Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
1 Nisan 2001

Cennetten düşenler

yigiter12@yahoo.com
Ağırdı hava... Ekonomi, her geçen gün yamanması biraz daha güçleşen bir pantolona dönmüş, yoksulluğun getirdiği sosyal rezaletler paçalardan akmaya başlamıştı... Daha o sabah gazeteler, 'Kadın ve Spor' konulu bir panele yalnızca iki gazetecinin geldiğini, derdini anlatacak kimse bulamayan konuşmacının da muhabirlere röportaj verdiğini yazmıştı... Ülkenin en büyük yazarlarından biri "Bugün yaşadıklarımız, insanı hiç önemsemeyen bir ortaçağı ısrarla sürdürmemizden mi? Tragedyalarımız olmadığı için mi trajediler yaşıyoruz?" diye soruyordu...
İşte böylesi bir günün akşamında çıktılar Adana Adnan Menderes Spor Salonu'nun parkelerine... Tribünler onlar için dolmuş, yüzlerce meraklı da salonun kapısından geri dönmek durumunda kalmıştı ama bu yoğun ilgiye karşın hiçbir televizyon kanalı vermiyordu maçlarını... Kimse onları 'gözetlemiyordu' kısacası...
40 dakikalık bir mücadeleyle kadının ve sporun ne olduğunu, onlarca panelde edilecek çuvallar dolusu laftan daha iyi anlattılar. İnsanı, hele büyük şehirlerin dışında kalmış insanı hiç önemsemeyen, gündemine almayan bir ortaçağa, ellerindeki basketbol topuyla, göğsünde Botaş yazan formalarla öyle bir sille aşkettiler ki, trajedilerle dolup taşan gazete sayfaları ertesi gün ister istemez onların mutluluk fotoğraflarına da genişçe bir yer bulmak durumunda kaldı.
Hepsi hepsi 40 dakikalık bir maçtı, 14 sayılık bir farktı Botaşlı kızları Avrupa'da finale taşıyan... Ama ille de bir ad konacaksa, "10 yıl+40 dakika" demek daha doğru bu maceraya. 80'li yıllarda Yener Aydın adında bir Botaş yöneticisi, gönül verdiği basketbolda bir kız takımı kurmak üzere yola çıktı. Yener Aydın bir başka göreve atanınca, basket topuyla bu kulübün çatısı altında çocuk denilecek yaşta tanışan Ceyhun Yıldızoğlu aldı bayrağı. Körfez Savaşı'yla birlikte kapanan petrol boru hattının Akdeniz'le buluştuğu noktada, ülkede maçoluğun kalesi sayılabilecek bir coğrafyada genç kızlar için sportif bir vaha yarattı Botaş. Söylemeye ne hacet, fazla paraları yoktu. İstanbul'dan, Ankara'dan iyi oyuncuları transfer edebilecek bütçeleri olmadı hiçbir zaman. Bu yüzden altyapıya daha bir şevkle, iştahla sarıldılar. Ligdeki dereceleri her yıl biraz daha iyiye gitti. Ancak asıl anlamlı olan, son iki yıldır gençlerde Türkiye şampiyonluğunu kazanmış, altyapılarından yetişen 8-10 oyuncuyu ligin kalburüstü takımlarına ihraç etmiş olmalarıydı. Boru hattı kapalıydı ama basketbol fabrikası tıkır tıkır çalışıyordu.
Ceyhun Yıldızoğlu, Adana'nın Ceyhan ilçesinde bir spor mucizesine imza atan kendi halinde bir antrenör. Muhtemelen bugüne kadar 'Kadın ve Spor' konulu hiçbir panele davet edilmedi, yaşadığı sorunları dile getirme fırsatı bulamadı. Fakat aşkla, şevkle yaparsa insan işini, nereden kalkıp nerelere gelinebileceğini bir top-iki pota yardımıyla anlattı hepimize... Kendine inanan, güvenen ve yeteneklerini geliştirmek için fedakârlıklardan kaçınmayan gencecik kızlar da, onları kuşatan önyargılara nanik yapıverdiler.
* * *
Evet, hava ağır... "Trajediler yaşayan, tragedyasız bir toplumuz." Ama ne mutlu ki, aramıza cennetten düşmüş birileri hâlâ yaşıyor bu topraklarda ve onların başardıklarını gördükçe yüreği tomurcuklanıyor insanın...

AKIL DEFTERİ
Okurlardan, görevi gereği 9 ay Glasgow'da yaşayan Dr. Ercan Türeci, alkol tüketimiyle meşhur bu kentte pub'ların öğleden önce açıldığını, maçların ise öğleden sonra-akşamüstü oynandığını belirtiyor, geçen haftaki Akıl Defteri'ne gönderme yaparak... Ve ekliyor: "Glasgow'da sabahtan beri içen iki takım taraftarlarının aynı pub'ta omuz omuza ve hâlâ içerek, hatta tezahürat yaparak maçları izlediğine defalarca tanık oldum. Dilerim, aynı tabloyu kendi ülkemin bir birahanesinde de görmek kısmet olur."

Bir kayak yarışı
Kış bitti... Aylardır Eurosport'u ne zaman açsam, Avrupa'nın bir köşesinden bembeyaz bir kayak yarışmasını, heyecanlı bir sesle anlatıyordu spiker. Avusturya'da, İsviçre'deki yarışları ellerinde kahveleri, sıcak çikolataları ile pistin hemen kenarında izleyenleri görünce "Acaba bizde nasıl yapılıyor bu yarışmalar?" diye meraklanıyor insan... Sordum, öğrendim... Çeşitli yaş gruplarında Türkiye Kayak Şampiyonası 13-14 Mart'ta Uludağ'da yapılmış. İlk gün, oteller ile jandarma arasında daha önce yaşanmış bazı sorunlardan ötürü teleski ve telesiyejler çalışmayınca sporcuların çoğu yürüyerek, bir kısmı da kar arabalarıyla yukarı tırmanmakta bulmuş çareyi. İkinci gün, Ağaoğlu'nun telesiyeji açılmış. Ama nedendir bilinmez, tam küçük sporcular üzerindeyken pat diye duruvermiş. Ne geri, ne ileri... Tam 45 dakika! Üşüyerek, korku içinde telesiyejin üstünde bekleşen çocuklar. Aşağıda bağıran, çağıran ama soruna çare bulamayan anne-babalar... Kimi iple, kimi merdivenle, türlü canbazlıkla indiriliyor çocuklar aşağı. Titreyenler var, ayağı uyuşanlar var... İstisnasız hepsi ağlıyor. Bütün bir yıl boyunca bugünü bekleyen miniklerin çoğunun o gün yarışamadığını söylemeye, bilmem gerek var mı? Böyle olur çelebi, bizde kayak yarışması dediğin!


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.