Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
18 Mart 2001

Bir veremlinin not defterinden

talkan@media.ankara.edu.tr
'Odamdan içeriye çok güzel ve genç bir köylü kadını girdi, yanında kocası olacak adam. Muayene ettim, kadın verem. Hem de ileri derecede. Reçeteyi yazdım. Kocası reçeteyi aldı, 'Ne kadar tutar bu ilaçlar?' Söyledim. Yüzünü buruşturdu, 'Dohtor hanım,' dedi, 'ben bu fiyata bu kadının yenisini alırım.'"
Bu öyküyü sevgili hocam Türkan Akyol'dan dinlemiştim. Şimdi kökü kazındı diye seviniyoruz, arada bir hortladı diye korkuyoruz, ama verem bir zamanların en yaygın hastalıklarından biriydi. Elli yıl öncesine kadar vereme yakalanmak neredeyse bir modaydı.
Burada anlattığım koca tipi sizi yanıltmasın, aslında verem 'aşk'la özdeşleşmiş bir hastalıktı. İnsanı yiyip bitirmesi, benzini sarartması, gece uyku uyutmaması, zayıflatması, çaresiz bir dert olması, kan kusturması... onu âşıklara layık
bir hastalık yapmıştı.
Onun için, 'ince hastalık' derlerdi. Hastayı zayıflattığı için mi, yoksa aşkla verem arasındaki akrabalıktan mı bilinmez, ama 'ince hastalık', vereme pek uygun bir lakaptı.
O zamanın doktorları, çağdaş tıbbın olanaklarından yoksun olduk-
ları için hastalarına temiz havalı tatil yörelerini önerir, havayla, suyla tedaviye çalışırlardı. Geçen yüzyılın romanları ve filmleri, o sanatoryum-
larda geçen hazin aşk öyküleriyle doludur. Verem, bir bakıma romantizmin tıbbi tezahürü olmuştu.
Bütün bu duygu ve düşüncelerin etkisiyle olmalı, veremli olduğumu öğrendiğim zaman pek şaşırmadım ve üzülmedim. Çağın romantik hastalığı beni es geçecek değildi ya! Ama verem hastalığının, romanlarda ve filmlerde olduğu gibi aşk yaşamı üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu (maalesef) görmedim. Genç kızlar, anlattığım veremli delikanlı öyküsüne gülüp geçiyorlardı. Bir tanesi bile veremli olduğumu düşünerek yakınlık ve şefkat göstermeye yanaşmadı. "Anlayışsız ve duygusuz şeyler, n'olacak," diye düşündüğümü anımsıyorum.
İşin aslına bakacak olursanız, kimse 'Sen veremlisin,' dememişti bana. Hastalığımın belirtilerine ve doktorun verdiği ilaçlara bakarak bu tanıyı ben kendi kendime koymuştum.
Üniversiteyi bitirince romantizm de bitiyor, gerçekler başlıyor. Benim için de öyle oldu. Amerika'da doktora yapmak için bir burs buldum. ABD Elçiliği, vize vermek için kendi doktorlarının vereceği sağlık raporunu istiyordu. Mübarek doktorun ilk sorusu, "Verem geçirdiniz mi?" oldu. Ben büyük bir gururla, "Geçirmez olur muyum, elbette geçirdim," dedim. "O halde vize veremeyiz." "Aman doktor, hastalık geçti gitti işte, bir şey kalmadı." "Olsun, vize yok! Ama gene de bir muayene edeyim seni." Ciğer röntgenime baktı, iyi gözüküyor. Sonra koluma gözü ilişti, "Bu verem aşısını ne zaman oldun?" "İlkokulda." "O zaman lisede verem olman imkânsız," dedi. Vizeden öylece yırttık.
Ama iş orada bitmedi. New York Havaalanı'nda gümrük kapısında zebella gibi bir doktoru dikmişler, gelip geçenin ciğer röntgenine bakıyor. Ben korkudan sıranın en arkasına saklandım. Önümde pırıl pırıl, sağlık timsali, sarışın, uzun boylu, mevzun bir İsveçli. Adı mutlaka Ursula'dır. Kafamdan İsveç'teki ve Türkiye'deki verem istatistikleri geçiyor, durumum hiç de parlak değil. Doktor, Ursula'nın ciğerlerine baktı, Geçemezsiniz," dedi. "Neden?" "Veremsiniz!"
O kadından çok ben yıkıldım.
Ursula verem olduktan sonra benim halim nicedir! Korkarak röntgenimi verdim. Baktı. Derin bir ıslık çaldı. Endişeyle sordum, "Ne oldu?" "Tebrik ederim," dedi, "ciğer dediğin böyle olur!"
Dönüp Ursula'ya bakmadan fırladım, kapıyı hızla geçtim.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.