Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
18 Mart 2001

Bana meydanını söyle

Kent meydanlarını oluşturan doku başlı başına toplumsal bir olgu. İktidar merkezli modernist ideolojiyle birlikte önemini yitiren meydan merkezli kent anlayışı bizde zaten doğru dürüst yerleşmemişti
Haber ResmiHASAN BÜLENT KAHRAMAN
İSTANBUL - Büyük kentlerin hemen hemen hepsi meydanlarıyla tanınır. Paris, 'Etoile' demektir. Meydanlar kenti Londra'da en görkemli alan Trafalgar'dır. Roma, İspanyol Meydanı'yla anımsanır. Ayrıca, belli başlı buluşma noktaları da söz konusudur. Roma'da Trevi Çeşmesi, Londra'da Covent Garden veya Oxford Circus, Paris'te Bastille böyledir. Ayrıca neredeyse her mahallede bir meydan, alan yer alır.
Bu meydanlar sadece bir karışıp kaynaşma noktası olmanın çok ötesinde anlamlara sahiptir. Alanı oluşturan doku, mimarlık yapıları, çevrenin düzenlenişi başlı başına toplumsal, tarihsel bir olgudur. Her alan düzenlemesi, bir ideolojik tercihe dayanır. Bu nedenle, 'mekân tasarımı', 'toplumsal kuram'ın, siyaset biliminin, son zamanlarda da 'görsel kuram'ın irdelediği, temel sorunlar arasında başı çeker.

Toplumsal bellek meydanda!
Bu, bütün bir şehircilik için de geçerli bir husustur. Kent ve onu belirleyen ana parçalar olan meydanlar, bu nitelikleriyle toplumsal belleğin, kimliğin, aidiyetin
oluşumundaki asıl etkenlerdir. Meydanların düzenlenişi, oradaki tercihler, gerçekte nasıl bir toplumsallığın oluşturulmak istendiğini ortaya koymaktadır. Bu, toplumsal kuramla iç içe geçmiş görsel ideolojinin de yanıt aradığı sorular arasındadır.
Bizans'taki meydan düzenlemesi ve görsellikle, Roma İmparatorluğu arasındaki fark, Aydınlanma Çağı'nın bahçe düzenlemesi, bunun İngiltere ve Fransa arasında oluşturduğu çeşitlilik veya Haussman'ın Paris'e açtığı bulvarlar, Benjamin'in anlattığı Paris Pasajları ve daha niceleri hep toplumsalla tarihsel ve bireysel olanın keşistiği, kat yerlerinde ortaya çıkar.
O nedenle, hemen bütün modernite incelemeleri bir ucuyla kentsel alan düzenlemelerine ve onun içerdiği görsellik çözümlemelerine bağlanır. Çünkü, görsel ideolojinin, dolayısıyla da meydan düzenlemesinin asıl ilişkisi iktidarladır. Her görsel anlayış ve ona bağlanan mekân düzenlemesi belli bir iktidar modelinin yansıması veya onun dönüştürülme sürecidir.
Türkiye, bu konuda çok kısıtlı birkaç çalışma dışında henüz tarihini oluşturmadı. Şehircilik çalışmaları yok denemese de bu olgu henüz görsel ideoloji ve toplumsal kuram açısından ele alınıp çözümlenmedi.
Özellikle Ankara ve İstanbul'daki meydan düzenlemelerinin ya da düzensizliklerinin bu anlamdaki iç sorunlarını bilmiyoruz. Oysa, böyle bir tarihimiz elbette var.
Osmanlı kentsel mekânının çok kendine özgü ve anıtsallıktan kaçınan yapısına karşın erken Cumhuriyet dönemi, zaman geçirmeden neo-klasik bir tonlamayı içeren, Romacı bir anıtsallığı vurgulayan, hafif Rönesansçı denebilecek bir üslup geliştirmiştir. İstanbul'daki Taksim Meydanı'nın ilk modelleri fakat özellikle Ankara'daki Ulus ve Tandoğan çalışmaları bu yaklaşımın somut örnekleridir.
Öteki kentlerdeyse meydanlar iktidarın merkeziyetçiliğini vurgulayacak biçimde düzenlenir. Ortada (merkezde) daima 'Vilayet Binası' yer alır. Kent oradan başlayarak dağılır. Aynı anlamı ve amacı vurgulayacak biçimde meydanın ortasında bir
Atatürk heykeli bulunur. Oda gene neo-klasik bir Romanesk üslupla yapılmıştır.

Arabeskimizin bir parçası
Zaman bu anlayışa iki anlamda da kendi katkısını getirmiştir. Hem, bu meydan anlayışı devam etmekle birlikte işlevini yitirmiş, kentsel gelişmenin taşıma noktaları meydanları işlevsiz bırakmış hem de devamında ısrar edilen bu üslup neredeyse gülünçleşmiştir.
Sonunda ortaya çıkan yeni meydanlar, belli bir düzenleme anlayışını içermediğinden hayatın her noktasında yaşadığımız karmakarışıklık orada da kendisini göstermiş, oraları da arabeskimizin bir parçası, onun da ötesinde yayılma merkezi olmuştur. Bugün İstanbul'un iki başlıca meydanı, Taksim de, Beyazıt Meydanı da bu çaresizlik içindedir.
Kısacası, meydan oluşturma zihniyeti ortadan kalkmıştır. Bu belki anlaşılabilir bir şeydir. Daha beylik bir yaklaşımla denebilir ki, meydan düzenleme zaten fazla modernist bir şeydi; modernizm bittiğine göre bunun bitmesi, her şeyin kendi haline terk
edilmesi doğaldır, günün de gereğidir.
Kim bilir? Belki de Türkiye söz konusu olduğunda 'bir şeyin modern olması için önce postmodern olması gerekir' diyen Lyotard haklıydı. Bunlar tabii, 'şık' şeyler ama işin asıl gerçeği, modernitenin sonu falan dediğimiz şey aslında kendi ilkelliğimize bulduğumuz bir kılıf veya kendimize bir ideoloji bulamayışımız olmasın?


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.