuldu.
Sonarki yıllarda da hayatı sürgün, cezaevi ve yargılamalar çerçevesinde devam etti. 1956'da yazdığı risaleler beraat etti ama üzerlerindeki fiili yasak hiç kalkmadı. Said-i Nursi'nin ölümü de yaşamına denk maceralı gelişmelere yol açtı.
Önce Urfa'da Halilülrahman Camii haziresine defnedildi, sonra cenazesi askerler tarafından buradan alınarak bilinmeyen bir yere götürüldü. Nurcular onun ardından önce 'okuyucu-yazıcı'
diye (Bir grup risaleleri okuyarak bir grup yazarak hareketi sürdürmeyi seçtiğinden...) sonra daha çok siyasi sebeplerle ama buna dini gerekçeler bularak hayli parçalandılar.
Yeni Asyacılar, Fethullahçılar, Mehmet Kırkıncı Grubu v.b. Nur cemaatinin ana kollarından olan Zehra Vakfı'nın yakın zamanda Hizbullah'ın hedefi olduğu da biliniyor.
Hizbullah adı verilen oluşum, Nurculuğun İslami mücadele yolunda halkı pasiflik çizgisine ittiği ve kitle tabanı bulmada örgütün önünü kestiği düşüncesinden hareket ediyordu.
Fethullah hoca cemaati (Nurcu)
Gerçi Fethullah Gülen hiçbir zaman Nur cemaatinden olduğunu söylemedi ama gerek içinde yer aldığı çevre gerekse vaizliği süresince benimsediği üslup onun Nurcu sayılmasına yetti.
Gülen'in yolun başlangıcında Said-i Nursi'den etkilendiği söylenebilirse de zaman içinde 'yeni yorum -açılım' anlayışını benimsediği ve dindar ama sofu olmayan geniş kitlelerin gözünde 'Türkiye'nin sivil dini lideri' olmaya yöneldiğini söylemek daha doğru.
Keza Fethullahçılık diye bir hareketin varlığı, Işık Evleri, vakıflar, medya organları, belirli bir anlayışla idare edilen eğitim, finans kurumları v.s.'nin kazandığı etkinlikle de belli.
Yarın: İskenderpaşa Cemaati, Esad Coşan, oğlu ve varisi Nureddin Coşan


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.