'Zamanla oynuyorum'Balkanlar'da her büyük çatışmanın arifesinde adını hatırladığımız 'Yağmurdan Önce'nin yönetmeni Milço Mançevskı 'Adım kötü kâhine çıktı' diyor. Mançevski, bölgedeki durumu ve son filmini Radikal'e anlattı NECATİ SÖNMEZ
İSTANBUL - Balkanlar'da bir kez daha savaş tamtamları çalıyor. Bu kez sıra Makedonya'da... Ve yine bölgenin makus talihini özetlemek üzere, o unutulmaz filmin adı dolaşıyor dillerde: Makedonya'nın bir köyünde Ordodokslarla Müslümanlar arasında yeşeren nefretin öyküsü 'Yağmurdan Önce' (Pred Dozhdot)... 1994 tarihli filmin başarısına (Venedik'te Altın Ayı dahil bir dizi ödül almasına) rağmen Milço Mançevski, ikinci filmini ancak bu yıl gerçekleştirebildi. Telefonla ulaştığımız Mançevski'yle, bölgedeki son gelişmeleri ve yeni filmi 'Toz'u (Dust) konuştuk.
'Yağmurdan Önce'deki öngörüleriniz bir kez daha doğrulanıyor. Savaşın Makedonya'ya sıçraması gerçekten bu denli kaçınılmaz mıydı sizce?
Savaşın Makedonya'ya sıçraması kaçınılmazdı -ya da kıçınılmazdır- diye düşünmüyorum kesinlikle. 'Yağmurdan Önce' tarihsel olaylara saplanıp kalındığında ortaya çıkan insanlık durumunun, ahlaki ikilemlerin hikâyesidir. Film Makedonya, Yugoslavya ya da Balkanlar üzerine bir belgesel değildi. Balkanlarda son on yıldır süren savaşları açıklamaya da çalışmıyordu.
Muhtelif ülkelerdeki seyircilerin, filmdeki öyküyle kendi ülkeleri (Hindistan'dan Kuzey İrlanda'ya, İsrail'e kadar) arasında bağlantı kurmaları hoş bir şey. Fakat 'Yağmurdan Önce', başka şeylerden de söz ediyor; eve dönüşün verdiği haz, şiddet çemberi, kendini feda etme, gazeteci sorumluluğu, büyük olayların yaklaşmakta olduğuna dair sezgiler, zamanın olası işleyişi gibi... Buna karşın, şimdilerde Makedonya'da olup bitenlere dair çok fazla açıklama içermiyor. Şimdi gelinen noktada, ülkeyi şiddetli bir etnik karmaşaya sürüklemeye çalışan silahlı gruplar, provokatörler ve ırkçılar görüyoruz.'Sivil haklar ayağa düştü' İnsan hakları kavramı, toprak için savaşan teröristlerin eline düştü. Bu da, gerçek insan hakları sorunlarını küçük düşürüyor. Makedonya'da 'sivil haklar' tabirini kötüye kullanan katiller var. Bir yandan öldürürken diğer yandan sivillere, ezeli kurban teması üzerine inşa edilmiş bir söylemle yabancı TV kanallarına nasıl konuşacaklarını öğretiyorlar; teröristlerce etnik Arnavut köylerinde mecburi askerlik konuyor; yerel medyalar sahte toplu mezarlarla ilgili propaganda amaçlı haberler hazırlıyor... Mevcut hükümet de ayrılıkçı eylem girişimlerine gözünü kapıyor.
İnsan haklarıyla ilgili gerçek sorunlar gündeme gelmeli, ama şu anki duruma bir bakalım: Arnavutça ilkokullar, liseler, kolejler mevcut, bir yıl içinde de bir üniversite olacak. Britanya'da İskoç dilinde, ya da İspanya'da Bask dilinde kaç tane üniversite vardır? Arnavutça bir tiyatro, birçok gazete, TV kanalları, radyo istasyonları, ulusal radyo ve TV kanalında programlar var. Arnavut partiler bağımsızlıktan sonra koalisyon ortağı oldular; parlamentoda Arnavut temsilciler bulunuyor; Arnavut olan birçok belediye başkanı, altı bakan ve çeşitli büyükelçiler var. (Bir Romen parlamenteri, Sırp, Türk, Bosnalı ve Valakları temsil eden gazeteleri, partileri, programları da ekleyin.)
Arnavut azınlığa mensup Makedonya vatandaşlarının, hakların yanı sıra sorumlulukları da konuşmaya başlamaları gerekir. Kendilerini 'Makedonya'daki Arnavutlar' olarak mı, yoksa 'Makedonyalı Arnavutlar' olarak mı gördüklerine karar vermeliler.
Arnavut siyasi partilerinin de suçları görmezden gelmeye son vermesi gerekir. Adalet sistemi çökerse, sivil toplumu bekleyen şey cehennemdir. Yazık ki, Arnavut kesiminde ne aydınlar ne hükümet dışı örgütler, ne de siyasi partiler kesin bir dille üniformalıların katledilmesini kınamıyor. En nihayet, devlet kurumunu grupların, ulusların ya da aşiretlerin değil -hak ve yükümlülükleri ile birlikte- tek tek bireylerin devleti olduğunu görmek lazım.
NATO'nun Kosova'ya müdahalesi Balkanlar'ın kaderini nasıl etkiledi? 'Yağmurdan Önce'nin aktörleri değişti mi?
NATO, Balkanlar'ın Miloşeviç'ten kurtulmasına katkıda bulundu, ikincisi Kosova'daki Arnavutlara uygulanan teröre son verdi. Ne var ki yan etki olarak, NATO'nun gerek bombardımanı gerekse milliyetçi militan gruplara verdiği destek, şimdi de etnik hoşgörüsüzlüğün artmasına yardımcı oluyor. Karşı-ırkçılık da ırkçılıktır.
KFOR, yani NATO, terörist eylemleri desteklemediğini söylüyor, fakat Kosova'daki sivillere yönelik terörü görmezden gelip Makedonya topraklarına saldırıyor. Makedonya'ya karşı operasyonlarda askeri üs olarak kullanılan Kosova, hem askeri hem de yönetsel bakımdan onların kontrolünde. Dolayısıyla Kosova merkezli eylemlerden sonuna kadar sorumlular.
Uluslararası toplum, geçmişteki ve gelecekteki eylemlerinden dolayı sorumluluk üstlenmeli. Suçlulara verilen açık/örtük destek, bölgedeki büyük güç dengelerinin sonucu. Şimdi NATO'nun kanatları altında cihad yürütülüyor. NATO'nun olayın dışında kalma arzusu, Talibanvari savaşçılara güç veriyor; geçmişte UÇK'yı silahlandırıp eğitmesi bir yana.
Uluslararası toplum bölgede istikrar istiyorsa, kendi yetki bölgesinde kanun ve nizamın güçlendirilmesine katkıda bulunmalı. Yasadışı yollarla silahlananlara ve Kosova ile Batı Makedonya'dan yönlendirilen uyuşturucu kartellerine karşı mücadele de buna dahil. Gerek uyuşturucu kartellerinin faaliyetleri (ki NATO'nun Balkanlar'a gelişinden sonra iyice arttı), gerekse toprak savaşı bölge açısından, o efsanevi 'yüzyılların nefreti' olgusundan daha büyük bir tehdit.
Makedonya'daki Müslüman Türklerle Hıristiyan Makedonların ilişkisine bir bakın. Yaygın efsaneler, ikisi arasında geçmişi yüzyıllara dayanan kanlı çelişkiler olduğuna sizi inandırmaya çalışır; oysa aralarında en küçük bir gerilim ya da çatışma söz konusu değil. Tersine, ikisi uyumlu ilişkiler içerisinde.
'Yağmurdan sonra'yı anlatan bir film çekseydiniz, içeriği nasıl olurdu?
Benim yaptığım filmler politik sorunlarla ilgili filmler değil.
Ama bütün filmlerin politik bir mesaja sahip olduğu bir gerçek. Bir Sylvester Stallone ya da Julia Roberts filmi, öyle bir niyet taşımasa bile politik bir mesaj iletir. Her yaşam biçimi, her ahlaki sistem politiktir. Hollywood da Fassbinder kadar, hatta Yılmaz Güney'in 'Yol'u kadar politiktir.
Gerçek hayatın Makedonya'sında, şu anki çatışmaların en vahim kurbanı sivil toplum olabilir. Benzerlikler yerine, farklılıkları öne çıkarmak ve bunda ısrar etmek, çatlakları daha da büyütür. Ve sürtüşmeleri artırmak kimseye bir şey getirmez.
Siz bir sinemacı olarak, ülkenizin geleceğini nasıl görüyorsunuz ya da görmek istiyorsunuz?
Makedonya'yı müreffeh, barışçı ve demokratik bir ülke olarak görmek istiyorum. Ve inanıyorum ki, bu yönde bir gelişme için gerekli temeller var. Neler olacağını öngöremem; zaten adım korkunç bir kâhine çıkmış durumda...
Slovenya, Hırvatistan, Bosna veya Kosova'daki savaşların olabileceğini hiçbir zaman düşünmedim. Ayrıca 'Yağmurdan Önce'ye rağmen, Makedonya'da da şiddetin boy vereceğini beklemiyordum. Benim filmim bir uyarıydı, kehanet değil. Çoketnikli toplum güzel bir şey olabilir, ama bunun için karşılıklı saygı ve birlikte yaşama arzusu gerekir.
Yeni filminiz 'Toz' (Dust), yine Balkanlar'da başlıyor ve 20'nci yüzyılı kat ediyor. Biraz öyküden söz edebilir misiniz?
'Toz' hikâye anlatma üzerine, tarihin -yalnız büyük tarihsel
olayların değil, bireysel tarihlerin- nasıl anlatıldığı ve ölüp gittiğimizde geride neler bıraktığımız üzerine bir film: Geride kalan bir öykü mü, resimler mi, bellek mi, yoksa sadece toz mu?..
Filmin vecizesi şu: 'Yok olduğumuzda sesimiz nereye gider?' İki öykü birbirine örülerek gelişiyor ve sonunda tek bir öyküye dönüşüyor. İlk öykü, günümüzün New York'unda geçiyor, kahramanları yaşı neredeyse yüz yılı bulan bir kadınla çekici bir hırsız. İkinci öykü ise, 20'nci yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu topraklarında geçiyor, burada da iki kovboy, hamile bir köylü kadın, bir devrimci ve bir asker var... Bir
araç olarak filmin beni büyüleyen tarafı, zamanla oynama konusunda sunduğu olanaklar. Sinemacı zamanı uzaya dönüştürür:
Bir saniye 24 kareye dönüşür. Montaj masasında filmin bir parçasını oynatınca, zamanla oynarsınız. Kim bilir, belki de bu yeniden düzenlemeler, bizim standart doğrusal zaman kavramımızdan daha fazla gerçeğe uygun.
Birkaç talihsiz deneyimden sonra, böylesine büyük bir projeye başlarken kendinizi nasıl hissettiniz?
Filmi hemen hemen tamamladığım için, yapıma başlarkenki duygularım çok geride kaldı. Kuşkusuz, projeyi gerçekleştirme şansı elde ettiğim için çok mutluydum. Bu noktaya gelmek, 'Yağmurdan Önce'nin başarısına rağmen, gerçekten çok uzun zamanımı aldı. Uzun süre 'Toz'u hiç yapamayacakmışım gibi geldi ve bu olasılık beni hayli yıprattı. Yaratım alanında kontrolümün tam olması konusunda ısrarcı davrandım, zaman kaybının temel sebebi de bu oldu. Hollywood'ta yönetmen, senaryoyu kendisi yazmış olsa bile, yaratıcılık konusunda tam yetkiye sahip değil. Bu bazılarına uygun gelebilir, ama bana değil. İyi şeyler çok zaman alıyor. Benim buradaki şansım, zor şartlar altında gerçekten kendini işine adamış muhteşem bir kadroyla çalışmak oldu.
Makedonya'nın en sıcak yazında, 40 dereceyi aşan sıcaklıklarda çekim yaptık. New York'ta çok zor gece çekimleri gerçekleştirdik. Yapımcılar da hiç zorluk çıkarmadı. Ve nihayet parlak bir oyuncu kadrosuyla çalıştım: Joseph Fiennes, David Wenham, Adrian Lester, Rosemary Murphy, Nikolina Kujaca, Anne Brochet, Vlado Jovanovski, Salaetin Bilal...
Filminizi Cannes ya da Venedik'te görmek mümkün olacak mı?
Cannes ya da Venedik'te gösterilme ihtimali var, ama henüz emin değilim. Venedik'le ilgili güzel anılarım var...
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.
|