Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
21 Mart 2001

Yeni çapa

mahfie@garanti.com.tr
Önce tarihe bir not: 1999 yılı sonundan başlayarak, 2000 yılının başlarında bu satırların okurlarını korkarım ki bıktıracak sayıda programda eksik olan gelirler politikası üzerinde yazı yazmama karşın, özünde programın doğru bir program olduğunu savunuyordum. Eksik gelirler politikasına da bir isim takmıştım: "Utangaç gelirler politikası" diyordum.
Programda kur ve kamu fiyatlarının artış hızı hedef alınan enflasyona göre belirleniyor, buna karşılık özel sektör fiyatlarının ve ücretlerin artış hızı piyasa koşullarına bırakılıyordu. Piyasa koşulları ise, programın ilk aylarında o beğenmediğimiz eski enflasyona göre oluşuyordu. Eski enflasyon dikkate alınarak oluşturulan sözleşmeler ise, uzunca bir süre maliyet artışları üzerinde etkili oluyorlardı. Bu durumda enflasyon, kur, kamu fiyatlama, maliye ve para politikaları nedeniyle düşecekti, ancak bu eksiklik nedeniyle hedeflenen düzeye inmeyecekti. Daha da ileri gitmiş ve 8 Mart 2000 tarihli yazımda "...tüketici enflasyon hedefini yüzde 25 değil yüzde 35 alsaydık..." diye yakınmıştım.
12 Nisan 2000 tarihli yazımda ise şöyle deniliyor: "...Merkez Bankası'nın bu dönemde sabit kur sistemlerinin (ve bizdeki gibi türevlerinin) olası tehlikelerine karşı uyanık bulunması gerekiyor. Temmuz 2001'e kadar olan sürede liranın değerleneceği mutlaka göz önüne alınmalı. Bu tehlikeler, 'dövize spekülatif hücumlar' olarak da adlandırılabilir. Bu tehlikelere karşı uyanık bulunması gereken bir kurum da Bankacılık Üst Kurulu. Ancak, o daha kuruluş aşamasında...Böyle taarruzlara maruz kalmış ülkeler için yapılan araştırmalar, özellikle, bankacılık sistemindeki bozuklukları ön plana çıkarıyor."
Benzer uyarılar başka yazılarımda da var. Bir kez daha vurgulayayım. Tüm bu uyarılara karşın 2000'de uygulanmaya başlanan programın başarılı olacağını düşünüyordum. Asıl önemsediğim, bu program maliye politikasını, özellikle de iç borçlanmayı sürdürülemez durumdan çıkaracak ve rayına oturtacaktı. İkinci olarak da hedeflenen düzeye inmese bile, enflasyonda önemli bir azalma gerçekleşecekti.
Şimdi sadede geleyim. Kadük hale gelen programla birlikte, bizim gibi uzun süre inatçı ve yüksek enflasyon yaşamış ülkelerin enflasyonla mücadelede kullanabilecekleri aletlerden en yararlısı alet kutumuzdan uçtu gitti artık. Evet, artış hızı sabit bir kur politikası (kur çapası) bu tür enflasyonlarla mücadele için (fazla uzunca bir süre kullanmamak koşuluyla) temel araçların başında geliyor. Bir daha uzunca bir süre kur çapası atamayız, atmak bir yana böyle bir politikayı telaffuz bile edemeyiz.
Öyleyse, mali piyasalardaki fırtınayı atlattıktan sonra, sıra enflasyonla mücadeleye geldiğinde (yeni programın üçüncü aşaması) bu işi nasıl yapacağız? Sıkı bütçe ve bu çerçevede verilecek faiz dışı fazla ile sıkı bir para politikası, yıl sonuna doğru yıllık düzeyde yüzde 60'lara yaklaşacak enflasyonu düşürmeye yeterli olacak mı?
Büyüme hedefi de dikkate alındığında, kanım, bu politikalarla enflasyonla mücadelede olumlu adımlar atılabileceği, ancak, enflasyonu arzulanan düzeye düşürmede bunların yeterli olmayacağı yolunda. Yeni bir çapaya ihtiyaç var.
Devlet Bakanı Derviş'in gelirler politikası üzerindeki vurgusu, işçi sendikalarına yaptığı ziyaretler, Odalar Birliği'ndeki konuşması ve nihayet önceki gün, nisan ayında program açıklanmadan önce bu kuruluşların görüşlerini alacağını açıklaması, boşuna değil anlaşılan. Toplumsal uzlaşmaya şimdi daha çok ihtiyacımız var. Çünkü, başaramazsak başımıza neler geleceğini gördük.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.