Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
24 Mart 2001

Yaşamak hatırlamaktır

Bir muhbir vatandaş
Milliyet Yayınları'nı yönettiğim sıralarda bir yazar bize fena halde takmıştı. Günlük bir gazetede köşesi vardı. Sağcı kesimin etkili sözcülerinden biriydi. Yazdıkları önemsenir, görüşlerine değer verilirdi.
Önce 'Milliyet Çocuk' dergisini diline doladı. Çocukları zehirlediğimizi öne sürdü. Aziz Nesin, Haldun Taner gibi sanatçılar büyükler için bile sakıncalıydı zaten; onları kalkıp da çocuklara tanıtmak planlı programlı bir 'ihanet mekanizması'nın parçasıydı. Mıstık'ın çizgi-romanı 'Uzay Çocukları'nda bile gizli alçaklıklar aradı.
12 Eylül döneminde de iki kere ihbar etti bizi.
*   *   *

Fellini'nin 'Amarcord'unu getirmiştik. Herkes filmin iki günde afişten kalkacağına inanıyordu. Sansür Kurulu'ndakiler bile 'Allah Allah? Hangi aklıevvel getirmiş bu filmi?' diyerek kahkahayı basmış, gösterim izni vermişlerdi.
Ama beklenen olmadı. 'Amarcord', ilk matinesine bile tıklım tıklım bir salonla girdi, haftalarca oynadı.
Bizim yazar da köşesinde zehir zemberek bir yazı döşendi. Filmin ne kadar sakıncası varsa hepsini saydı, döktü, 'Devlet uyuyor mu, filmde Enternasyonal çalınıyor' dedi.
Bir sahnede Enternasyonal çalınıyordu gerçekten. Bir kilisenin çan kulesine yerleştirilen gramafondan Enternasyonal duyuluyordu; faşistler de kuleye ateş edip gramafonu 'vuruyor', sonra da zafer çığlıkları atıyorlardı.
Benim bildiğim kadarıyla, bu sahneyi izleyen hiçbir yurttaşımız o anda komünist olmadı.
Ama Emek Sineması'nı sivil polisler bastı.
Sinemanın makinisti, 'Ağabey' diye anlatacaktı sonradan, "Makine dairesinin kapısına tık tık vuruldu. Açtım. Açar açmaz da anladım... Bunlar siyasi. Kılıkları öyle gösteriyor. 'Filmi seyredeceğiz' dediler, gelip yanıma oturdular. Salonda seyretseler belki bir-iki sahne atlarım diye düşünüyorlar. Makine dairesini deliğinden filmi seyrettiler, not aldılar, sonra da gittiler."
O arada hem sinemanın hem de bizim filmin işletmeciliğini yapan İsmet Kurtuluş'a haber uçurmuş. Sevgili İsmet bey, sansürün verdiği izin belgesini kapıp gelmiş.
Sonuçta yazarımız hayal kırıklığına uğradı. 'Amarcord' yasaklanmadı. Belki de o dönemde bir de 'Milliyet'i karşılarına almaya çekinenler çıktı.
*   *   *

Yine o günlerde 'Times Dünya Tarihi Atlası'nı yayımlamıştık. Yazarımızdan bir ihbar daha... "Kitapta Barbaros'un aslen Rum olduğu yazılıyor... Türkiye'nin bir bölümü Ermenistan olarak gösteriliyor..."
Barbaros'un devşirme olduğu tarihsel bir gerçek. Bütün tarih kitapları yazıyor bunu. Ama Türkiye'nin bir bölümünün Ermenistan olarak gösterilmesi... Kitabı bir daha taradık, haritaları inceledik, öyle bir şey yok. Bugünkü Ermenistan'ın bulunduğu yerde Ermenistan yazıyor, o kadar.
Yazının çıktığı gün öğleden sonra iki subay geldi yayınevine. Bir "Times Dünya Tarihi Atlası" istediler, "İhbar var, soruşturma açacağız" dediler.
12 Eylül'ün en 'atak' dönemi. Kolundan tutulan içeri atılıyor. Milliyet Dağıtım'ın yöneticisi Erol Öktem'le oturduk, her zaman sevgiyle, saygıyla andığım Ulvi Okar'ı da aldık yanımıza, yarı şaka yarı ciddi başladık dalga geçmeye. İkisinin de sigara derdi yok. "Sen kartonları hazırlamaya bak" dedi Ulvi bey, "Ziyaretçiye de izin vermezler ki sigara getirsin."
Ne yalan söyleyeyim, iki gün diken üstünde oturduk.
Yayınevinin programını hazırladık, biz yokken yapılacakların listesini çıkardık.
Üçüncü günün akşamı o iki subay yine geldi. Odama girdiler. Onlar girer girmez de Erol beyle Ulvi bey de damladılar hemen.
Ulvi bey, gülerek, "Eh, biz hazırız" dedi subaylara, "isterseniz birer çay içelim de öyle gidelim."
Subaylar da güldüler. Biri, "Çay içeriz" dedi, "Ama ondan sonra biz kışlaya, siz evinize..."
Kısa bir duraklamadan sonra ekledi: "Sizi kutluyoruz. Son derece yararlı bir eser yayımlamışsınız. Zırvalara kulak asmayın. Gelmeyecektik ama hem sizi meraktan kurtaralım, hem de paşamıza bir tane alalım dedik..."
Erol bey tonlarca yükten kurtulmuş gibi masamın önündeki koltuğa çöktü, dahili telefona uzanıp, "Özhaaaan" diye bağırdı, "Sardır oradan on tane Atlas!"

Kare As/Sinema
Murat Yalçın
Murat Yalçın 'Kitap-lık' dergisinin genç Yazıişleri Yönetmeni. Boyuna yazarlarla, çevirmenlerle uğraşmak zorunda kaldığına göre işi hiç kolay değil. Ama son derece başarılı.
Titiz. Severek izlediği dört filmi şöyle sıralıyor ('Efsane Kahraman'ın sinemalarda gösterilip gösterilmediğini bilmiyorum; ama geçenlerde Kanal D'de yayımlandı):

  • Yağmur Adam
    (Rain Man)
    Barry Levinson
  • Efsane Kahraman
    (Odysseus)
    Andrey Konçalovski
  • Spartaküs
    (Spartacus)
    Stanley Kubrick
  • Üç Renk Üçlemesi
(Trois Couleurs)
Krzysztof Kieslowski

Bir dergi: 'Güldiken'
İsterse haftalık olsun, bir dergide bir sayı bir yaş demektir. 'Güldiken' de 23. yaşına basmış. Düzeyli bir derginin kişiliğinden ödün vermeden yaşlanması ne güzel...
Hele yaşlandıkça gençleşiyorsa, diriliğini taptaze tutuyorsa...
'Güldiken', bir 'mizah kültürü dergisi'. Alıştığımız mizah dergilerine benzemiyor. Denemeler, incelemeler, araştırmalar yoğunlukta. Kış 2001 sayısında Mehmet Ali Kılıçbay'ın, Enis Batur'un, Semih Gümüş'ün yazılarının yanı sıra Levent Cantek'in 'Mizah Mahallesi'ni de ilgiyle okudum. Elbette Ferit Öngören'in 'Mizahın Değişkenliği'ni de.
Bu sayıda şair Halil Nihad Boztepe'ye geniş yer ayrılmış. Boztepe, Cumhuriyet öncesi ve hemen sonrası dönemde yapıtlar vermiş bir sanatçıydı. Mustafa Apaydın, onun 'Kasidei Vatan' şiirini uzun uzun inceliyor, hiciv anlayışından örnekler veriyor.
Boztepe'nin şiirini sevdiğimi söyleyemem. Bana kalırsa şiir de değil, hiciv de değil. İşte 151'liklerin 'hicvi'. 'Def olup gitti vatandan giyerek şapkasını / On yıl evvel yetişen bir sürü rüsva-yı vatan'. Halide Edip Adıvar'ın 'alaya alınışı': 'Buradan gitti bizim Halide Hanım oraya / Hem de erkek gibi harb eyledi abla-yı vatan / O da herkes gibi önce nefer olmuştu / İnce bel üstüne takmıştı palaska-yı vatan.'
Eşref'lerin, Neyzen'lerin yaşadığı bir ülkede bunlara hiciv demeye benim dilim varmıyor. Ufacık bir zekâ pırıltısı bile taşımayan sıradan manzumeler. Yine de Apaydın'ın emeğine saygı duyuyorum.
'Güldiken'in Kış 2001 sayısında en sevdiğim yazı Semih Poroy'unki oldu. Karikatürleri kadar yalın, içten, sevgi dolu bir özyaşam öyküsü.

1+3 Soru
Hitler'in en sevdiği yazar
Yusuf İmreyurt adlı okurum İzmir'den aradı. Geçen haftaki 'mini edebiyat testi'ni sevmiş. "Kitaplarda bulamadığımız böyle ayrıntıları öğrenmek hoşumuza gidiyor" dedi. Sonra, "Bir soru da ben sorayım" diye ekledi. "Bir Alman şairi vardı. On dokuzuncu yüzyılda yaşamıştı. Okuma yazması olmayan bir kızla evlenmişti. Kız onun ne kadar önemli bir sanatçı olduğunu bilmiyor, değerini arkadaşlarına soruyordu. Kimdi bu şair?" Sonra da telefonu kapatıverdi.
Yanıtı bulmak iki günümü aldı. Ama sonunda buldum: Heinrich Heine (1797-1856). Crescentia adlı bir Fransızla evlenmiş, adını fazla 'egzotik' bulduğu için Mathilde'e çevirmişti. Kız, Dumas'nın yapıtlarını okumak istediği için de ona okuma-yazma öğretmişti.
Yusuf İmreyurt'a teşekkür ederim. Eh, üç soru da benden:
(1) Yirmici yüzyıl başlarında bir Alman romancı, hırsızlık suçundan cezaevinde yattığı sıralarda yetmişin üstünde roman yazmıştı. İşte dört ünlünün ona ilişkin yargıları: Einstein: "Gençliğim boyunca en çok ondan etkilendim." Hitler: "En sevdiğim yazar." Albert Schweitzer: "Ölümsüz yapıtlar vermiş bir sanatçı." Hermann Hesse: "Saf edebiyat anlayışının en parmak örneği." Kitapları Avrupa'da her yıl milyonlarca satan, ama ülkemizde pek bilinmeyen bu yazar kimdir? (İpucu: Vahşi Batı'yı anlatan 'Winnetou' romanları ünlüdür, sinemaya da aktarılmıştır.)
(2) On sekizinci yüzyıldan önce basılan kitapların en az yarısı hangi dildeydi?
(3) Özyaşamını on iki ciltlik bir yapıt olarak yazmış, ayrıca kırk iki kitap daha yayımlamış. Homeros'un 'İlyada'sını İtalyancaya çevirmiş, Papa'nın Altın Mahmuz Nişanı'yla ödüllendirilmişti.
Kimdi bu italyan yazar?
Yanıtlar: (1) Karl May (1842-1912). (2) Çince. (3) Giovanni Casanova (1725-1798).


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.