Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
8 Nisan 2001

Zürriyet ve ekonomi

talkan@media.ankara.edu.tr
Şimdi Avrupa Birliği diye anılan Ortak Pazar'a ilk başvurduğumuz ve Almanya'ya işçi göndermeye başladığımız günlerdi. Otobüsteki adam, yanındaki arkadaşına gelişmeleri değerlendiriyordu: "Bir kez bizim erkeklerimiz Avrupa'ya adımlarını atsınlar, gerisinden korkma sen. Bak 20 yıl sonra Avrupa'da doğacak çocukların yarısı kara kaşlı, kara gözlü olacaktır!"
Onun da kendisine göre bir fetih planı vardı. Plan tutmadı. Ama gene de Avrupa'yla ilişkilerimizi belirlemede zürriyet üstünlüğümüzün belirli bir payının olduğu söylenebilir.
Brüksel'deki 'Düşünce Üretme Merkezi' (think - tank kuruluşu), 'European Policy Center' önemli bir açıklama yapmış: Önümüzdeki yıllarda Avrupa'nın nüfusu azalacak ve yaşlanacak. Tek çare Türkiye'nin genç ve dinamik nüfusudur, demiş.
AB gibi genişleyen pazarların en önemli yararı, 'mukayeseli üstünlükler' ilkesinde gizlidir. Her ülke en iyi ürettiği mal veya hizmeti sunar; böylece aynı anda herkes kazançlı çıkar. Bizim en başarılı olduğumuz hizmet dalı da bebek üretimi ve nüfus artışı gibi gözüküyor. Şimdi bu sözlere ve duruma kızanlar olacaktır, ama bence kimse bunu fazla mesele yapmasın. Bir alanda bari üstünlüğümüzün olması, hiç olmamasından daha iyidir elbette.
'European Policy Center'ın öngörüsünü okuyunca yıllar önce otobüste işittiğim konuşma geldi aklıma. Konuşan yolcunun tahmini elbette tutmadı, olacak şey değildi zaten. Ama AB'ye karşı zürriyetimize dayalı bir üstünlükten yararlanacağımız konusundaki sezgilerinin hiç de boş olmadığı anlaşılıyor.
Nüfus kozumuz elbette önemlidir. Şimdi yanıtlanması gereken soru şu: "Bu üstünlüğü muhafaza etmek ve daha da geliştirmek için ne yapmalıyız?"
Nüfusumuzun böyle artıp gitmesine bakarak çok fazla gururlanmanın bir âlemi yok diyeceksiniz. Genellikle azgelişmiş ülkelerde büyük bir nüfus artışı görülüyor. Şimdi altı milyar olan dünya nüfusu, 50 yıl sonra dokuz milyar olacakmış. Şimdi dünya nüfusunun yüzde 80'i azgelişmiş ülkelerde yaşarken, 50 yıl sonra bu oran yüzde 90'a ulaşacakmış.
Bu arada Avrupa nüfusu (Almanya'da yüzde 14 olmak üzere) azalacakmış. Türkiye nüfusunun da 100 milyonu bulacağı sanılıyor.
Yani paradoksal bir biçimde, geri kalmışlığın bir göstergesi olan fazla nüfus artışı sayesinde Avrupa camiasının bir üyesi olabileceğimizi söylüyorlar bize! Bu duruma kızıp üremekten vazgeçmek de mümkün, daha fazla çocuk sahibi olmak da. Durumu nasıl değerlendireceğinize bağlı.
Bu tartışmada sorulması gereken temel sorulardan birisi şudur: Dokuz milyara ulaşan bir dünya nüfusu, ekonomik kalkınmanın da sınırlarını belirlemeyecek mi dersiniz? Dokuz milyar insanın şimdiki ABD standartlarında bir yaşam sürmesine ne doğal kaynaklar yeter, ne de çevre koşulları. Şu anda dünya nüfusunun yüzde dördünün yaşadığı ABD, dünyadaki çevre kirliliğinin yüzde 25'ine yol açıyor, dünya kaynaklarının yüzde 25'ini tüketiyor.
Külahı önümüze koyup düşünelim, dünyanın bütün insanlarının eşit olanaklardan yararlanarak yaşaması (günümüzdeki küresel ekonomik düzen var oldukça) nasıl mümkün olabilir? Günümüzdeki ekonomik yapı, fazla nüfus, kısıtlı doğal kaynaklar ve çevre, eşitsizliğin artarak sürmesini de garanti etmiyor mu?


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.