Krize karşı başarı içinIMF destekli programlarda başarıyı yakalayan az sayıda ülkenin ortak noktaları şudur: Yoğun dış yardım, tüm taahhütlerine harfiyen uymaları, toplumsal destek ve istikrarlı finans sektörü.Doç. Dr. GÜLSÜN GÜRKAN YAY
19 Şubat siyasi kriziyle başlayan ve hükümetin dalgalı kura geçme kararıyla doruğa ulaşan ekonomik kriz; Aralık 1999'dan beri uygulanmakta olan IMF destekli İstikrar Programı'nı devre dışı bırakırken, yarattığı şok etkisi ve belirsizlik ortamıyla, cevaplanması gereken birçok soruyu gündeme getirmiştir:
Kasım 2000'e kadar toplumdaki hemen her kesimin onayladığı program, neden beklenmedik bir sona ulaşmıştı? Yanlış ve kriz üreten bir program mıydı? Yoksa uygulamadaki hatalar nedeniyle mi bu noktaya gelinmişti? Gelinen bu aşamada neler yapılabilir?Sınırlı sayıda seçenek Öncelikle, IMF destekli istikrar programlarının sınırlı sayıda seçeneğinin olduğunu bilmemiz gerekiyor: Ya sabit döviz kuruna dayalı olarak (bu politikayı destekleyen Para Kurulu, tam dolarizasyon veya Avrupa'daki şekliyle bir parasal birlik ile birlikte) uygulanan politikalar ya da bazı parasal büyüklüklerin veya enflasyonun hedeflendiği dalgalı döviz kuruna dayalı politikalar.
Bu 'köşe çözümler'in hiçbiri krizlerden bağımsız değil. Stanley Fischer, bir döviz kuru çapası olmadan üç haneli enflasyonu düşürebilen çok az sayıda ülke olduğunu, buna karşılık İsrail, Polonya ve Şili gibi sabit döviz kuru (veya crawling peg) uygulayarak başarılı bir şekilde enflasyonun üstesinden gelen ülkelerin var olduğunu belirtmektedir.
Ancak 1990 sonrasında sabit kura dayalı istikrar politikası uygulamalarının çoğunun başarısız olup, krizlerle sonuçlandığını görüyoruz. Demek ki aslında başından oldukça riskli bir programa yöneldiğimiz görülmektedir. Özellikle Meksika, Asya, Rusya ve Brezilya krizlerinden sonra IMF'nin Türkiye'de neden bu uygulamayı devreye soktuğu sorgulanması gecikmiş bir husustur. Bu karar alınırken Türkiye'nin tercihinin ne olduğu ve karar aşamasında ne kadar aktif söz sahibi olduğu da bilgimizin dışında.
Bildiğimiz bir şey, risklerine ve dezavantajlarına rağmen sabit döviz kuruna dayalı uygulamanın ilk aşamasında, belirsizliği ve kur riskini azaltarak, faiz ve (özellikle dış ticarete konu olan malların) fiyatlarında yarattığı düşüşlerin sağladığı güvenilirlik avantajının çok önemli olduğudur.
İkinci bildiğimiz husus; bu politikaların uygulandığı ülkelerde, başlangıçta ekonominin önce canlandığı, harcamaların arttığı; enflasyonda düşme eğilimi olmasına rağmen enflasyon oranının hedeflenen devalüasyon oranına yakınlaşmasının yavaş olduğu; ülke parasının değer kazanarak dış ticaret dengesinin bozulduğu ve daha sonra ekonomide giderek daralma eğiliminin ağır basmaya başladığıdır. Bu maliyetleri zamana yayan 'önce genişleme-sonra daralma' kalıbı, ilk bir yıllık uygulama sürecinde Türkiye için de geçerli olmuş; hem canlanma/büyüme sağlayan hem de enflasyonu düşüren 'mucize' bir dezenflasyon politikası bulunmuştur adeta.
Üçüncü bildiğimiz ise Türkiye modelinin, diğer ülkelerdeki olumsuz deneyimlerden ders alınarak, oldukça detaylı ve bilimsel olarak itinalı şekilde formüle edilmiş bir model olduğudur.
Öte yandan, sabit kura dayalı istikrar politikalarının önemli dezavantajlarının olduğu da bilinmektedir:
Öncelikle Merkez Bankası'nın para politikasını yönlendirme gücünün zayıflaması ve kurala bağlı olarak para arzını dışardan gelecek dövize bağlı hale getirmesi nedeniyle ekonomide likidite fazlalığı veya sıkışıklığına yol açması; dış ticarete konu olmayan mal ve hizmetlerde enflasyon ataletini kıramaması; enflasyon oranı ile devalüasyon oranı arasındaki fark açıldıkça cari açıkların artması, en önemlisi yerli paranın değeri hakkında belirsizlik yüzünden finansal kırılganlığın artması ve bankacılık sektörünün zayıf olduğu (ve zayıf denetlendiği) ülkelerde bankaların bilançolarının bozulmasına neden olmasıdır.
Türkiye bu dezavantajları ilk Kasım 2000 krizinde, sonra da şubat ayında bariz bir şekilde yaşadı: Öncelikle, döviz rezervi yüksek olduğu halde Merkez Bankası güvenilirliğini zedelememek için bankaların kısa dönemli likidite sıkışıklığına müdahale edemedi. Ayrıca krizlerle birlikte, bankacılık sektörünün ne kadar kırılgan ve dezenflasyon politikalarına hazırlıksız olduğu ortaya çıktı.
Programın yukarıda saydığımız risklerinin ve her iki krizde de IMF'nin eksik ve hatalı yönlendirmelerinin dışında, uygulamada ne gibi hatalar yapıldığı da önemlidir:
Öncelikle hükümetin programın etkileri ve sonuçları konusunda toplum kesimlerini eksik bilgilendirdiği bir gerçektir. Dezenflasyon programının maliyetsiz olamayacağı ve genişleme dönemini resesyonun izleyeceği düşüncesine toplum hazırlansaydı, kasımdan sonraki tepkiler belki daha ılımlı olurdu. Gecikme, yıpranma demektir İkincisi, 1994 krizinden beri zafiyetleri bilinen bankacılık sektörünün yeniden yapılandırılmasına, Temmuz 1998'den beri programa hazırlık aşaması olarak başlatılan 'Yakın İzleme Anlaşması' çerçevesinde başlanabilirdi. Üçüncüsü, programın işletilebilmesinin, çok yoğun ve zaman isteyen bir yasal-yapısal reformlar demetinin hızla gerçekleştirilebilmesine bağlanması, gerçekleşmeyen veya geciken her taahhüdü, program için bir yıpratıcı etkiye dönüştürmesidir.
Dalgalı kura geçildiğinden beri Türkiye bir belirsizlik ortamı yaşıyor. Yeni program, en önce yara alan güven ortamını tekrar sağlayabilmelidir. İkincisi, mali disiplin sürdürülmeli ve geçmiş programda sözü geçen (ve belki ek) reformlar (takvimleri değişse bile) çok da geciktirmeden gerçekleştirmelidir.
Daha kısa ve orta dönemde yapılacakların başında, güçlü bir finansal kesimin oluşturulması geliyor. Finansal kesimin operasyonel ve finansal yeniden yapılandırılmasını sağlamakla düzenleme ve denetlemelerini gerçekleştirmek, yeni programın en riskli, maliyetli ve zor kısmını oluşturuyor.
Bankalar, etkin bir işletme, risk ve iflas yönetimini yapmak; gelişmiş kredi değerlendirme ve muhasebe tekniklerini kullanmak (operasyonel yeniden yapılanma) ve sermaye artışı yapıp yükümlülüklerini azaltmak ve bilançolarını düzeltmek (finansal yeniden yapılanma) zorundadırlar. Enflasyon hedeflemesi Merkez Bankası'nın işlevi sadece kısa dönemli likidite ihtiyacını karşılamak olmalı; BDDK'ya düşen ise kamu bankalarının ve fona devredilen bankaların sorunlarını uygun yöntemle aşmak (özelleştirme, tasfiye, birleştirme, bilançoları iyileştirme), mevduat sigortasını makul düzeylere çekmek ve etkin düzenleme/denetleme görevlerini gelişmiş usullerle sağlamaktır.
Kısa dönemde, güçlü ve istikrarlı bir makroekonomik ortamın yaratılmasında seçilecek para politikasının ne olacağı önem kazanmaktadır. Dalgalı kura geçildiğine göre, Merkez Bankası'nın para politikasını yönlendirme gücü artacaktır.
Bağımsız ama sorumlu bir Merkez Bankası yönetiminin en kısa zamanda net bir şekilde para politikasını açıklaması gerekmektedir. Kriz dönemlerinde doğru para politikası, ortalama faiz oranlarını orta dönemde olabilecek en alt düzeye düşürecek politikadır. Adından sıkça söz edilen 'enflasyon hedeflemesi' politikasının ise ekonominin bu koşullarında uygulanabilirliği oldukça zordur.
Sonuç olarak, IMF destekli programlarda başarıyı yakalayan üç haneli enflasyonu düşürüp ekonomik istikrarı sağlayan az sayıda ülkenin ortak noktaları: yoğun dış yardım elde etmiş olmaları, program taahhütlerine harfiyen ve zamanında disiplinle uymaları, toplumsal bir desteği sağlamış olmaları, uygulama öncesi ve süresinde nispeten istikrarlı bir finansal sektörü oluşturabilmeleridir.
Türkiye bugün Aralık 1999'daki koşullara göre çok daha az bir güvenilirlikle ve daha fazla riskle giriştiği yeni deneyiminde, iyi hazırlanmış ve topluma iyi anlatılmış bir programa, ciddi bir dış desteğe ve olumlu bir siyasi ortama ihtiyaç duymaktadır.
Doç. Dr. Gülsün Gürkan Yay: Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.
|