Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
21 Mart 2001

Şen ola Diyarbakır şen ola!

İki eliyle 'BARIŞ!', 'BARIŞ!' yapan bu kadınların bu işareti yapmasının çok ağır, derin, acılı ve ivedi bir anlamı var. Oğlunu yitirmiş, kocasını, amcaoğlunu, kardeşini... İşte bu ağırlık, bu vahamet duygusu, gezi boyunca hiç yakamdan düşmedi
Haber ResmiPERİHAN MAĞDEN
DİYARBAKIR - Başlığı türkü satırıyla atmış olsak da, yazımıza on yılların 'kitsch' şaheseri Love Story'nin Türkçe karşılığının giriş kapısı olan: NERDEN BAŞLASAM mısraıyla girmek isteriz.
Ki bilen bilir, ikinci satır da: "Bu aşk hikâyesini nasıl anlatsam," diye gelir. åşık da olduk oralara yani.
Dünyanın en mutlu, en yoğun gezisini gerçekleştirdik o topraklara bir kere. Aşırı mutluyduk, kız çocukları gibi şendik grup olarak; öylesine candan sıcak karşılandık/ağırlandık/uğurlandık. Üstelik acılı topraklardaydık, gözleri-miz yaşarmaya acayip temayüllüydü: Her an, her saniye gözlerimiz yaşarıvermekteydi. Benim için öyleydi en azından. Çok dolu dolu bir geziydi. Şimdi bu girişi girişlerken, aldı mı beni bir kaygı parçası: "Seyahati tam tamına yansıtabilecek miyim acaba? Mümkün mü bu?" Ki buna 'sınav korkusu' da denir Mançurya'da. Hadi sadede gelelim, konuya şakkadanak girelim.
Bir kere bu "Diyarbakır'a gidelim. Kadınlarla söyleşelim. Barışın, doğunun, doğu kadınının, kadın dayanışmasının UMURUMUZDA olduğunu o naçar toprakların yiğit kadınlarına gösterelim" fikri, Pınar Selek'ten çıktı. Hakiki hayatta Pınar Selek'i ilk kez, bu gezi sebebiyle görmüş oldum. Pınar, boylu boslu güzel bir kadın. Sesi güzel, içi güzel, dışı güzel. Ama 'güzel' deyip geçemeyeceğin bir güzelliği var Pınar'ın. Rönesans ressamlarının Meryem Ana tasvirlerinden biri gibi yüzü. Al Pınar'ı, koy Leonardo'nun karşısına: Öyle yürekten yükselen ışığın yüze vurduğu bir azize güzelliği. Üstelik yalnızca bir 'Kutsal Bakire' modeli değil Pınar. Pınar'da yüzde yüz bir Jean D'arc'lık da var. (Ki bildiğiniz üzre, kızın 2.5 yılını yaktılar.) Gerçi, sonra Jean D'arc da azize ilan edildi: Yani doku, maya-o doku, o maya. Olağanüstü tatlı bir insan. Sıcacık, sihirli, ayrıca gülmeye, eğlenmeye her an hazır. İşte, öyle dünyaya az gönderilen güzelim meleklerden biri.
Grup bir kere, çok güzel çatılmıştı. Tam listeyi vermek boynumun borcudur. Bu kadınlar vardı:
Zeynep Atikkan, Zeynep Oral, Nilgün Cerrahoğlu, Duygu Asena, Şükran Soner, Güler Kazmacı, Zeynep Avcı, Saynur Varışlı, Jülide Kural, Vicdan Baykara, Yaşar Seyman, Gül Demir, Ayşe Düzkan, Pelin Erda, Sema Pekdaş, Zübeyde Atay, Nemika Tuğcu, Gülşen Alpay, Halime Güner, Füsun Sayek ve Elif Ergu.
A! havaalanında baktım: Türkiye'nin en mühim, en 'say kadın köşe yazarlarımızı' deyince akla gelen kadınları, işten atılmışlardı. İşin vahametine daha önce uyanamamıştım. Açıkçası, bana en çok düzenli olarak okuduğum, Türkiye'nin en beğendiğim köşe yazarlarından biri olan Zeynep Atikkan'ın işsiz (bizlerin de yazısız) kalması dokunmuştu. Ama atılanların hepsiyle bir araya gelince, 'Haydaaa!' oluyor insan. 'Sanki kadın köşe yazarlarımız çoktu da, bası-nımız tamamen kesilip budanmış oldu.' Kriz mriz. Yeniden yapılanma mapılanma. Bir Nilgün Cerrahoğlu -klasik deyimiyle- 'kolaylığınla' -hele bu bereketsiz topraklarda- 'yetişmiyor'. Ayrıca bu kadın köşecilerimizin ortak paydaları göz önüne alınırsa, 'Kriz Medyası'nda yalnız 'Sex and The City' ekolünden Postözal Kızlarına yer açılacakmış gibi, duruyor.
Böyle 'gitti mi elden avuçtan gül gibi kadın gazetecilerimiz' didiklenmeleriyle bindim uçağa; Diyarbakır'da indim. Bizi belediyenin arkasına götürüp, Batılı Evita'lar misali taş bir balkonun üstüne çıkardılar. Hemen utanç duyuyorsun senin için zorla yaratılan bu ayrıcalıklı konumdan. Altımızda Kürt kadınları kıyamet: Nasıl coşku içinde zılgıt çekiyorlar, iki ellerinin ikişer parmaklarıyla BARIŞ işareti yapıyorlar, Kürtçe barış ve dostluk sloganları atıyorlar. Bir coşku, bir sıcaklık, bir bağra basma -hasretle, önemle ki, bunun benzerine bura topraklarında Allah için, rastlanmaz.

Sadede gelmek kolay oldu
Duygu Asena konuştu önce. Kısacık ve çok güzel, konuştu. Sonra Pınar Selek konuştu. Yine kısacık ve çok güzel. Erkekler olmayınca sadede gelmek, ihtimal dahilinde oluyor. Bu grupta kimse lafı uzatmadı. Artistlik yapmadı. Ego triplerine girip diğerlerini, daraltmadı.
Bu konuşmalar yapılır ve altta coşkuyla alkışlayan, el sallayan kadınlara bakılırken, benim gözlerim güneş gözlüklerimin altından hepten yaşardı. İki eliyle Barış! Barış! yapan bu kadınlar işte, KASTEDİYORLAR bu işareti. Onların bu işareti yapmasının ağır, derin, acılı ve ivedi bir anlamı var. Oğlunu yitirmiş, kocasını, amcaoğlunu, kardeşini. Onların BARIŞ işareti, Taksim'de bir punk rock'çı çocuğun barış işaretinden değil. Bir aciliyet ve hakikat hissiyle yüklü. Bu ağırlık, bu vahamet duygusu, gezi boyunca yakamdan düşmedi.
Şunu unutmayalım: Eski kâbus günlerle kıyaslanmayacak bir barış ortamının ihsas edilmiş olduğunu...
Sokaklarda, meydanlarda, salonlarda kendimizi bu denli iyi hissedebiliyorsak; bunun, işin (inşallah) sonuna gelinmiş olması nedeniyle de olduğunu...
Çok zahmetli yolların ve yılların ardından varılan bu noktada, "A! hiçbir şeycikler yok ortada" diye nankörlük etmeye hiçbir niyetimizin olmadığını...
Ama bölge, inanılmaz acılardan geçmiş. Yaralar taze, acılar taze. Ve barış tam anlamıyla, tam tam anlamıyla sağlanabilmiş değil.

Son bir gayret. Bir anlaşma eli...
Anaların kadınların dileği buydu. "Bir adım atılsın, gerisi gelecek bizden. Artık dağlarda çocuklarımız ölmesin. Ne bizim çocuklarımız ölsün. Ne başkalarının. Bu kirli savaş; iliğimizi kemiğimizi kurutan bu savaş artık, bir daha hiç başlamamak üzre bitsin. BİTSİN."
Ki bu kısma, söyleşi kısmına geleceğim daha.
Böyle gözlerim yaşarmış, ama ağzım hiç kapanmayan bir gülümseme/gülme hali içinde, altımızdakiler güvercinler uçuruverdiler havalara bizler için.
Çocuklardan biri -Diyarbakır'da çocukların nerdeyse büyükçe bir kısmı 'sokak ve ev' çocuğu- güvercinlerden birini kapmış kaçarken, yakalandı. Bir-iki kere sırtına vurdular; iki-üç kadın çocuğu Kürtçe azarladı. Hani, "Misafir için uçurulan güvercin çalınır mı ulan" misali.
Zeynip Atikkan'la yan yanaydık. Bu sahneye güldük epeyce. Gerçek bir film karesi.
Buranın Selpakçı çocukları, mutlak ve koyu bir yoksulluğu sokuveriyor insanın gözünün
içine. Şöyle söyleyeyim: Buranın 'sokak çocuklarını' görünce ,bizim Taksim'deki sokak çocukları insana Hollywood Stüdyoları'nın kostümcüleri tarafından giydirilmiş gibi geliyorlar. Öylesine vahim bir uçurum var aralarında. İşte köyleri yakılanların sığındığı Diyarbakır'ın varoşlarının (yıkıntılarının) içinde var olduğu yoksulluğu, siz tahayyül edin.
Otele döndük. Birazdan yine belediyeye gidip salonda kadınlarla söyleşmek üzre. Otobüsümüz gecikti, şu oldu, bu oldu; bizi tam iki buçuk saat o salonda tıkış tıkış kan ter içinde;
ama dirayetle tevekkülle sabırla beklediler. Çünkü anlatacakları çooook şey vardı. Çünkü dinlenmeye, anlatmaya, bağırlarını yakan acıları ifade etmeye; susamışlardı.
Köylerini kaybedince, Diyarbakır'ın çeperinde nasıl HİÇLEŞTİKLERİNİ anlattılar.

'Bu dille doğdum, suç mudur?'
Ensestin nasıl yaygınlaştığını. Kadın intiharlarının nasıl yaşadıkları (ya da yaşayamadıkları) hayatın tabii bir neticesi olduğunu. Nasıl sağlık sorunları olduğunu. Doktorların Kürtçe bilmemesi yüzünden doğru dürüst muaye-ne edilmediklerini. Dertlerinin anlaşılmadığını, tahlil röntgen şu bu istenmeden, baştan savma bakılmalarla evlerine yollandıklarını. Şehirlerinin nasıl tinerci, balici çocuk kaynadığını. Bu ülkede var olmayan demokrasiden nasiplerini almak istediklerini. Gözaltına alınmalarda kadınların kızların mutlaka cinsel tacize uğraması gerçeğinin nasıl sıradanlaştığını. Gözaltına alınan bir kızın, evi ikinci kez basılınca kendini nasıl camdan aşağı atıp hayatını bitirdiğini. Toplantılar, konuşmalar Türkçe cereyan ettiği için dış dünyayla bağlantı kuramadıklarını. Aile içi şiddet, zorla evlendirilme ve 'büyük' şehirde aradığını bulamamanın kadınları nasıl intihara sürüklediğini. Daima 'potansiyel tehlike', 'karşı taraf' olarak bakılmaktan, izlenmekten, algılanmaktan nasıl yorgun düştüklerini ve bunu hak etmediklerini. Bir de DİL meselesi. Bir ananın dediği gibi: "Ben bu dille doğmuşum; bu suç mudur?"
"Televizyonda biz ne yaşıyorsak, diyorsak tam tersini görüyoruz. Biz SAMİMİYET istiyoruz."
İşte bunlar. Toplantı, çok ağırdı. Ama verilen her cevapta çekilen zılgıtlar, alkışlar: Öyle hafifletici, sağaltıcı, neşelendirici bir yanları var ki...
Herhalde, o yanları sayesinde ayakta duruyorlar. O yanını yitiren, ölüp gidiyor.
Devam edicem. Daha çok şey oldu. Ne halaylar çekildi. Mütemadiyen.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.