Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
22 Mart 2001

Kore'yi açık pozisyon yıktı

Güney Kore'nin sırtını bankalar başta olmak üzere özel sektör şirketlerinin açık pozisyonları yere getirdi. Yabancılar çıktı, döviz rezervleri erimeye başladı. Krizden çıkışın faturası çok ağır oldu
Haber ResmiFATİH ÖZATAY / GÜVEN SAK
Aslında Dünya Bankası'nın 'Güney Doğu Asya Mucizesi' başlıklı çalışması daha 1993'te yayımlanmıştı. Çalışma, Güney Doğu Asya ülkelerindeki hızlı iktisadi büyümenin kaynağında kamunun takip ettiği iktisadi politikaların yattığını savunuyordu. Ancak aradan henüz dört yıl bile geçmeden krizle birlikte birden dünyamız değişiverdi. Dünkü 'hızlı büyümenin tetikleyicisi devlet müdahaleleri', birdenbire 'amca-yeğen (crony) kapitalizminin çarpık ilişkileri' adını alıverdi. Tüm ilişkiler farklı yorumlanmaya başladı. Güney Doğu Asya'da başlayan finansal kriz yöreye ve Japon modeline bakışımızı değiştiriverdi.
Aslında kriz temmuz ayı başında Tayland'da başladı. Bu gelişme çok kısa zaman içinde Malezya, Endonezya ve Filipinler'de de küçük devalüasyonlara ve kur rejimi değişikliklerine yol açtı. Sonra herkesi şaşırtan bir biçimde Güney Kore'yi de etkiledi. Yıl 1997 idi.
Güney Kore o güne kadar hızla büyüyen bir ülkeydi. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Örgütü'nün (UNCTAD) 1996 yılı Ticaret ve Kalkınma Raporu'nda Tayland ve Malezya ekonomilerinin zaaflarından bahsediliyordu. Ama Güney Kore hiç dillerde değildi. Ekonomi tempolu bir biçimde büyüyordu, enflasyon tek haneli rakamlardaydı, bütçe açıkları problem değildi, döviz rezervleri 30 milyar ABD Doları düzeyindeydi. Ortada cari işlemler dengesindeki gelişmeler ve won'un değer kazanması dışında bir problem yokmuş gibi görünüyordu.

Neydi bu Kore'nin problemi?
UNCTAD'tan Yılmaz Akyüz ve ayrıca Robert Wade ile Frank Veneroso, Güney Doğu Asya krizinin hemen ertesinde yazdıkları yazılarda ayrı ayrı bu ülkenin ekonomisinin sonradan anlaşılan zaaflarını da sıralıyorlardı. Öncelikle son birkaç yıldır para birimi sürekli değerleniyordu. İkinci olarak, Güney Kore'de özel sektör hızla yabancı para cinsinden borçlanıyordu. Geçtik bankaları, ülkenin özel şirketleri de çok önemli büyüklükte açık pozisyon taşıyorlardı.
Şirketler kesimi çok az özkaynakla çalışıyordu. Bor/özsermaye oranı 4 (dört) civarındaydı. Bir karşılaştırma olsun diye bu oranın Türkiye'de 1 (bir) civarında olduğunu not edelim. Üçüncü olarak, bankacılık sektöründe hem yabancı para cinsinden açık pozisyonlar hem de 'ilişkili krediler' (related lending) nedeniyle birikmiş bir dizi risk bulunuyordu. Ayrıca belli sektörlerde de çok fazla yatırım toplanmıştı.
Güney Kore hızlı biçimde büyümüştü, ancak finansal serbestleşmenin yayılması ile birlikte Kore'nin dünkü avantajları şimdi kriz ortamında risk olarak görülüyordu. Finansal piyasalarda patlayan krizlerde problemin kaynağında esasen düne kadar taşınmasında hiçbir sakınca görülmeyen risklerin, birdenbire dev aynasında görülmeye başlanması yatmıyor mu zaten?

'Ve işte yine öyle oldu'
Nitekim Güney Kore'de de öyle oldu. Yabancı yatırımcılar ülkeyi ardı ardına terk etti. Bu amaçla, portföylerindeki Kore won'u cinsinden finansal kontratları satmaya başladı. Güney Kore'deler hızla yükseldi, borsa düştü. Daha sonra ellerindeki won'u ABD Doları'na çevirmeye yöneldi. Döviz rezervlerinin bu saldırı için gerekli savunmayı sağlayamayacağını düşünen Güney Kore, sonunda, Wonu serbest dalgalanmaya bırakmayı seçti. Şartlar değişince, dünün iktisadi politikasını sürdürmek mümkün olmadı.
Güney Kore Aralık 1997'de IMF ile bir stand-by anlaşması imzaladı. Anlaşmayla ülkeye söz verilen kaynak tutarı 21 milyar dolar idi. Anlaşma uyarınca Güney Kore sıkı para ve maliye politikası uygulayarak, döviz kurunda istikrarı sağlamaya çalıştı. IMF'nin yüksek faiz politikası da çok tartışıldı. 'Güney Kore'de ekonominin hızla küçülmesine neden oluyor' diye çok eleştirildi. Yüksek oranda borçlu şirketlerin, kısa vadeli borçla faaliyetlerini finanse eden bankaların bilerek zor duruma itildiği iddia edilmişti hatırlarsanız. Döviz kurunda istikrarı amaçlayan sıkı para politikası bir nominal çapaya, yani Merkez Bankası'nın açıkladığı enflasyon hedefine bağlı olarak biçimleniyordu.

Vatandaş krizi nasıl yaşadı?
Peki, bu dönemde Güney Kore'de sokaktaki vatandaş neler hissetti? Enflasyon oranı 1997 yılında yüzde 4.4 idi. Zaten enflasyon son dönemde hep tek haneli rakamlarda dolanıyordu. Finansal krizle birlikte enflasyon oranı 1998'de yüzde 7.5'e fırladı! 1999 yılında ise alınan önlemlerle yüzde 0.8 oldu.
Güney Kore'de ekonomi 1996 ve 1997 yıllarında sırasıyla yüzde 6.8 ve yüzde 5 büyümüştü. 1998 yılında kriz ve uygulamaya konulan politikalar sonucunda iktisadi faaliyet hacmi yüzde 6.7 daraldı. Ama 1999 yılında ekonomi yüzde 11 civarında büyüdü. İşsizlik yüzde 2 civarından, yüzde 6 civarına yükseldi finansal krizle birlikte. Ve orada kaldı. Enflasyon kontrol altında tutulurken, işsizlik açısından olumsuz bir sonuç ortaya çıktı.
Tüm bu sürecin sonunda, 1993'ten 1999'a Güney Kore'nin dış borç istatistiklerine bakınca ise görünen resim şöyle: Dış borçların GSYİH-ye oranı 1996 yılında yüzde 27.6 iken, 1998'de yüzde 45.4 oldu. Dış borçlar arttı. IMF'den alınan borcun bir bölümü 1999'da ödenmesine rağmen ilk sonuç böyleydi. Ancak dış borçlar içinde kısa vadeli borçların oranı 1996 yılında yüzde 52.3 iken, 1998'de yüzde 29.3'e düştü. Ülke açısından önemli bir zafiyet kaynağı olan bankacılık sektörü ve chaebol (holding) yapısı ciddi biçimde gözden geçirilmiş oldu.

Bankacılık reformu gecikmiş
Güney Kore 1997 IMF stand-by anlaşmasıyla girdiği istikrar sürecinde bankacılık kesimini yeniden yapılandırmayı başarmış bir ülke. Oradaki bankacılık sektörünün problemlerinin kaynağında bizdeki gibi kamu borç stoku bulunmuyor. Problemleri daha çok endüstrinin yapısından, bankaların mülkiyet ilişkisi içindeki işletmelere açtığı krediler yüzünden biriktirdikleri kötü alacaklardan kaynaklanıyor. En azından ilk bakışta, temel nedenlere ilişkin böyle bir farklılığın altını çizebilmek mümkün.
Ama özkaynak yetersizliği ve bilançodaki riskler açısından pek bir fark yok gibi.
IMF ile anlaşma Aralık 1997'de imzalanmış ancak, bankacılık reformu 3 Haziran 1998'de başlatılabilmiş. Burada da 'Aman kamu kaynaklarını kullanarak, maliyeti üstlenerek bir adım atmayalım.' korkusu egemen olmuş başlangıçta. Bankacılık lobisi de, bu çekingenliği kullanarak, yeniden yapılanmayı geciktirmeye çalışmış. Öyle ya, bu operasyon geciktikçe, bankanız elinizde kalmaya devam ediyor. Ödemeler sistemi krizi doğmasın diye zaten kamu kaynakları kullanılmaya başlanıyor. Ama kaynaklar zaten zayıf ve kapatılması gereken kurumlara doğru aktarılıyor. İlk adımda beş batık banka hemen kapatılmış. Kötü durumdaki altı banka üç büyük bankayla birleştirilmiş. İki büyük bankanın yabancılara satışı kararlaştırılmış. Bir yılda 27 finansal kurum daha kapatılmış. Bunlar arasında aracı kurumlar, sigorta şirketleri de var. Operasyonun ilk faturası milli gelirin yüzde 16'sı civarında olmuş. Kötü kredilerin tahsilatındaki gecikmeler, maliyetin şimdilik daha azalmasını engellemiş. Bankaların çoğunluk ve azınlık ortakları ile yöneticilerinin hatalarının bedelini ödeyebilmeleri için tedbirler de alınmış. Sağlam bankalara aktarılan kamu kaynakları, bankanın kendisini kurtarmak için kendi sağlayacağı kaynaklar yaratması koşuluna bağlanmış. Önce banka sahipleri, ellerini taşın altına koymuşlar, destek ondan sonra gelmiş. Bu arada bankacılık sektöründe çalışanların sayısı yüzde 34 azalmış.

Malezya'nın ilacı yerli malı
Krizden çıkış için kendi reçetesini yazan Malezya, IMF'nin tavsiyelerine kulak tıkadı. Malezya'nın ilginç deneyimi daha sonra başka ülkelere de örnek oldu.
Madem ki, yabancı sermaye aniden geldiği gibi gidebiliyor ve ülkeyi zorda bırakıyor, yabancı sermaye kısıtlaması getirmek yarar sağlar mı? Hangi tür yabancı sermaye giriş ve çıkışlarına kısıtlama gerekir? Bu kısıtlamalar kâğıt üzerinde kalır mı yoksa hayata geçirilebilir mi? Böyle kısıtlamaları deneyen ülkeler var mı? Ne tür sonuçlar elde etmişler? Bu kısıtlamalar ülkelerin uzun dönemli büyüme potansiyellerini olumsuz etkiler mi? Gelin bu sorulara da bir bakalım.
Sermaye hareketlerine kısıtlamalar getirmenin akılcı gerekçeleri var. Bunlardan iki si ön plana çıkıyor. Birincisi, ekonomiyi düzlüğe çıkarsak bile geçmiş performansımız, yani sabıka kaydımız kolay unutulmuyor. İkincisi, ekonomileri birden düze çıkarmak mümkün değil. Bizim gibi ülkelerin sabıka kaydı çok kabarık. Artık bu sabıkalı hayattan bıkıp 'düzgün' bir hayat sürdürmeye karar versek bile uzunca bir süre bu sabıka kaydı peşimizden geliyor. Başka ülkelerdeki en ufak bir karışıklıkta yabancı yatırımcılar bizim de geçmiş günahlarımızı hatırlıyorlar.

'Kelebek kanatlarını çırpsa'
Sermaye güvenli limanlara doğru yöneliyor; bize de faiz yükselmesi ve rezerv azalmasıyla boğuşmak kalıyor. 1994-1995 Meksika krizinden sonra makro açıdan düzgün ülkelerin başı da bu yüzden derde girdi. 1999'da Brezilya deprem geçirdi, Arjantin de etkilendi. Tersine bugünlerde Arjantin sorunlarla boğuşurken Brezilya olanları endişeli şekilde izliyor. Bunda önemi giderek büyüyen uluslararası kurumsal yatırımcıların politikalarını da unutmamak gerek. Onlar bir yerdeki dalgalanmayı başka yere fırtına biçiminde aktarabiliyor. Sonunda dünyanın bir yerinde 'kelebek kanatlarını çırpsa', karşılarda bir yerde tayfun çıkıyor.
Öte yandan, düzgün bir hayata geçmek bugünden yarına gerçekleşemiyor. Bütçe düzeltilecek, yapısal reformlarla kurumlar güçlendirilecek ve enflasyon düşürülecek. Bunlar için zamana, dış desteğe ihtiyaç var. Kısacası, bizim gibi ülkelerde hep doğrular yapılmış ve yapılıyor olsa bile, uzunca bir süre bu ekonomiler uluslararası sermaye hareketlerine karşı duyarlı olacaklar, kırılganlıkları sürecek. Bu nedenle, sermaye hareketlerinin kısıtlanmasına akılcı neden bulmak mümkün. Sermaye hareketlerine kısıtlar getirmenin dolayısıyla akılcı gerekçeleri var. Peki, kısıtların işe yaramama olasılığı var mı? Bu önemli bir soru, çünkü genellikle kısıtlara karşı çıkanların söylediklerinin başında, mali piyasaların bu kısıtları aşacak yolları bulmakta oldukça mahir olduğu.
Burada bu tür kısıtlamalara başvuran ülkelerin deneyimlerine bakmak yararlı olabilir. Bunların başında Malezya geliyor (1998). Malezya'daki kısıtlamaların sermaye hareketlerini engellediği, dolayısıyla, bu kısıtlamaların uygulanabilir olduğu belirtiliyor. Bir ara Şili de Malezya'nın getirdiği önlemlerin çok daha hafifini başarıyla uyguladı. Yine 1997'de Tayland'da ve 1999 yılında Brezilya'da da bir dizi sermaye kontrolü gündeme getirildi. Ancak son dönemde bir tek Malezya'daki tedbirlerin amaca uygun sonuçlar türettiği ortaya çıktı. Kısıtlamaları iki gruba ayırabiliriz. İlk grupta testi kırılmadan önce getirilenler var. Daha çok kısa vadeli sermaye girişlerini caydırmak için getiriliyor bu önlemler ve vergi niteliğinde oluyor. Bu tür kısıtlamalara en güzel örnek Şili'nin yaptıkları. Şili, kısa vadeli sermaye girişini caydırmak için vergi koydu. Bir ara, döviz kurundaki hareketlerin öngörülebilirliğini azaltmaya çalıştı.
İkinci grupta ise iş işten geçtikten sonra alınan önlemler var. Dolayısıyla da daha çok sermaye kaçışlarını azaltmaya odaklanıyor bu tür önlemler. Bunun en 'taze' örneği, krizden kurtulmak için farklı çıkış yolu deneyen ve 1998'in eylülünde özellikle de sermaye çıkışlarına kısıtlamalar getiren Malezya. Malezya, IMF politikalarının tam tersini yapıyor. Faizi düşürüyor, kuru sabitliyor. Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının kâr transferleri dışındaki sermaye çıkışlarını ya yasaklıyor ya zorlaştırıyor. Ama bunu bir düşünce tembelliği içinde ve 'yasaklayalım da olsun bitsin' gayriciddiliği içinde yapmıyor. Aslında ortada dikkatle düşünülmüş ve kısa vadeli sermaye hareketlerini zorlaştırırken, uzun vadeli harekete dokunmayan bir program var.

Ne kadar başarılı oldu?
Malezya'nın IMF'nin dediklerinin tam tersini yapması akademisyenlerin bu politikalara daha yakından bakmalarına yol açmış. Burada D. Rodrik ve E. Kaplan'a ait bir çalışmanın bulgularına değinmekte yarar var. Bu yazarların üzerinde durdukları temel nokta şu: Malezya'nın kriz sonrası performansı, diğer ülkelerin performansıyla karşılaştırılırken vahim bir hata yapılıyor. Bu nedenle de, sermaye kısıtlamaları getiren Malezya'nın performansı diğer ülkelere göre daha kötü görünüyor.

Yorum için vakit erken
Yazarlara göre yapılan hata şu: Diğer ülkeler IMF destekli programlarına Malezya'nın sermaye kısıtlamaları getirdiği tarihten çok önce başladılar. Dolayısıyla, Malezya önlemlerini iç siyasi çekişmelerin gölgesinde yeni devreye sokarken, onlar ekonomilerine çoktan çekidüzen vermişlerdi. Karşılaştırma böyle yapıldığında Malezya'nın çok daha başarılı olduğu görülüyor.
Rodrik ve Kaplan'ın daha iyi performans tanımlaması şöyle: Büyüme hızının yükselmesi, reel ücretlerin ve istihdamın azalmaması, faizlerin düşmesi ve döviz rezervlerinin yükselmesi. Tabii bu faktörlere Malezya'da siyasi değişimin engellenmesini de eklemek gerekiyor gelişmelere bakarak. Mahathir Muhammed hâlâ iktidarda, seçimleri bir daha kazandı. Yazarlar, uzun vadeli performansın da çok önemli olduğunu, ancak, bunun için bir yorum yapmanın erken olduğunu belirtiyorlar.
Bu tür sermaye kontrollerinin, özellikle girişi serbest bıraktıktan sonra 'Artık ben oynamıyorum' diyerek çıkışa yasaklamalar getirmenin, uzun vadede ne tür sonuçlar doğuracağına dair henüz yeteri kadar gözlem yok. Ancak, burada söylenen şu: Getirilen kısıtlamalar, sermaye hareketlerinin istenilir biçimleri (uzun vadeli olanlar) için de caydırıcı olabilir; dolayısıyla, büyümeyi olumsuz etkileyebilir.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.