Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
13 Mart 2001

Hiperenflasyona son

Rejimleri liberalleştirmek politik destek gerektirir; özellikle bu yönde ilerlerken darbe almışlarsa. Türkiye krizi atlatırsa, dünyanın hiperenflasyona karşı savaşı da zaferle tamamlanmış olacak
Haber ResmiFAREED ZAKARIA
Günümüz kapitalist dünyasında soğukkanlılığınızı kaybetmenin maliyeti çok yüksek olabilir. Türkiye'nin, normalde soğukkanlı olan Başbakanı Bülent Ecevit, Cumhurbaşkanı'yla tartıştığı fırtınalı toplantıyı terk edip öfke içinde, gazetecilere iftiraya uğradığını anlattığında mali piyasalar paniğe sürüklendi. Birkaç saat içinde borsa çöktü, faizler yüzde 4 binlere yükseldi ve ulusal para üçte bir değer yitirdi.
Türkiye'nin içine düştüğü bu durum, Washington'da, Türkiye'nin yüksek enflasyonuna yönelik bir tedavi programına rehberlik eden kuruluşa, Uluslararası Para Fonu'na (IMF) yönelik bir dizi yeni suçlamaya da yol açtı. Özellikle Kongre'nin Cumhuriyetçi kanadından gelen eleştiriler, IMF'nin bir dahaki seferde kenara çekilip oturması gerektiğini savunuyor.
Fakat, hangi bir dahaki sefer? Türkiye, fiyatların denetimden çıktığı son büyük ülke. Tüm bu mali krizler ve banka iflaslarının ortasında, hiperenflasyonun düşürüldüğünü hatırlamak son derece anlamlıdır. Eğer Türkiye bu krizden sıyrılabilirse, 20 yıllık savaşın mutlu sonu da gelmiş olacak.

Biraz geçmiş
Sadece 10 yıl önceki manzarayı bir aklınıza getirin. 1989'da Arjantin'deki enflasyon tam yüzde 3.500'dü; Brezilya'da yüzde 1.200; Peru'da ise yüzde 2.500'dü. Doğu Avrupa'daki yeni ekonomiler de bu salgından etkilenmişti. Polonya'nın enflasyonu yüzde 200'ün üzerindeyken, Bulgaristan'da bu oran yüzde 1.400'e ulaşıyordu. O zaman bu rakamlar çok çarpıcı görünmüyordu. Dünyanın önemli bölümünde, hükümetlerin kaynaklarını aşan tarzda davrandıkları ve ardından para basarak borçlarını ödedikleri gerçeğine alışmıştık.
Fakat son 10 yıldır, gelişmekte olan ülkeler birbiri ardına, sorumlu bir tutum benimseyerek serbest piyasalara ve parasal ve mali disipline doğru ilerledi. Bazıları para birimlerini döviz kuru dalgalanmasına bırakma gereğini kabul etti; diğerleri kendi para birimlerini dolara veya euroya bağladı. Sonuç: Bugün artık dünyada, dünya ekonomisi içinde ciddi bir yeri bulunup da enflasyonu yüzde 20'nin üzerinde olan birkaç ülke kaldı.

Henüz yayılmadı ama...
Bunlar, Türkiye'deki mali çöküşün ardından neler yaşandığını açıklamaya yardımcı olabilir. Hiçbir şey... Kriz, en azından şimdilik, başka yerlere yayılmadı. Bu bir ölçüde ekonominin hacmiyle ilgili bir sorun. Bir bankacının ifadeleriyle, 'Türkiye Rusya değil.' Fakat aynı zamanda, bir ülkede böylesi bir çöküş yaşandığı vakit, piyasalar benzer zayıflıklar taşıyan başka yerler arar ve buraları terk eder. Bugün, böylesi çöküşler için çok fazla aday yok.
Hiperenflasyon bir ülkenin başına gelebilecek en kötü ekonomik illettir; parayı, tasarrufları, mülkleri ve emeği değersizleştirir. Ciddi bir resesyondan bile daha kötü bir durumdur bu. Resesyon sahip olma ihtimaliniz olanları (ekonominin büyümesi halinde elde edeceğiniz daha yüksek yaşam standartlarını) gasp ederken, hiperenflasyon sahip olduklarınızı (tasarruflar) elinizden alır.
Hiperenflasyonun hükümetleri alaşağı etmesi, devrimlere yol açması da bu yüzdendir. Nazileri Almanya'da iktidara getirenin 'Büyük Buhran' değil, hiperenflasyon olduğunu bir kez daha vurgulamakta yarar var. Almanya'da birikimleri tamamen değersizleştirerek orta sınıfı yok eden hiperenflasyondu.
Peki hiperenflasyona karşı sürdürülen bu savaş nasıl kazanıldı? Esas olarak ideolojik bir sıçramayla. 1980'lerle birlikte dünya ölçeğinde ülkeler ekonomik gelişimlerinin tek yolunun özelleştirme, müdahalecilikten vazgeçme, hükümetleri küçültme ve para politikalarını sıkılaştırmadan geçtiğini gördü. Batı'nın 1980'lerdeki muhafazakâr liderleri (Reagan, Thatcher) bu sürece büyük bir siyasi itilim kazandırdı; onları takip eden, 1990'ların yeni ve gelişmiş sol kanat liderleri (Clinton, Blair) de aynı hatta ilerledi. Fakat, dünya ölçeğinde serbest piyasaya doğru ilerleyiş sürecinin önemli, hatta merkezi kurumu, o çok kötülenen IMF oldu.

'Özgün' hatalar
IMF de kendine özgü hatalar yaptı. 1997- 98 yıllarında yaşanan Asya ekonomik krizini kısmen yanlış ele aldı. Hâlâ da, Türkiye'nin son altı ayda yaptığı gibi, uygulamaları gereken reformları yavaşlatan hükümetleri açıkça azarlamaktan kaçınıyor. IMF zaman zaman, ekonomist Steve Hanke'nin sözleriyle ifade edersek, "Zayıf yasalara ve zayıf hükümetlere sahip ülkeler, mali disiplini sağlayabilmek için merkez bankalarına dar bir ceket giydirmek zorundadır" türünden politik gerçeklikleri anlamak zorunda.
Ne var ki, bunlar taktik eleştiriler. Yönetimi ağırlıklı olarak ABD'nin egemenliğinde bulunan IMF, dünyadaki serbest piyasaların, serbest ticaretin ve serbest döviz kurlarının temel savunucusudur. Gerek Hindistan, Brezilya, Mısır ve İsrail'de, gerekse Türkiye'de, halka hoş gelmeyen fakat ülkeleri sürdürülebilir bir kalkınma yoluna sokacak olan reformların zorlayıcısı hep IMF olmuştur. IMF Batı ülkelerindeki hükümetleri de uyarmaktan geri durmamıştır. Britanya'da, 1976'daki son İşçi Partisi hükümetini denetimsiz harcamalardan vazgeçmeye çağırmıştır. Keza geçen ay da, mevcut İşçi Partisi hükümetini ciddi harcama hedeflerinden geri adım atması için uyardı.

Politik gerçekçilik
Uluslararası serbest piyasa koşullarına dayanabilen ülkelerin ayakta kalması, diğerlerinin ise ölmesi gerektiği gibi bir ütopyayı savunan Amerikan muhafazakârları, politik açıdan hiç de gerçekçi değil. Türkiye gibi bir NATO müttefikinin kapitalist derslerini öğrenmesi için nalları diktiğini mi görmek istiyoruz? Fazla mesafe kat edememiş bile olsalar, rejimleri liberalleştirmek, politik destek vermeyi gerektirir; özellikle de, bu yönde ilerlerken darbe almışlarsa. Bu nedenle, gelişmekte olan ülkelerdeki en ateşli serbest piyasa savunucuları bile, bu tür durumlarda müdahale geliştiren IMF'yi desteklemektedir.
IMF'nin serbest piyasa reformlarının lokomotifi olduğuna ilişkin en basit ve en güçlü kanıt ise şudur: Dünyadaki tüm ülkelerde, özellikle de reformları gerçekleştirmiş olanlarda, IMF'yi eleştirenler solculardır. Dünya ölçeğinde, serbest ticaret ve küreselleşme karşıtı güruhun bir numaralı hedefi IMF'dir. IMF sadece tek bir ülkede, ABD'de sağın eleştirilerine maruz kalmaktadır. Sizce IMF'nin misyonunu, Cumhuriyetçi muhafazakârlar mı, yoksa dünyanın geri kalanı mı yanlış anlıyor?
Newsweek dergisi yazarı Fareed Zakaria'nın 12 Mart 2001 tarihli sayıdaki makalesi


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.