Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
23 Mart 2001

40 milyar dolar yetmedi

Krize 40 milyar dolarlık döviz rezerviyle yakalanan Brezilya kısa sürede pes etti. Enflasyon ve faizler fırladı. Para birimi değer kaybetti. Ancak istikrar programıyla işler kısa sürede düzeldi
Haber ResmiFATİH ÖZATAY/GÜVEN SAK
1998 yılında Brezilya yaklaşık 40 milyar dolar döviz rezervine sahipti. 1994 yılı ortalarından beri, bizdekine benzer bir döviz kuruna dayalı bir istikrar programı uygulanıyordu. Uygulanan politikayla enflasyon tek haneli rakamlara indirilmişti. 1994-1998 arasında yıllık ortalama büyüme yüzde 3,4'tü, enflasyon ise yüzde 5 civarındaydı. Ülkede bankacılık sektörü yeniden yapılandırılmış, geniş çaplı bir özelleştirme programı hayata geçirilmişti. Yapısal bir dizi tedbir alınmış ancak ülkede bütçe disiplini bir türlü temin edilememişti.
Mali sektör reformlarını yapmak için gereken siyasi uzlaşma gerçekleşmemişti. İç borç stokunun milli gelir içindeki payı yüzde 40 düzeylerindeydi (ki menkul kıymete bağlanmış borçlar milli gelirin yüzde 35'ine ulaşıyordu.(1) ve iç borçların önemli bölümü kısa vadeliydi. Bakın bu açıdan Brezilya Türkiye'ye benziyordu. Herhalde mali performansın etkisiyle, enflasyon ve döviz kuru hedefi tek haneli olmasına rağmen faizler yüzde 20 düzeyindeydi. 1998 Rusya krizinin etkisi altındaki yabancı portföy yöneticileri, birdenbire bütçeden kaynaklanan riskleri ve cari işlemler dengesindeki gelişmeleri dev aynasında görmeye başladı. Artan risk algılamasıyla yabancı tasarruflar çekilmeye başladı ve Brezilya 40 milyar dolarlık rezervine rağmen uyguladığı programdan sapmaya razı oldu.

Rezervi neden biriktirdiniz?
Brezilya, Rusya'nın Ağustos 1998'de borçlarını ödemeyi durdurarak moratoryum ilan etmesinin ardından artan baskılar karşısında, önce kısa vadeli faizleri yükseltti, sıkı bir bütçe politikası uygulamak için çalışmalara başladı. Bu arada IMF ile 41.5 milyar dolarlık bir ek rezerv kolaylığı için görüşmelere başlandı. Ama Ocak 1999'a kadar piyasaların güven krizi artarak devam etti. Kontrollü bir devalüasyon denemesinden sonra 15 Ocakta real serbest dalgalanmaya bırakıldı. O arada kimse, "Madem kullanmayacaktınız, bu rezervi neden biriktirdiniz?" diye sordu mu bilmiyoruz.

Yeni program ve geçiş süreci
Rejim değişikliğiyle birlikte Merkez Bankası yönetimi istifa etti. Yeni yönetimin atanma işlemi ancak Mart 1999'da tamamlanabildi(2). Bu arada para birimi real ABD Doları karşısında yaklaşık yüzde 100 değer kaybetti. Döviz kurundaki rejim değişikliğinden önce 1 ABD Doları= 1.21 real iken, Mart ayında 1 ABD Doları = 2.15 real oldu. Yeni Merkez Bankası yönetiminin şekillenmesiyle yeni program ortaya konuldu. Gerçi yeni başkan Arminio Fraga, programın açıklanmasının gecikmesini 'Güven ortamının tesisi öncelikliydi'(3) diye açıklıyor ama, herhalde yasal prosedürün de bu gecikmede bir rolü vardı. Yeni politika dalgalanan kur, enflasyon hedeflemesine dayalı bir sıkı para politikası ve sıkı maliye politikasından oluşuyordu. Mart 1999'da, amacın tekrar yükselme eğilimine giren enflasyonu 1999 yılı sonu itibarıyla yeniden tek haneli rakama indirmek olduğu ve Haziran 1999 itibarıyla enflasyon hedeflemesi sisteminin yürürlüğe gireceği açıklandı. Bu arada IMF'den yeni bir finansman paketi de sağlandı.
Bu tedbirler sonucunda bazı göstergeler şöyle seyretti: Faiz oranı yüzde 20'lerden yüzde 45'e yükseldi. Ancak, Mart 1999'da yüzde 45 olan kısa vadeli faiz oranı, mayıs ayında yüzde 23'e düştü. Döviz kurunda istikrarı temin etmek için yüksek faiz politikası uygulandı. Enflasyon 1999'da yüzde 5'lerden yüzde 8.9'a fırladı! Ancak sonra tekrar düşmeye başladı. Büyüme 1999'da yaklaşık yüzde 1 olurken, 2000 yılında yüzde 4 rakamı yakalandı. Dış ticaret dengesi devalüasyondan olumlu etkilenirken, cari işlem açığı üçte bir oranında azaldı. Temel problem olan iç borç stokunda ise vade 1999 yılından başlayarak tedrici olarak, altı aydan bir yıla doğru uzamaya başladı. Bu arada Cardoso hâlâ cumhurbaşkanı, şimdilerde eyalet hükümetlerini dış destekle kemer sıkmaya, kamu kesimini yeniden yapılandırmaya ikna etmeye çalışıyor.

Türkiye için de geçerli iki faktör
Bu hızlı iyileşmenin nedenlerine bakanlar(4) iki noktayı vurguluyor: Birincisi, ABD faiz oranları düşük seyrediyordu. Bu nedenle yabancı yatırımcılar daha yüksek getiri sağlayabilecekleri bir alternatif arıyorlardı. İkincisi ise uluslararası kuruluşların mali ve teknik desteği kırılan güven ortamını yeniden tesis edebildi. Kim bilir, belki bizim buralarda da öyle olur. Öyle anlaşılıyor ki, bu iki faktör bugünlerde Türkiye için de geçerli olacak. Daha bu hafta ABD Merkez Bankası faiz oranlarını bir kez daha düşürmedi mi?
1 - Bevilaqua, A.S. ve M. Garcia (1999) 'Debt Management in Brazil: Evaluation of the Real Plan and Challenges Ahead', NBER Konferansı için hazırlanan tebliğ.
2 - Bogdanski, J. Vd. (2000) 'Implementing Inflation Targeting in Brazil' Banco Central Do Brasil, Working Paper Series No.1.
3 - Fraga, A. (2000) 'Monetary Policy During the Transition to a Floating Exchange Rate: Brazil's Recent Experience' Finance and Development, 37(1).
4 - Cardoso, E. Ve A. Helwege (1999) 'Currency Crisis in the 1990's: The Case of Brazil' NBER Konferansı için hazırlanan tebliğ.

Enflasyon hedeflemesi son dönemin modası
Enflasyon hedeflemesi özellikle 1990'lı yıllarda giderek çok sayıda merkez bankası tarafından uygulanan bir para politikası biçimi oldu. Bu dizide üzerinde durulan Meksika, Brezilya ve Güney Kore istikrar arayışında hep enflasyon hedeflemesine dayalı bir para politikası uyguladı. Enflasyon hedeflemesi son dönemin modası oldu.
Hükümetlerin her açıkladıkları enflasyon hedefi, o ülkede enflasyon hedeflemesi şeklinde bir politika uygulandığı anlamına gelmiyor. Peki nedir enflasyon hedeflemesi? Eğer kamu maliyesi disiplini varsa, bu durumda, hem enflasyonu daha da düşürmek, hem de düştüğü düzeyde kalıcılığını sağlamak üzere, para politikasına büyük görev düşüyor. Bir zamanlar bu görev şöyle yapılıyordu: Merkez Bankaları, enflasyonla yakından ilgili olduklarını düşündükleri bazı parasal büyüklükler üzerine (M diyelim) bir artış hedefi aralığı koyuyorlardı. Bunu da kamuoyuna açıklıyorlardı. Diyorlardı ki, "Bir yıl içinde M'nin artışı, yüzde A ile yüzde Ü arasında oynayabilir. M'yi bu sınırlar içerisinde tutmak için elimizden geleni yapacağız".
Beklenen şuydu: Birincisi, kamuoyu, M ile enflasyon arasındaki ilişkiye inanacaktı. İkincisi, M'nin, yüzde A ile yüzde Ü arasında artmasının, hangi enflasyona karşı geldiğini kestirebilecekti. Üçüncüsü, ücret, faiz, fiyat ve kira artışlarına ilişkin sözleşmelerini imzalarken, bu enflasyonu göz önüne alacaktı; yani, bekleyişleri etkilenecekti. Dördüncüsü, zaten, M'nin artış hızının sınırlanması, iç talebin de sınırlanması anlamına gelecekti. Dolayısıyla, son iki nedenle enflasyon istenilen düzeyde tutulabilecekti. Ama, umulan olmadı. Birincisi, M artışı hedeflenen sınırlar içinde tutulsa bile, enflasyon bundan bağımsız hareket etti. M ile enflasyonun ilişkisi artarak sorgulandı. Finansal serbestleşmenin yeni finansal araçların doğuşuna yol açtığı anlaşıldı. Bu nedenle, eski M işe yaramıyor. İkincisi, iktisatçılar hangi M ile enflasyon arasında ilişki olduğu konusunda anlaşamazken, bekleyişlerini etkilemek istediğimiz sokaktaki insan, bunu nasıl anlayacak? Bu durumda, yeni moda 'enflasyon hedeflemesi' oldu.
Enflasyon hedeflemesi şeklinde bir para politikası uygulayan bir merkez bankası, kısa ve orta vadede ulaşılmak istenilen enflasyon hedefini açıklıyor. Amaç, ekonomik birimlerin bekleyişlerini etkilemek. Bunun için de, onların anlamayacağı bir değişken üzerine hedef koymaktansa, doğrudan herkesin ilgilendiği bir değişken olan enflasyon üzerine hedef konuluyor.
Saptanan enflasyon hedefinin ulaşılabilir olduğuna toplumun inanması şart. Bunun ilk koşulu da, merkez bankalarının enflasyon hedefine ulaşmak için istedikleri araçları kullanmakta serbest olmaları. İnandırıcılık için sağlanması mutlaka gereken ikinci koşul, kamu maliyesinde disiplin. Disiplin yoksa para politikası, maliye politikasının sultası altına giriyor. Enflasyon hedefini falan kimsenin gözü görmüyor.
Bir diğer koşul da, merkez bankasının başka bir değişkenin alacağı değer için söz vermiş olmaması ve bu sözün enflasyon hedefinin üzerine çıkmaması. Mesela, bir ülkede sabit kur sistemi uygulanıyorsa, ya da kurun artış hızının sabit tutulacağı sözü verilmişse, para politikası açısından öncelik bu sözün yerine getirilmesinde.
Uygulamadaki sorunların başında, hangi enflasyonun hedefleneceği geliyor.Bunun, para otoritesinin etkileyebileceği bir enflasyon olması şart. Merkez bankalarının, sık aralıklarla, ayrıntılı enflasyon raporları hazırlayarak kamuoyunu aydınlatmaları gerekiyor. Bu raporda, bir önceki dönemin değerlendirmesi (hedefe ulaşılamadıysa gerekçeleri gibi) ve geleceğe ilişkin tahminlerin yer alması salık veriliyor. Bunun ötesinde merkez bankalarının araştırma bölümlerine büyük görev düşüyor. Enflasyonun ileride alacağı değeri mümkün olduğu kadar az hatayla öngörebilmeleri gerekiyor, ki üst yönetimi uyarabilsinler ve üst yönetim de gerekli önlemleri alabilsin.

Kriz dünyanın sonu değil
Bir kapı açtık ve gördüklerimizden o kadar da mutlu değiliz. Bu durumda yapılması gereken kapıyı kapatıp çıkmak mı, yoksa yeni girdiğimiz ortamda nasıl yaşanılması gerektiğini öğrenmek mi? Bilmiyoruz. Ama bir şeyi biliyoruz. Biz daha bu ortamda mutlu yaşamak için teçhizatlanmış durumda değiliz. Globalleşen finansal akımlarla baş edebilecek global düzenleme mekanizmalarına sahip değiliz. Ama bekleyin, öğreneceğiz. Hepimiz her gün hep yeni bir şeyler öğreniyoruz. IMF öğreniyor, ulus-devletler öğreniyor, işçiler öğreniyor, muhalifler öğreniyor ve hepimiz bu yeni dönemin yeni ifade biçimlerini gün be gün öğreniyoruz.

Spekülatörün iştahı kabarıyor
Bu yazı dizisinde iktisatçıların kriz ve krizden çıkış konusundaki görüşlerine yer verdik. İktisatçıların tüm yanıtlara sahip olduğunu söylemek çok zor. Ancak, şunlar söylenebilir: Mevcut kur politikasıyla uyumsuz politikalar. Özellikle bütçe açıkları, parasal genişleme krizlere yol açan unsurların başında geliyor. Ancak, 1990'lı yıllarda krizle karşılaşan ülkelerin çoğunda bu tür sorunlar yok.
Öyleyse? Artık, iktisatçılar özellikle bankacılık sektörünü ön plana çıkarıyor. Çünkü, bu sektördeki sıkıntılar ekonomi için temel bir zafiyet kaynağı niteliğini kazanıyor. Bu zafiyet kaynağı spekülatörlerin iştahını kabartıyor. Dövize hücum edip, mevcut düşük kurdan ellerindeki yerli parayı ya da yerli para cinsinden mali varlıkları dövize çevirdiklerinde, yöneticilerin mevcut kur düzeyini sürdüremeyeceklerini düşünüyorlar. Çünkü, mevcut politikaların sürdürülebilmesi için faizlerin büyük oranda yükseltilmesi gerekiyor. Bu da bankacılık sektöründe deprem anlamına geliyor. Bundan korkan otoritelerin devalüasyona yöneleceklerini düşünüyorlar. Tam da böyle olursa, bu durumda büyük kârlar elde edebiliyorlar. Ya da, bazı durumlarda, bu davranış spekülasyon amacıyla ortaya çıkmıyor. Döviz borcu olup, döviz geliri olmayanlar, devalüasyon olasılığı karşısında, bu olmadan, kendi olası hasarlarını sınırlandırmak amacıyla bir an önce döviz satın almaya yönelebiliyor.
Ancak, iktisat teorisi dövize hücumun zamanını belirlemekten uzak. Yine de teoriden olumlu sonuçlar çıkarmak mümkün. Bu tür krizlerle karşılaşma riski nasıl azaltılabilir sorusu yanıtlanabilir: Kamu açıklarını kapatmak, bankacılık sektöründe çürükleri temizlemek gerekiyor. Yetmiyor. Hem kamu sektöründe hem de bankacılık sektöründe yeni bir bozulma süreci yaşanmaması için gerekli kurumsal düzenlemeleri hayata geçirmek şart oluyor. Bağımsız bir merkez bankasının oluşturulması kaçınılmazlaşıyor. Yerli para birimlerinin uzun süreler değerli kalamayacağını unutmamak gerekiyor. Kısacası evin içinin tertemiz tutulması şart oluyor.
Tüm bunların yapılması sağlıklı ekonomi için elbette kaçınılmaz. Ancak, yine de dua etmekten başka çare kalmıyor: Aman başka 'yükselen' bir piyasada kriz çıkmasın diye. Çünkü, bir tanesi hasta olursa, diğerleri en azından hapşırıyor. Bu soğuk algınlığının temel nedeni de 'kalıtımsal'. Genlerimizde taşıdığımız özellikler korkutuyor yabancı sermayeyi.
Elbette bir 'şey' daha gerekiyor. Problemi yaratan kısa vadeli sermaye akımları olduğuna göre, bunları eğitecek kontrol mekanizmaları üzerinde çalışılması gerekiyor. IMF'nin bu tür kontroller uygulayan ülkelere yönelik analizlerini gözden geçirmesinde ve gelişmekte olan bazı ülkelerin kendilerini piyasa baskılarından korumak için daha ayrıntılı ve piyasaya dayalı kontrol mekanizmaları uygulamalarında fayda bulunuyor. Haziran 1999'da açıklanan Köln Bildirisi diyor ki, 'Aşırı sermaye akımlarını yavaşlatacak piyasaya dayalı kuralların fayda ve maliyetinin daha derinlemesine incelenmesi gerekmektedir'. Bakın bunu G-7 ülkelerinin maliye bakanları diyor.

İyi bir yönetim şart
Bir kez krize düşülürse, bu kesinlikle 'öldük, bittik' anlamına gelmiyor. Krizden çıkış, hem de kısa sürede ve eskisinden daha sağlıklı biçimde mümkün. Başka ülke deneyimleri bunu kanıtlıyor. Genellikle bir, bir buçuk yılda çok daha kuvvetli bir finansal sektöre ve eskisinden daha da yüksek bir büyüme hızına ulaşmamak için bir neden yok. Yeter ki, gerekenleri yapabilmek için gerekli siyasi irade ortada olsun. O siyasi iradenin gerekenleri yapabilmesi için için ise, bir toplumsal mutabakat oluşturmak önemli. Toplumsal mutabakatın kaynağında ise saydamlık var. Dün nelerin ve neden başarılamadığını açıklıkla anlatmak ilk önemli koşul. İkinci önemli koşul ise yolsuzluk ve düzensizlik kaynaklarını kurutmak için irade beyan etmek. Çıkış kapısı için teknik bir program ve teknik kadrolar yeterli değil, aynı zamanda yüklerin eşit dağıtılacağına ilişkin bir inanç yaratmak ve 'iyi' yönetimin olmazsa olmaz koşullarını yaratmak önem taşıyor.
Bitti


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.