Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
2 Mart 2001

Gerçeklerle yüzleşmek

Program gerçekte 'borç tasfiye ve yeniden yapılanma'yı amaçlıyordu, toplumsal mutabakata ihtiyacı vardı; ancak, 'enflasyonla mücadele programı' olarak sunulunca başarı şansı zayıfladı
Haber ResmiDoç. Dr. NAZIM KADRİ EKİNCİ
Türkiye gerçeklerle bire bir yüzleşmemenin ağır sonuçlarını yaşıyor. Aralık 1999'da başlayan program ısrarla 'enflasyonu düşürme' programı olarak tanıtıldı. İlk on aylık sürede, aylık enflasyon gerçekleşmeleri üzerinde yapılan tartışmalarla vakit geçirerek avunan Türkiye, nihayet geçen kasım ayında yaşanan krizle gerçekle karşı karşıya kaldı.
Kasım krizi öncesinde ve sonrasında yabancı yatırımcıların çekilmesi ile birlikte çöken iç borç piyasası, programın gerçek mahiyeti ve asıl başarı kriterinin nerede aranması gerektiğini açığa çıkardı.

Ani değişiklikler
Program esas itibarıyla artık sürdürülemez boyutlara gelen ve '...Türkiye'yi uluslararası mali piyasaların güvenindeki ani değişikliklere karşı zayıf hale' düşüren (Aralık 1999 niyet mektubu, paragraf 4) kamu borçlarının sürdürülebilir boyutlara çekilmesine yönelik olarak kapsamlı düzenlemelerle (özelleştirmeler, kamu kesiminin yeniden düzenlenmesi vb.) çerçevesinde tasarlanmış bir programdı. Başta IMF olmak üzere programı tasarlayanlar, IMF desteğine ve başlatılacak reform programına koşut olarak, Türkiye'nin uzun vadeli dış borçlanma olanaklarına kavuşması yoluyla, iç borç stokunun kısmen ve tedricen dış borça çevrilmesi, kısmen de özelleştirme gelirleri ve faiz dışı fazla verilmesi yoluyla eritilmesi hesabını yapıyorlardı.

Adı doğru konulsaydı
Yani birdenbire sihirli bir dokunuşa mazhar olan Türkiye'nin uzun yıllar boyu süren sorunlarının bir yansıması olan iç borçları yabancılarca satın alınacaktı. Kasım 2000 krizinde çöken de işte bu beklenti olmuştur. IMF'nin açık desteği uluslararası mali piyasaların Türkiye gibi birikimli sorunların ülkesi hakkında kalıcı bir güven oluşturmasına yetmemiştir. Bu duruma IMF yetkililerinin çok üzüldüğü muhakkaktır, ama esas ağır bedeli ödeyenler bizleriz.
Programı olması gerektiği gibi bir borç tasfiye ve yeniden yapılanma programı olarak kabul edip bu çerçevede toplumsal mutabakat ve meşruiyet aranması yerine 'enflasyonla mücadele' programı olarak ortaya atılması, hem tasarlanmasında hem de yürütülmesinde zaaflar yaratmış ve son yaşadığımız krize gelinmiştir. Elbetteki borç idaresinde ve kamu maliyesinde sağlanacak iyileşmelere paralel olarak enflasyonda da kalıcı iyileşmeler sağlanabilecekti. Ama öncelikler ve toplumsal mutabakatın ve siyasi iradenin ana oluşma ekseni dediğimiz gibi 'enflasyonu düşürme' olmamalıydı. Yanlışta ısrarın süreceğine dair bir gösterge Merkez Bankası'nın son krizden hareketle kanununda yasal değişiklik çerçevesinde bundan böyle, 'enflasyon hedeflemesi' yapacağına dair beyandır.

Yanlış sinyaller
Yalın gerçek şudur ki içinde bulunulan şartlarda Merkez Bankası enflasyon hedeflemesi yapamaz. Acil görev iç borç piyasasının yeniden tesisi ile yabancı yatırımcıların daha uzun vadeler ve makul faizlerle piyasaya çekilmesidir. Unutulmamalıdır ki son kriz öncesinde yıllık dolar bazında % 40-50 aralığında getiri sunmasına (terk edilen kur rejimi veri iken) rağmen kamu kâğıtlarına talep yoktu. Bu talebin yeniden oluşturulması ve idamesi önümüzdeki birkaç yıl daha para politikasını bağlayacaktır. Hal böyleyken halka ve 'piyasalara' (gerçi 'piyasalar' nereye bakacaklarını iyi bildiklerini sabit kur rejimini çökertmekteki 'başarılarıyla' göstermişlerdir) yanlış sinyaller vermekte ısrarı anlamak mümkün değildir.

AB perspektifi
Programla ilgili esas belirtilmesi gereken nokta programın AB üyeliği perspektifiyle bir yeniden yapılanma programı olması itibarıyla siyasi bir program olma niteliğidir. Nitekim IMF İcra Direktörlerinden Belçika Maliye Bakanı D. Reynders 16 Nisan 2000 tarihinde yaptığı bir konuşmada, programın Türkiye'ye birikimli sorunlarının çözümünde yardımcı olmanın yanında Türkiye'yi AB üyeliğine hazırlama konusunda da rolü olduğunu belirtmektedir.

Vahim bir durum
Yeniden yapılanma Türkiye'de kamu kesiminin rolünü ve dolayısıyla devlet-toplum
ilişkilerinin doğasını köklü şekilde değiştirecek. Bu açıdan programı sadece dar anlamda iktisadi bir program olarak anlamak ve sunmak vahim bir duruma işaret etmektedir.
Şöyle ki: Türkiye'nin AB üyeliğinin siyasi ve iktisadi veçhelerinin birbirinden ayrı mütalaa edilmesine yol açarak konunun kamuoyunda sağlıklı bir şekilde anlaşılarak tartışılmasının önünü tıkamaktadır. Dahası, programın iktisadi-teknik cepheden tasarlanmasını ve yürütülmesini bir IMF-bürokrasi işbirliğine bırakan hükümet, AB üyeliğinin siyasi gerekleri konusunda, basına yansıdığı kadarıyla, askeri bürokrasinin de en azından bazı konularda katılımıyla, isteksiz davranmaktadır. Son MGK toplantısının Türkiye'nin ulusal programını AB'nin siyasi kriterlerini eksiksiz karşılayacak şekilde takvime bağlayacağının beklenmesi ve bu yönde de gerçekleşmesi durumunda kasım krizinin olumsuzluklarına rağmen çok farklı bir 19 Şubat sonrası yaşamış olacağımızı belirtmek abartılı olmasa gerektir. (*)

'Teknik başarı' yetmez
Özetle, Türkiye programı bir AB perspektifiyle iktisadi ve siyasi bir program olarak anlamalı ve tartışmalıdır. Siyasi yönlerinden arınmış bir programın Türkiye'de sorunların ulaştığı boyutlar ve IMF'ye verilen sözlerin mahiyeti itibarıyla iktisadi-teknik bağlamda başarıya ulaşamayacağı anlaşılmalıdır. Bu yargıda yalnız olmadığımızı da belirtmek gerekir. Örneğin, The Economist dergisinin 7 Aralık 2000 sayısında kasım krizini tartışan bir yazıda şöyle denmektedir:
"Son tahlilde Türkiye'nin iktisadi koşullarının iyileşmesi geçikmiş demokratik reformları hayata geçirmesine ve yolsuzluğu söküp atmasına bağlıdır. Bay Ecevit'in yüklü askeri bütçeyi azaltabilecek cesareti bulabilmesi de bu konuda yardımcı olurdu."
Gene, TÜSİAD'ın 22 Şubat itibarıyla basına yansıyan açıklamasında, 'son gelişmelerin AB üyeliğinin ve içerdiği disiplinlerin Türkiye için önemi' ortaya konmakta ve "26 Şubat'ta toplanacak olan MGK, AB'ye üyelik sürecinde Ulusal Program'ın siyasi kriterleri ile ilgili bölümünü mutlaka karara bağlamalıdır. Hükümetin, bir iş programı niteliğinde olan Ulusal Program üzerinde uzlaşması, hem siyasi istikrara, hem de mali piyasaların istikrar kazanmasına katkıda bulunacaktır" ifadesi kullanılmaktadır. Bu çerçevede Türkiye sorunlarını olduğu gibi tanımlayıp tartışma noktasına hızla gelmelidir.
Doç. Dr. Nazım Kadri Ekinci: ODTÜ İktisat Bölümü Öğretim Üyesi
(*) Bu yazı, MGK toplantısından önce kaleme alınmıştır.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.