Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
7 Mart 2001

Ayak uydurmak mı?

Toplumlar da, kendisini oluşturan bireyler gibi, birbirinden çok farklı yapıda oluşumlardır. Bir ülke içinde dahi, yaşam prensipleri, inanışları ve davranışları birbirinden çok ayrı ve değişik kesimler var. Dünya, Kanadalı Marshall McLuhan'ın öngördüğü gibi 'tek bir köy' haline yavaş yavaş dönüşüyor ve bunun da temelinde, gene McLuhan'ın söylediği gibi medyaya ilaveten akıl almaz bir hızla yayılan cep telefonu trafiği yer almış durumda. Bu yakınlaşmanın başka büyük bir nedeni de, dünya ekonomisinin artık bir birleşik kap haline dönüşmesi.
Ekonomi, değişik toplumları bir arada tutan bir unsur olmasına rağmen, toplumların kültürlerinde de gözle görülür bir tarzda değişme ve yakınlaşma gözlemleniyor. Buna rağmen, bir toplumun yüzyıllardır oluşturduğu kültürel alışkanlıklardan kurtulması da oldukça zor. Bu konuda, Samuel Huntington'la birlikte yazdığı 'Kültür Olguları' adlı kitapla tanınan Lawrence E. Harrison, Herald Tribune gazetesinde geçen gün yayımlanan bir makalesinde, çeşitli geri kalmış ülkelerin kendilerini çağa uydurmak ve modern bir yapıya sahip olmak için, kültürel bazı değişiklikleri kabul etmesinin gerektiğini savunmuş. Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin gelişememelerinin nedeni olarak bir bakıma Batı'nın kolonileştirilmesinin gelişmeye engel olduğunu kabul ederken, Harrison, hemen hemen aynı kısıtlayıcı kültürel olguların Güney Asya'da da hüküm sürmesine rağmen, Japonya'ya ilaveten, Güney Kore, Tayvan, Hong Kong ve Singapur gibi toplumların, genelde ekonomideki atılım ve başarılarını, bu ülkelerin kültürel değişimi ile uygulamalarında buluyor.
Bir ülkenin geri kalmışlığında en önemli unsurların, kültür içinde yerleşmiş fatalistik inanışlar, akıl yerine his ve alışkanlıklarla karar verme, ileriye bakılacağına genelde hâlâ eski devirlerde yaşama, ileriye dönük planlama yerine eski tarz çalışmayı sürdürme ve gelebilecek tehlikeleri düşünerek alternatif tedbirleri önceden hazırlama eksikliği olduğunu söyleyen Harrison, bu gibi ülkelerin tek bir kişinin ağzına ve gözüne baktığını, bireyin yaratıcılığına önem vermediğini ve bunu budamak için önlemler dahi aldığını ve günlük hayatın ekonomik koşullarını bir tarafa itmeleri nedeniyle de geri kalmışlığın devam ettiğini vurguluyor.
Yön ve yöntemi daima yukarıdan bekleyen ve uygulanan yaptırımlara bir tepki göstermenin bizim kültürümüzde pek yer almamasına ilaveten, yukarıda adı geçen davranışlara da oldukça uyan bir toplum olan Türkiye'nin bugüne kadar yerinde saymasının nedenleri de bir bakıma açıklanmış oluyor gibi. Politikacı ve bürokratın, soyup soğana çevirdiği ve politik partilerin başındakilerin kısıtsız imkânlarla iktidarda hüküm sürmeleri esasına dayalı sistemi değiştirmemek için türlü madrabazlıkları uyguladıkları bir ülke olan Türkiye'de, gelişmiş bir ülke olabilmenin belki de tek yolu, toplumun tek bir vücut olarak, medyanın da katkısı ile, sivil toplum kuruluşlarının başı çekmesi ile 'yumuşak bir isyan' veya başkaldırmayı denemesi olacaktır. Bir taraftan, Avrupa Birliği'nin oluşturduğu toplum ve başındaki devlet adamlarının ayak sürçmeleri, diğer taraftan da Türk toplumu içindeki, sistemin getirdiği tüm imkânları sadece kendisinin kullanmasına alışmış olan bir kesimin de ayak koyması ile, böyle giderse, Türkiye'nin Avrupa toplumu üyesi olmasının da bir kara mizah örneği olarak, yıllar sonra okullarda okutulacak konular arasına gireceği şüphesizdir.
Kimsenin, diğerine ayak uydurmak gerçeğini uygulamadığı bir toplum olan Türkiye'nin tüm geleceğini IMF ve AB ağır toplarından beklemenin de bir yararı olmadığını anlamamız için daha ne kadar bekleyeceğiz, dersiniz?


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.