Süngülenecek Ermeni benim 'Bu hafta haberin en matrağı Erzurum'dan geldi. Ne Cottarelli, ne Derviş bey. Asıl haber, bu iki karmaşık kavram arasında kaynayıp gitti. Haberin başlığı şu: 'Erzurum'un kurtuluş gününde süngülenecek sözde Ermeni aranıyor.'
12 Mart Erzurum'un düşman işgalinden kurtuluşunun 83'üncü yıldönümü. Doğal olarak Erzurum da törenler yapılacak. MHP'li belediye başkanı Mahmut Uykusuz karar vermiş. Temsili bir tören yapacak, Erzurum'u 'milislerden ve Ermeni çetelerinden kurtaracak.' Tabii ki 'temsili Ermeni'ler süngülenecek. Ama Ermeni rolü yapacak sözde Ermeniler bulunamıyor Erzurum'da. Ermenileri süngüleyecek Erzurum vatandaşı çok da, süngülenecek 'temsili ve sözde' Ermeni yok.
İşte kriz burada başlamış. Başkan Mahmut Uykusuz, şu günlerde süngülenecek Ermeni rolü oynayacak Erzurumlu vatandaşlar arıyor. Ama kimse buna 'okey' demiyor. Uykusuz, önce belediye işçilerine başvurmuş bu rol için. Yanıt kesin olumsuz: 'Biz rol gereği de olsa Ermeni olmayız' demişler belediye çalışanları. Sonra itfaiyecilere sarılmış MHP'li başkan. Onlar da 'İstemezük' demişler. Gerekçeleri çok anlaşılır: Mahallelinin diline düşmek istemiyorlar. MHP'li başkan Mahmut şimdi çaresiz. Atama yoluyla 'süngülenecek sözde Ermeni' arıyormuş.
Gençliğimde 'Kinova' diye bir çizgi roman vardı. Karısını öldüren Kızılderililerin kafataslarını yüzen bir ırkçı 'beyaz' kahramanın öyküsü. Bu haberleri okuyunca aklıma Kinova geldi. İntikam için yüzülecek kafatası ya da süngülenecek Ermeni arayan zihniyet işte aynı bu zihniyet.
Bu konuda sayın belediye başkanına yardımcı olmak istiyorum. Eğer gerçekten 'temsili' olacaksa, ben Ermeni rolünü oynayıp, o törende süngülenmeye hazırım. Yeter ki insanları 'emir komuta zincirine sokmayın' ve halklar arasında olmayan düşmanlıkları körüklemeyin başkan.
Ayrıca, yeri gelmişken... Kurban Bayramın kutlu olsun sayın Kinova. Adam olacak çocuk 'Bir gökdelenin yüksekliğini barometre ile nasıl bulursunuz?'
Soru, Kopenhag'daki bir üniversitede bir fizik öğrencisine sorulmuş. Yanıt şöyle: "Barometrenin ucuna bir ip bağlarsınız, sonra gökdelenin tepesinden aşağı sallarsınız. Barometre yere değdiğinde ipin boyuyla barometrenin boyunun toplamı gökdelenin yüksekliğini verir."
Bu yanıt, doğal olarak soruyu soran fizik profesörünü çılgına çevirmiş. Yanıt aslında doğru, ama yeterli bir fizik bilgisini göstermiyor. Üniversite yönetimi, öğrenciyi bir kez daha sınamaya karar vermiş. Ve onu bu kez sözlü sınavda, bir başka fizik profesörünün karşısına çıkarmış. Soru, yine aynı soru. Öğrenci sessiz, sakin düşünüyor. Hocası, zamanın tükendiğini söyleyince genç adamın yanıtı şöyle olmuş: "Önce barometreyi gökdelenin tepesinden aşağıya bırakıp yere inene kadar geçen süreyi ölçersiniz. Binanın yüksekliği 'H= 0.5xgxt kare' formülü uygulanarak hesaplanabilir. Ya da güneş parlıyorsa, barometrenin yüksekliğini ölçersiniz. Sonra onu bir yere dikip, gölge uzunluğunu ve sonra da gökdelenin gölge uzunluğunu ölçebilirsiniz. Bundan sonrası basit bir orantıyı çözmeye kalır. Bu konuda başka bir yanıt da var. Barometrenin ucuna bir sicim bağlayıp onu bir sarkaç gibi sallandırabilirsiniz ve yüksekliği T= 2pi kare kvk (I/g) formülündeki farktan yararlanarak bulabilirsiniz. Eğer ille de sıkıcı ve Ortodoks olmak istiyorsanız, tabii ki barometre ile gökdelenin tepesindeki ve yer seviyesindeki basıncı ölçer milibar cinsinden çıkan farkı feet'e çevirebilir ve istediğiniz yüksekliği bulursunuz."
Genç öğrenci bütün bu konuşmasından sonra bir an soluklanmış ve gözlerini öğretmenin gözlerinin içine dikerek şöyle konuşmuş: "Ancak bizleri daima zihnin bağımsızlığı adına bilimsel metotlar kullanma konusunda teşvik ettiğiniz içindir ki, en kolay yol, bütün bunlara karşı çıkıp, gökdelenin en alt katında oturan kapıcının kapısını çalmak ve barometreyi ona hediye edip, gökdelenin yüksekliğini ondan öğrenmektir."
Bu öğrencinin adı: Niels Bohr. Bugün, fizik dalında Nobel ödülünü kazanan tek Danimarkalı fizik adamı. 'Adam olacak çocuk kakasından belli olur' demişler ya. Durum aynen öyle. Beni gerçekten 'uçuran' bu öyküyü gönderen 'Ateş'in gözlerinden öperim. Bu öykü, yaratıcılık, sınır tanımamak, zekâ ve özgür düşünce hakkında minik bir destan benim için. Ve tutuculuğa atılmış bir tokat. Kıssadan hisse: 'Adam olacak çocuk, tutucu olmamasından belli olur.' O kafes, hep aynı kafes 'Cuma gecesi bütün televizyon kanallarında aynı haber vardı. Kayseri'de bir acemi hırsız, bir marketi soymaya çalışırken yakalanıyor. Her zaman olduğu gibi polis ve TV kameraları 'el ele'. Bu amansız takip sonunda polisler, hırsızı yakalayıp eline kelepçeyi takıyorlar. Ama cezayı yine yargı sistemi veremiyor. Soyulan marketin sahiplerinden biri, eli kelepçeli hırsızı, polislerin gözü önünde bıçaklayıp kaçıyor. Kahraman Türk polisi hırsızı yakaladı ya. Onun bıçaklandığına bir türlü inanmıyor. Oğlan, elinde kelepçeler yerde kıvranıp duruyor. Polislere yalvarıyor: "Abi beni bıçakladılar" diye. "Hadi ulan, numara yapıyorsun" diyor polislerden biri. Diğerleri karga- tulumba genç hırsızı polis minibüsüne fırlatıp atıyorlar. Her taraf kan içinde. Sille tokat hastaneye götürülüyor hırsız. TV ekranlarında görüntüler devam ediyor. Hastanede iki 'kıllı Türk erkeği' (hastabakıcı olmalılar) "Yürü ulan, geç şu sedyeye" diye itip kakıyorlar kanlar içindeki genç adamı.
Uğur Dündar ve Ali Kırca 'istenmeyen görüntüler', 'insanlık dramı' gibi cümlelerle bu haberi yorumluyor. Peki Kayseri Valisi ya da Emniyet Müdürü ne yapıyor? Şu saate kadar kimseden hiçbir ses yok. Bu insanlık dışı olayın sorumluları hakkında ne yapılmış. Ben bilmiyorum, bilen varsa söylesin.
Aynı gece Show TV haberlerinde Saadettin Teksoy var. Şaşkın Entel Abidik Gubidik (ya da adı her neyse), minik kardeşim İbrahim ile birlikte aynı 'Harikalar kumpanyasında' çalışan bir başka harika değer Teksoy. Saadettin Baba bu kez Rio Festivali'nde. Elinde mikrofon, festivalden daha festival bir görüntü durumunda. Kalabalık içinde üç dört kişiye yaklaşıyor. Kadın kılığında dans eden, eğlenen birkaç siyahi bunlar. Teksoy'un onların önünde yaptığı anons aynen şöyle "Şu anda yanımda gördüğünüz kadınları, pardon adamları, Gülhane Parkı'nda kafese kapatın. Sonra da fıstık atın." Kendi durumuna bakmadan, kendi kendine eğlenen insanları aşağılıyor Teksoy. Çılgınca dans edip eğlenen diğer hergeleler Türkçe bilmiyor ya... Onlar da gülümseyerek elinde mikrofonla bir şeyler konuşan o garip 'cisme' garip garip bakıyor.
Aslında bütün bunlar için bir kafes gerekmiyor. Daha doğrusu, elleri kelepçeliyken bıçaklanan bir hırsızı tekmeleyen polislerin yaşadığı, Saadettin Teksoy'un o muhteşem röportajlarının yayımladığı bu ülkede, böyle bir kafesi bulmak için Kayseri'ye, ya da Rio'ya gitmeye gerek yok.
Zaten hepimiz aynı kafesin içindeyiz diye düşünürken aniden sıkıldım. Dışarıda lodos mu var ne? Pencereler, panjurlar birbirine vuruyor. Camı açtım. Bir avuç temiz havayı elimle kucakladım. Kafesler onların olsun. 'Hemşo' ve Ali Kocatepe 'Sevgili Arda. Konumuz 'Hemşo' filmi ve işte olayın aslı" diye başlıyor Ali Kocatepe geçen haftaki yazıma gönderdiği yanıtta.
O yazıda, eski dostlarım Ali Kocatepe ve Aytaç Arman'ın sanat eserlerininin yasaklanıp yasaklanmaması için oluşturulan bir denetleme kurulunda yer almalarını içime sindiremediğimi yazmıştım. Ali, (affına sığınarak biraz kısalttığım) cevap yazısına şöyle devam ediyor. 'Hemşo', yedi kişilik denetleme kurulunda 5'e karşı 2 oyla aklandı. Yani Aytaç Arman'ın, benim ve Yılmaz Atadeniz'in oylarına iki kurul üyesi de katılınca 'Hemşo' vizyonda kaldı. 'Sizin orada ne işiniz var?' diye soruyorsun. İşte bunun için varız... Gelelim filmin 16 yaş altındakilere yasaklanmasına. Filmi seyrettikten sonra bazı üyeler, filmin çocuklar için sevişme sahneleri yüzünden zararlı olabileceğini savundular. Bu kez 3 sanatçının karşı fikrine rağmen, çoğunluk yaş sınırlamasının getirilmesine karar verdi. Senden ricam, eleştiriyi doğrudan doğruya medyaya yapman. (...) Haberin kaynağını arayıp, doğrusunu yazan yok. Biraz sansasyonel olsun diye
haberi saptıran çok...
Onların sorumsuzluğu ve duyarsızlığı da, konularını medyadan öğrendikleri üzerine inşa edenlerin yanlış yorumlarına neden oluyor. Yanaklarından öperim."
Sevgili Ali bu yanıtında bana haksızlık etmiş. Ya da o yazıyı içine sindirerek okumamış. Kendisini, basında çıkan haberlere dayanarak yasakçı olarak suçladığımı söylüyor. Oysa, geçen hafta aynen şu cümleleri yazmışım: "Ali, Aytaç ve Yılmaz Atadeniz bu yasağa karşı çıkmışlar. Ama ellerinden ne gelir. Karşılarındaki devlet temsilcileri sayı olarak onlardan fazla." Bir de şunu söylüyor Kocatepe yanıtında: "Film, tüm olarak yasaklanmadıysa üçümüzün sayesinde, biz onun için oradayız" diyor. Ben de geçen hafta aynı konuda şunu yazmışım: "Ali ve Aytaç diyebilirler ki, biz sansüre karşı çıkmak için buradayız. Oylarımızla dengeyi korumaya çalışıyoruz.
Yine de bunu içime sindiremiyorum. Bırakın sansürcüler yalnız kalsın sevgili dostlar."
Kısaca bir yanlış anlama ve saptırma yok sevgili Ali.
Sen bana gönderdiğin o kibar mesajında ne söylemişsen, ben aynısını önceden yazmışım zaten. Benimki sadece bir yorum ve istekti. Bunu da bana çok görme n'olur. Seni ve Aytaç'ı o sansürcü grubun arasında görmek istemiyorum.
Eğer bu suçsa, ben suçluyum aziz dostum.
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.
|