Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
8 Nisan 2001

Desteğin koşulları var

Türk insanı artık siyasi otoriteye eskisi gibi bağlı değildir iktidar, sokağın sesini 'kışkırtma'lara yorma huyunu terk edip istediği 'özveri ve sabır' için kendisinden beklenenleri yerine getirmeli.
Haber ResmiProf. AYDAN GÜLERCE
Kriz ortamında sunulan Ulusal Program(lar) ile ilgili siyaset, şu soruları kaygıyla ele almayı zorunlu kılıyor: Siyasi irade, insanımıza şimdiye dek ne kadar yatırım yapmış olduğumuz, bugün ne değer verdiği ortadayken, bir kez daha ve hâlâ hangi akla hizmet daha çok özveri ve 'sabretmek adına sabır' bekleyebiliyor?
Krizin değil sadece ekonomik, sadece ekonomik/siyasi olmadığı; öyle varsayanlar için bile, esas gereksinim duyulan iç desteğin de öyle alışıldığı üzere hiç koşulsuz olmadığı ve körü körüne itaatin artık 'çantada keklik' sayılamayacağı iyi anlaşılamıyor mu?
Başta ruh ve genel sağlık olmak üzere, 'yaşam kalitesi' ile ilgili pek çok konuda belki de dünyanın en dayanıklı ve tahammüllülerinden biri olan toplumun ve bireyin bugün gelmiş olduğu 'eşik noktası'nın önemi gerçekten iyi kavranıyor mu?

Postmodern halk isyanı
Toplumun artık asla 'postmodern darbe'lere değil belki ama, 'postmodern halk isyanı'na gebe olduğu, bununla nasıl başa çıkılabileceği biliniyor mu? Alyansların, altınların, dövizlerin 'milli dava' uğruna, üstelik yetersizliği dünya önünde tescillenmiş yönetimin kullanımına yine sunulabileceği fantezileri, her kesimden 'eşit oranda' tasarruf beklentilerindeki safdillik ve acı mizah görülüyor mu?
Bireysel/kurumsal intiharlar, adi suçlar ve terör dahil her türlü şiddet patlamasının hızla artacağı öngörüsü hâlâ yadsınıyor mu?

Devlet ve birey
Gelir ve krizlerdeki sorumluluk eşit olarak dağılmamışken, faturanın haksızca en güçsüz ve edilgen kesime çıkarılması, yepyeni ve son derece vahim bir toplumsal çalkantıya göz göre göre davetiye çıkarmaktadır.
'Devlet baba' zamana ayak uydurarak başarıyla küçültülmek yerine, kötü siyasi yönetimlerle çökertilmiş olduğu için, artık 'babalık hakkı'na sırtını dayayamaz.
Ülkeler ve topluluklar arasındaki kültürel, sosyal ve psikolojik sınırlar hızla eridiğinden, Türk insanı, kapalı ve içişlerine karışılmasından rahatsız olan toplumda 'devletin malı' değil, dün olduğundan daha çok bir 'dünya vatandaşıdır'. Avrupalılık, vb. söylemlere temel oluşturan 'birey-insan' tanımına/ muamelesine her zamankinden daha çok layık olduğunun bilincindedir.
Demokrasiye, şeffaflığa, temsil edilmeye, hakkını özgürce aramaya, sosyal adalete, kendisine hesap ve güvence verilmesine her zamankinden daha çok ve hemen şimdi hazırdır! Çok iyi anlaşılmalıdır ki, bu 'evrensel dava' her türlü yerel kaygıları, siyasi hesapları altüst edecek güçtedir.

Popülizmin sonu
Çünkü insan olmak, her türlü dini, ulusal, etnik, cinsiyet vb. kimliğin en 'üstünde' olandır. Bugün kendi yurttaşına 'gelişmiş insan' değeri vermeyen, varlığına saygı duymayan her türlü 'temkinli' tavrı, statükocu direnç, bencil politik çıkarlar veya yetersizlikten başka şekilde tanımlamak mümkün değildir.
Sadece toplumun ve bireylerinin nabzını iyi tutan siyasi iradeler başarılı olabilirler ve burada başarıdan kastedilen tabii ki seçim öncesi popülist taktiklerle iktidar olabilmek demek değildir.
Öte yandan toplumun 'ulusal' programlarını başarılı kılacak insanı üretip üretmediği ve toplumsal projelerde bireyin nasıl kavrandığı son derece önemlidir. O halde, şimdiki siyasilerin kendilerine özgü hesaplarında varsaydıkları Türk insanının ne kadar 'gerçek' karşılığının olduğunu biraz irdelemekte yarar olabilir.

Çarpık ve hızlı dönüşüm
Her toplum düzeninin yürüyebilmesi için uygun insan tipini de beraberinde üretmesi gerektiğinden başta psikoloji olmak üzere bütün sosyal ve beşeri bilimler, modern toplumda politik anlamda son derece çekici ve önemlidir. Dolayısı ile, toplumun sorunlarını çözmekteki başarısını, insan/toplum bilimlerinin ne kadar gelişmiş ve çözüm önerilerinde, siyasi kararlarında baz alınan insan modellerinin/varsayımlarının, o toplum ve tarihsel konjonktür için ne kadar geçerli olduğunda aramak gerekir.
'80 sonrası, zaten ağır aksak gelişmekte olan sosyal bilimler, düşünen, yazan, çizen kesimin her türlü toplumsal üretimi ciddi biçimde zarar görmüş ve güdük bırakılmıştır. Böylece yetkin özeleştiriden kendini mahrum bırakan toplumda, 'Anayasa'nın bir kez delinmesiyle' mantar gibi çoğalan, yetersiz, özdenetimsiz medya, bunun yerini almıştır. Yani toplumun yeni 'organik entelektüelleri' (Gramsci) olarak, popüler figürlerle, köşe yazarları ile, 'talk-show'cularla toplum ve birey inşasına hizmet etmiş, daha da doğrusu içlerini boşaltmıştır.
Kaldı ki, önceleri daha yavaş bilimsel aktarım- sağduyu ilişkisi yoluyla biraz 'demlenme' fırsatı bulan kültürel/değersel yayılma, medyanın kendi ithal, uyarlama, taklit, vb yöntemleri, ticari kaygıları ve etik değerleri ile son derece hızlanmış ve 'ham' kalmıştır.

Hormonlu dönüşüm
Toplumsal altyapı aynı gelenekselliğinde kaldığı ve eleştirel üst-yorumlardan mahrum kaldığı için, oldukça yüzeysel ve 'hormonlu' bir dönüşümdür bu. Ayrıca topluma ve bireye de 'modernleşmeni tamamlamadan dünyadaki postmodern değişimlerden etkilenemezsin' diyemezsiniz!
İçerde modern toplumun 'aydın'latıcıları olması beklenen, akıl ve toplumsal ahlak hocası bilim insanları ve eğitimcileri 'karartılmış' iken, dışarda postmodernitenin Batı akılcılığını çatırdatması ve küreselleşme eleştirileri, karanlık çağa ve devletçiliğe özlem adına yapılmadığı halde, 'gelişmekte olan' tüm dünya gibi bizde de değer yozlaşmasından rahatsız geleneksel kesimi hedef seçen siyasi dinciliğe ve yerel, milliyetçi akımlara da uygun toplumsal/siyasi ortamı hazırlamıştır.
Medya, şeffaf toplum ve baskıcı devleti denetleme misyonunu üstlenmiştir ama, son yirmi yılda savunmasız bireyler, otoriter devlet ve popülist medya baskısına birlikte maruz kalmışlardır. Başka sebeplerle ve yöntemlerle de olsa, bu her iki güç odağı tarafından kendi haklarına saygı duyulmayan vatandaş, daha (Batılı anlamda) 'özerk birey' olamadan, 'bireyci', 'köşe dönmeci', 'var kalmak için yolsuzluk dahil her yolu mübah gören, işini bilen' insanlar olmaya hızla özendirilmiştir. Yani yapısal/sistemik dönüsümlerle çağı yakalamak yerine, bireylerin değersel erozyon yolu ile çarpık düzene asimilasyonu sayesinde 'çağ atlanmış'tır.
Özgürleşemeyen, bireyleşemeyen, saplantı ölçüsünde tüketici (böylece iki gram 'sosyal değer' satın aldığına inanarak kendini avutması öğretilmiş) vatandaşlar ve sivilleşemeyen, bir türlü demokrasiye geçemeyen, çünkü özel durumu ve haklı mazareti olan 'asabi devlet' ile liberal ekonomiye geçilmeye çalışılmıştır. En dar ve sığ tanımıyla ekonomi, her türlü toplumsal sorunun ihmaline yol açmış, tek sebebi görülmüştür. Yolsuzluk, toplumsal bir norm halini almıştır. Sonuç olarak, bugün 'hortumlanmış' olduğu ile yüzleşmemiz gerekenin, sadece ekonomik birikimler değil, aynı zamanda da değersel, kültürel ve psikolojik rezervler olduğudur. Kötü şeyler sadece başkalarının başına gelmez!

Bunalımdaki toplum
Bugünün Türk insanı tam 'özerk' olmamakla birlikte, artık siyasi (baba) otoriteye öğretilmiş 'duygusal' bağlılığını ve güvenini yitirmiş; kendi başının çaresine bakması gerektiğini ve hukuk dışı yolların ödüllendirildiğini, dürüstlüğün ve iyi niyetin cezalandırıldığını görmüş; kemer sıkmaktan, yolsuzluklardan, istikrarsızlıktan bıkmış; daha iyi yaşam biçimlerini tanımış ve yeni değerler edinmiş; son derece küskün, öfkeli ve enerji doludur.
Siyaset ve yönetim ise ortalama vatandaşın adamakıllı gerisinde kalmıştır. Hatta
önemli çoğunluk, 'hiçbiri' seçeneğinin olmadığı kötü bir çoktan seçmeli sınav sorusu yanıtlar gibi, kötünün iyisini seçmeye zorlanmakta, kendini en iyi temsil edecek partiyi bile bulamamaktadır.

Deli gömleği
Oysa mevcut seçim sisteminin değişmesi, parti içi demokrasi, temsiliyet, toplumsal haklar ve programda bütün diğer 'orta vadeli' meseleleri bile çözüm paketinin ayrışmaz ve ivedilikle ele alınması gereken parçaları olmalıydı. Yani, zaten Ulusal Program'ın bir 'deli gömleği' kadar kendisine 'dar' başkaları sayesinde ve geç geldiği yetmiyormuş gibi, 'sözde ihtiyat' ve gerçek yoksulluğun hâlâ inkâr edilmesi karşısında bardak taşmaya başlamıştır.
Bundan sonra yapılabilecek en büyük hata, tabloyu 'kışkırtma'lara bağlamak, yani yine koyu inkâra kaçarak, sokaktaki insanla empati kuramadan iç siyaset için harcamak olacaktır.

Krizden çıkmak istemek
Açıkçası bu kriz, siyasetin (iktidar veya muhalefet), artık krizi neredeyse bir yaşam biçimi olarak benimsediğinin ilanı noktasına geldiğinin, 'sınırda' kimliğinin, çok yönlü tıkanmışlığının açık bir ifadesiydi. Dolayısı ile çözüme de, geniş kapsamlı ve hiçbir sorumlu/sorunlu konuyu daha fazla ertelemeden yaklaşmak zorunluydu Tabii ki söz konusu programın ne kadar ulusal (='milliyetci') olduğu değil, ne kadar toplumsal (=toplumun çeşitli kesimleri ve bireylerce benimsenebilir) olduğu önemliydi. Üstelik en saf vatandaş için bile, gerekli yasal/yapısal düzenlemelerin, kendi desteği için olmazsa olmaz koşullar olduğu ortadaydı.
Ne yazık ki siyasilerin (daha aşina oldukları) ekonomik ve siyasi konulardaki etkinliklerinin bile ne durumda olduğu belliyken, bir de toplumbilimsel ve psikolojik içgörülerinden söz etmek anlamsız olacak. Yine de, bu son derece vahim boyuttaki krize hâlâ bir iyileşme fırsatı olarak bakmak için son derece gerçekçi sebepler mevcut:

Sezer ve Derviş
Hükümet ortaklarının 'Biz getirdik, nankör çıktı' dedikleri 'yerli' Sezer, 'Biz getirdik, sahip çıkarız' dedikleri (giderek hedef tahtası yapılan) 'ithal' Derviş, hep yukarıdan ivme ve işaret beklemeye alışmış, kurtuluşu karizmatik bireylere bağlaması öğretilmiş toplumumuz için kesinlikle yabana atılmayacak, son derece önemli şanslardır. Şimdi söz sırası kendi sorumluluklarını üstlenecek bireylerin, katılımcı demokratik mekanizmalarla, toplumsal denetim ve dönüşüm için hazır olduklarını daha fazla vakit kaybetmeden dayatmasındadır.
Tahammül, sabır, dinleme ve asla demokrasi dışı yolları aklına bile getirmeksizin, etkin çözümleri dingin düsünenlerden yardım isteyerek üretme sırası ise üst yönetimdekilerdedir. Tarihin gözü üzerimizde!
Prof. Dr. Aydan Gülerce: Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.