Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
7 Mart 2001

Rol

Kasım krizine giden yolda bankacılık sektörünün 'iyi' banka 'kötü' banka olarak ikiye ayrışmasının önemli rolü vardı. Ancak, bu ayrışma yeni değildi; 1990'lı yılların özellikle ikinci yarısından itibaren giderek keskinleşmeye başlamıştı. Bu keskinleşmenin şöyle bir
riski var: 'Kötü' bankalar eğer giderek daha fazla miktarda diğer bankalardan gecelik borçla işlerini çeviriyorlarsa, bu fonların kesilmesiyle deprem geçirebiliyorlar. Kasım krizi öncesi tam da böyle oldu.
Peki, neden bu 1999 başında, 1999 sonunda ya da 2000 ortasında olmadı da 2000 Kasım'ında oldu? 2000 yılı, temel makroekonomik göstergeler açısından 1999'dan ya da daha öncesinden daha iyi bir yıl değil miydi? Ekonomimizi rayına oturtmak için yeni bir program uygulamaya başlamamış mıydık?
BDDK'nın temel görevinin, bankacılık sektöründe uzun yılların politikalarının yarattığı hasarın önce daha da derinleşmesini, sonra da yavaş yavaş ortadan kalkmasını giderici bir düzenlemeye gitmesi olduğunu düşünüyorum. Bu uzun cümledeki 'uzun yılların' ve 'yavaş yavaş' sözcüklerinin altını çizmek isterim.
BDDK, nihayet çok yeni bir kurum. Bu sorunların ağırlaşmasından o sorumlu değil. Ona olduğu gibi devredilen sorunlara bir örnek: 6 Aralık 2000 günü fona devredilen Demirbank'ın hesaplarına bakılınca şu hemen dikkat çekiyor: Diğer bankalardan ve TCMB'den aldığı gecelik kredilerle banka dışı kesimlerden aldığı repo cinsi borçlarının toplamının bilançosuna oranı, 2000 Eylül'ünde yüzde 75 dolaylarında. Bu, Bankalar Birliği verilerinden hesaplanmış bir oran ve bankacılık sektörünün geriye kalanı bir bütün olarak ele alındığında bu oran yüzde 12 olarak hesaplanıyor.
Dolayısıyla, 2000 Kasım öncesinde bu banka çok riskli bir banka olarak karşımıza çıkıyor. Ani bir faiz yükselmesi karşısında korunaksız: Ertesi gün çok daha yüksek faizle borçlanmak zorunda. Buna karşılık elinde çok fazla Hazine tahvili tutuyor. Faizlerin yükselmesi, elindeki tahvillerin değerini düşürüyor. Zarar ediyor.
Dolayısıyla, Demirbank örneğinde olduğu gibi, bankacılık açısından çok fazla risk üstlenmiş bazı bankalar vardı kasım öncesinde. 'Kötü' bankalardan kastedilen bu. BDDK'nın asli görevi, bunların üzerine gitmekti. Bu bankaları, hırsızlardan, 'hortumlayanlardan' ayırt etmek gerekiyordu. Oysa, sapla saman, riskli bankalarla hırsızlar birbirine karıştı. 'Üç banka, hayır beş banka daha gidiyormuş' dedikoduları ortalığı kapladı. Bu ortamda, 'kötü' bankaların riski birden arttı ve kendilerini gecelik olarak borç alamaz bir konumda buldular.
Bu ortamda, muhtemelen IMF'nin de diretmesiyle, uzun yılların sorunlarının bir çırpıda kapatılması gündeme geldi. Ne kadar doğrudur bilinmez ama, döviz pozisyon açıklarının yıl sonuna kadar kapatılmasının 'telefonla' istendiği dedikoduları yayıldı. Doğruluğu bir tarafa, bu dedikoduların çıkmış olması bile başlı başına bir sorundu. 'Dövize hücum' tohumlarını ekiyordu.
Kriz sırasında BDDK, bu tür bankalar el oymak için 6 Aralığa kadar bekledi. Oysa, Kasım sonunda TCMB bir açıklama yapmış, artık piyasalara likidite bırakmayacağını duyurmuştu. BDDK'nın 6 Aralık tarihine kadar ayak diretmesi, TCMB'nin bu açıklamasının tam tersine davranmasına yol açtı ve kredibilitesini düşürdü.
Sonuç olarak, bankacılık sektöründeki bozulmadan elbette BDDK sorumlu değildi. Elbette hırsızların üzerine gidecekti. Ancak, asli görevi yerine, polisiye vakaları ön plana çıkardı. Asli görevinin ise 'hemen yerine getirilebileceği' yanılsamasına düştü. Kriz sırasında da bazı adımları atmakta ayak diredi. Bu açıdan bakınca, krizde bu kurumun da rolü olduğunu düşünüyorum.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.