AB için üç tarz-ı siyasetİktisadi-siyasi statükoyu korumak üzere hareket edenler ve dünyayı iyi bilmeyen gruplar aslında sanıldığı kadar etkin değilCENGİZ AKTAR
1999 yılı Türkiye'nin tarihine damgasını vurmuş bir yıl olarak anılacak. Avrupa Birliği (AB) adaylığı, ekonomik anlamda denizin bitmesi ve IMF bağlantılı programın başlaması, Abdullah Öcalan'ın yakalanması ve Kıbrıs'ta dolaylı görüşmelere başlanması hep bu yıl içerisinde cereyan etti. Birbirleriyle ilintili olan bu gelişmeler normalleşme ve modernleşmenin habercileri.
Modernliğe geçebilme ya da geçememeyi bu gelişmelere bulunacak cevap ve çözümler belirleyecek. Bu süreç derin çalkantılara gebe. Kafalarda oluşmakta olan cevap ve çözüm arayışları da bu çalkantılarla doğrudan alakalı.Şeffaflık ve KOB Aralık 1999'dan beri gündeme oturan 'Avrupa', ülke için devasa bir hedef konumunda. Ülkenin muazzam boyutlardaki siyasi, iktisadi, içtimai, idari, fikri ve tarihi eksiklik ve çarpıklıkları, Avrupa kıstas ve kazanımlarının aynalarında her gün akis buluyor. Kurumlar ve bireyler kendilerini, görüntüleri çarpıtan sirk aynasında seyreder gibiler. Hiç görüntü alınamadığı da oluyor, bazen de kral çıplak görünüyor.
'AB', habercilerin orasıyla burasını karşılaştırmak için sürekli kullandıkları bir kıstas haline geldi. Katılım Ortaklığı'nın, teamüllerin aksine ortalık yerde ve herkesin bilgisi dahilinde tartışılıyor olması, hükümetin hazırladığı mukabil Ulusal Program'ın içeriğini otomatik olarak şeffaflaştırdı ve bugüne kadar kapalı kapılar ardında üretilen politikalar ve alınan kararlar tartışılmaya başlandı.
Ulusal Program, Avrupa aynalarını topluma serpiştirecek. Yapılması gereken köklü siyasi reformlar ile yerli mevzuata uyarlanması ve uygulamaya konması gereken AB mevzuatı toplum, kurumlar ve bireylerin aynalardan gittikçe daha fazla görüntü almalarına zemin hazırlayacak.
Kasım 1999 da başlayan enflasyonla mücadele programı uğradığı ciddi kazalara rağmen yoluna devam edecek. Çünkü fazla alternatifi yok içinde yaşadığımız dünyada. Ülkenin enflasyon ve kamu açıkları sorunlarına yapısal reform ve özelleştirme/özerkleştirme ile kalıcı çareler üretmesi gerekiyor. Bu süreç zaten AB adaylığının doğal bir parçası. Benzer reformları uygulayan diğer aday ülkelerle olan fark ekonomik yeniden yapılanmanın burada, AB adaylığı kapsamında düşünülmemesi.
PKK şiddetinin kontrol altına alınması ve Öcalan'ın yakalanması Türkiye'nin artık askeri çözümlerle değil sivil politikalarla yol almasını, olağanüstü hallerde değil siyasi zeminlerde yoğunlaşmasını olanaklı kıldı. Sorunları yok saymak veya yok etmek yerine sorunları çözme sanatı olan politikaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Yunanistan'ın yolu Yunanistan'ın AB yolu Kıbrıs'tan geçmişti. 1974 darbesine Türkiye'nin verdiği karşılık darbecilerin destekçisi Albaylar Cuntası'nı çökertmiş ve Yunanistan Karamanlis'in önderliğinde hızla Avrupa yoluna koyulmuştu.
Kıbrıs'ta taraflar arasında, BM'in aracılığında Aralık 1999'da başlayan dolaylı görüşmeler, Türkiye'nin Avrupa yolunu yokuşa süregelen Kıbrıs meselesinin çözümü için önemli ve zamanlı bir fırsat konumunda. Avrupa hedefi ve çözüm bekleyen sorunlar giderek saydamlaşan bir siyasi tablo çıkartıyor önümüze.
Kabaca üç tavır oluşmakta. Bir uçta, Avrupa ile uyumun verdiği görüntüleri görmeyi reddeden, dünyayı bilmemenin verdiği korku, diğer taraftan da iktisadi ve siyasi statükoyu korumak adına saf tutmuş olan muhafazakârlar var. Bu zihniyet ne Avrupa ile bütünleşmek, ne ekonomik program, ne Kıbrıs'ta çare, ne de siyasi sorunlara siyasi çözüm istiyor. Taraftarları toplumun her kesiminde, sivil ve askeri bürokrasilerde, sağ ve solda, bütün siyasi partilerde mevcut. Ama sanılanın aksine baskın siyaset bu değil. Kalıcı çözüm isteyenler Karşı uçta samimi değişim taraftarları Avrupa geleceğinin, ekonomik programın, Kıbrıs ve Kürt sorunlarına kalıcı çözümler bulunmasının önemini kavramış olanlar duruyor. Bunlar da her toplum katında mevcut. Ancak bunlar değişim isteklerine tercüman olabilecek siyasi platformlardan yoksun. Birçoğu değişimi bir bütün olarak görmek yerine işine geleni seçme durumunda. Bu nedenlerden ötürü de zafiyet ve dağınıklık içerisindeler. Saygın ama antidemokrat Bu iki tavrın yanında her ikisinin görüşlerinden yerine göre beslenen, onlarla yeri geldiğinde ittifak içine giren ama sonuç itibarıyla Batı düşmanı, milliyetçi ve kendi değişim reçetesini geliştiren, farklı bir siyaset duruyor. Sözcüleri diğer iki tavrınkilerden fevkalade etkin, taraftarları şimdiden kalabalık. Hukuk ve adaletin üstünlüğünü, yolsuzluklarla mücadeleyi, 'Öteki Türkiye'yi öne çıkaran, niyet itibarıyla saygın ancak araç ve sonuç itibarıyla antidemokratik bir siyaset bu. İçerde milli birlik ve beraberlikçi, jakoben, popülist, kendi yağıyla kavrulmacı, 'gosplan'cı. Dışarıya genelde kapalı, milliyetçi, tam ve milli egemenlikçi, üçüncü dünyacı ve anti emperyalist, Kıbrıs'ta şahin, AB'ye soğuk ama ABD'ye sıcak değil.
Şimdilik bu tarz-ı siyaset, enflasyonla mücadele programının ve programın uygulamasında yapılan vahim hataların giderek daha fazla bunalttığı toplumun memnuniyetsizliği ve biçareliğini, çığ gibi büyüyen yolsuzluklar karşısında duyduğu infiali ve Avrupa'dan arka arkaya gelen milli tabuları ve 'milli davaları' hedef alan kâh talihsiz, kâh zamansız talep ve mesajları kullanıyor. Yakında buna enflasyonla mücadele programı gereği yapılacak ciddi özelleştirmeler ve bunların sonucu olan mukadder işten çıkarmalar, eğer yapılabilirse bankaların iflas edebilmesine zemin hazırlayacak düzenlemelerin sonuçları eklenecek. İstismar konuları Enflasyon, ekonomi daralmadan inemeyeceğinden yakında gerçekleşecek önemli boyutlarda tensikat bu söyleme taze gerekçeler sağlayacak. AB adaylığı çerçevesinde uygulanacak Ulusal Program'ın siyasi anlamda suya sabuna dokunmayan ama köklü değişimlere zemin hazırlayacak -bölgesel politikalar, tarım sübvansiyonları, kamu alımları gibi- reformları da bu siyaset taraftarlarınca istismar edilecek. Önerecekleri kolaycı çarelerin taraftar bulması elbette zor olmayacak. Var olan siyasi yapılar da bu siyasete fazlasıyla yeter.
Bu gidişat karşısında yapılabilecekler nelerdir? General Franko'nun öldüğü 1975 ile AB'ye girdiği 1986 arasında benzer merhalelerden geçmiş, benzer kutuplaşmalar ve ciddi bir darbe teşebbüsü yaşamış İspanya'nın, o zamanlar toplumun değişim taleplerine tercüman olabilecek akıl, cesaret, beceri ve iradeye sahip kralı ve siyasileri vardı. Topluma bilgi aktarımı Keza Portekiz'in, Salazar diktatörlüğü sonrası ülkeyi demokratik temellere oturtmanın yolunu Avrupa'da bulan siyasetçileri. Yunanistan'ın, ülke hazır olmamasına rağmen onu Fransa'nın tam desteğini alarak Avrupa'ya taşıyarak kurtaran Karamanlis'i. Burada, benzer değişimci kadrolar pek ortada yoklar. AB üyeliğinin, bu ülkenin ıslahı ve istikbali için tek fırsat olduğunun bilincinde olan toplum katmanlarının bir araya gelmeleri ve sivil seferberlik ruhuyla Türkiye'nin adaylığına sahip çıkmaları gerekiyor. Bunun için liberal sol ve liberal sağ siyasi platformlara ve topluma yoğun bir şekilde bilgi aktarılmasına gerek var.
Ancak bunlar uzun soluklu yatırımlar ve menfi gidişatın yönünü değiştirecek güçte değil. Bu, adaylık takvimi açısından vadeleri ileri atıyor. AB ile bütünleşmeyi ulusal politika konumuna getirmiş bir siyasi kadronun rehberliğinde gece gündüz çalışılan bir hazırlık dönemine girilmiş olunsa da en az 15 yıl alacak adaylık süreci böylelikle çok daha uzun vadeye yayılmış gözüküyor. Daha iki jenerasyon kadar ve eğer otoriter siyaset ülkeyi Batı'dan tecrit ederek Ortadoğulaşma sürecine bir daha çıkmamak üzere sokmazsa.
Cengiz Aktar, AB Genişleme süreci uzmanı
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.
|