Selam olsunNisandı hiç unutmam
Dingin mavi denizden
Ağlara takılmış gibi
Kızoğlan kız bir nisan
Metrodan nisana çıktım
NECATİ CUMALI mine.saulnier@free.fr 'Casimir Delavigne' Sokağı'nda/Çatı katında bir otelin/Küçük bir odam vardİ/ Oda değil kuş yuvasİ/Aylarca o odada yaşadım/Bir kuştum uçar uçar/Odama taşırdım Paris'i... Diye başlıyorsun Paris Anıları'na, Cumalı ustam.
Bugün senin gözlerinle bakıyorum Paris'e. Senin çocuk gözlerine şaşıyorum. Tıpkı bir zamanlar, Ankaralı aynaların karşısında, Parisli Fransızcası ve cigara kırığı sesiyle: "Paris'te bir aşk yeşerdiği zaman..." diye mırıldanarak taranan babama şaşırdığım gibi. Belki de o şarkıyı söylerken, elden düşme Jaguar'ına atıp dolaştırdığı Parisli 'küçük kadınları' düşünürdü babam. Bir Paris bistrosunda babaannemin Mostar işi gümüş kemerini; yandan çarklı beresi ve çapkın gözleri Jaguar yeşili bir şuh afetin, ince beline doladığı geceyi... Tıpkı senin:
Uzaklara döndük ayrıldık/Bir daha hiç göremeyeceğiz belki/Öyle el ele göz göze ansıyacağız birbirimizi/Paris'te öyle genç, ölümsüz kaldık... Dediğin gibi Cumalı ustam.
Babam, elden düşme Jaguar'ını, Paris'e giren Alman panzerlerine karşı Lyon garına nöbetçi bıraktı. Dört arkadaştılar. Postal derisinden subay bavullarını Marsilya'ya kalkan son trene attılar. Ceplerinde 'Dön!' emri, Marsilya'dan kalkan son gemiye yetişiyorlardı. Telgrafın telinde 1940 yazıyordu. Yabancılar ve yerliler işgal altındaki Paris'ten Güney'deki tampon bölgeye ya da dünyaya kaçıyordu. Tıka basa doluydu vagonlar. Babam, pencerelerinden hüzünlü gözler sarkan tren istasyondan çıkarken, son vagonun dip
penceresinden son kez garın dışında sahipsiz bekleyen eski, soylu Jaguar'ını görmeye çalıştı. Çok sevmişti o arabayı. Ama Jaguar'ını istasyonda bıraktığını bize anlatırken eğlenirdi, üzülmezdi. Ne de olsa savaş çocuğuydu o. Birinci ve İkinci savaşların tanığı. Geride kalanlara, hele eşya ise hayıflanmamayı öğrenmişti.
Ama Paris'e hep hayıflandı. Sapına kadar kentli, kent kökenliydi. Şehrin göbeğini severdi.
Oysa sen, Cumalı ustam:
Benim sevdiğim Paris/Dış mahallelere düşer/Daha kararırdı oralarda/Kanalların sularİ/Küçülür
alçalırdı evler/Küçülen kahvelerin/Pazarcı kadınlarla/Mavi tulumlu erkekler/Daha benim gibilerdi halkı... Derdin.
Babam, kentsoylu kadınları, pahalı şarapları, kokulu peynirleri, kitapları, şarkıları, güzel lokantaları, temiz bulvarları sevmişti Paris'te.
Sen: "Ağzımız ucuz şarap kokar/Kadınlar sağlıklı sıcaktİ/Daha uzun sürerdi/Karanlık sokaklarda öpüşler..." diye Paris'i değil varoşlarını anlatmış, varoşlarını sevmiştin, 'Paris Anıları' şiirinin sonunda.
Aslolan terler hep, her şeyin sonunda. Sondur doğru olan. Terdir hakiki koku. Oysa, Paris'in kokusunu ne güzel anlatmıştın şiirinin başında:
Uyusam Paris/Odamda bir kokuydu/Çok eski bir koku/Solan çiçekleri kaç baharın/Eski devrimcilerin yaralarından/Saçlarından âşık kadınların/Yatağıma yastığıma sinmiß/Yıllar o kokuda solurdu...
Beni önce babam ve sonra sen yaktın ustam. Hayalleriniz hayallerim oldu. Paris'teyim. Yine nisan geldi sizin buralara, evimin pencerelerine tırmanan ıhlamur dalları tomur tomur. Ama ben artık buralı değil gibiyim. Sevinemiyorum, gülemiyorum. Ruhum dolaşıyor sokaklarda. Aklım ve yüreğim, İstanbul'da, Türkiye'de. Kulaklarımda sessiz çığlıklar, çaresizlik haykırışları. Paris'i yaralı gözlerle seyrediyorum.
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.
|