Sefaletin ayak izleri'Doğu yakası hikâyesi' bir yoksulluk hikâyesi aslında. Sefalet ve yoksulluk üzerine yapılmış değme sinema filmlerine taş çıkartacak cinsten bir hikâye üstelik. Başrolde hep çocuklar... Anadolu'nun doğusunda yoksulluğun sözü geçiyor
Türkiye'nin doğusuna damgasını vuran en önemli olgu, yoksulluk. Bölgede yıllarca bir türlü durmak bilmeyen 'düşük yoğunluklu savaş'ta bir askeri taktik olarak gündeme gelen köy boşaltmalar, son derece büyük bir nüfusun kent merkezlerine yığılmasına yol açtı.
Böylelikle, sanayinin gelişmemişliğinden dolayı zaten önemli oranlarda seyreden işsizlik katlanarak büyüdü. 'Fak-fuk-fon' diye bilinen Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu'ndan ufak tefek yardımlar alabilmek için yerel idarelere başvuran ailelerin sayısı azımsanacak gibi değil. Dilenmek zorunda kalan insanların sayısı da hızla artıyor. Ve 1990'lı yıllara yayılan, 2000'lerde de etkileri devam eden göç ve mutlak yoksullaşma sürecini tersine çevirebilecek hakiki bir umut ışığı henüz ufukta görünmüyor.
Oysa, her gelen hükümet 'Doğu ve Güneydoğu bölgelerine yapılacak yatırım ve teşvik hamlelerinden söz edip, 'paket'leri birbiri ardına gürültüyle açageldi. 'Şimdi sıra ekonomik yaraları sarmada' diye başlayan uzun açıklamalar yapıldı. 2000 yılı Turizm Haftası dev bir heyet eşliğinde Mardin'de başlatılarak, bölgede turizmin geliştirileceği mesajları verildi. 'Köye dönüş' projelerinden söz edildi, periyodik açıklamalarla hayvancılığın canlandırılacağı öne sürüldü. Benzer parlak açıklamalar hâlâ çeşitli vesilelerle dile getiriliyor. Üstelik şimdilik silahlar da sessiz...
Radikal, 'Doğu yakası hikâyesi'nde, Tunceli, Bingöl, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Siirt, Van, Hakkâri, Şırnak ve Mardin illerini kara yoluyla dolaşarak, bölge ekonomisini, hükümetlerin vaatleri ile bölgedeki gerçeklik arasındaki açıyı ve son ekonomik krizin bölgeye bindirdiği ek yükleri araştırdı.
Frank McCourt'un, kendi yaşamından yola çıkarak kaleme aldığı 'Angela'nın Külleri' adlı romanı, 1930'lu yıllarda İrlanda Cumhuriyeti'nde yaşanan yoksulluk ve sefaleti anlatıyor. Alan Parker romanı sinemaya uyarladığında, filmde başarıyla işlenen 'canlı-kanlı' sefalet manzaraları büyük etki yarattı. Belki de pek çok kişi, bir 'meslek' olarak değil, gerçekten yaşamak için dilenmek zorunda kalmanın ne anlama geldiğini 'Angela'nın Külleri' sayesinde düşündü ve kavramaya çalıştı.
Diyarbakır'a girdiğiniz andan itibaren, benzer manzaralar film kareleri gibi zihninize yerleşiyor. Kentin sokaklarında yapılacak kısa bir gezintide bile, kâğıt mendil satmaya çalışan, arabaların aynalarını silip harçlık bekleyen yüzlerce çocuğa rastlamak mümkün. Açık açık dilenenlerin sayısı da her geçen gün artıyor. İşsizlik, üzerine koca bir nüfus yükü binmiş Diyarbakır'ı tamamen egemenliğine almış durumda. Pek çok kişi, ancak batıdaki farklı kentlere giderek, tarımdaki mevsimlik işlerde ya da inşaatlarda geçici işler bulabiliyor.
Aslında Diyarbakır hakkında bu söylenenler, tüm bir bölgenin özeti gibi. Tanım yerindeyse, ülkenin 'Doğu yakası'nda zenginlik bir istisna, yoksulluk kaide haline gelmiş. Bir zamanlar Diyarbakırlı gayrimüslimlerin yaşadığı 'Gâvur Mahallesi'nde, tavanı çökmüş kilisenin bahçesindeki köhne evlere, köyleri boşaltıldığı için Diyarbakır'a göçmüş aileler sığınmış. Her gün, 'Gâvur Mahallesi'nde kalan son 'gâvur'a, Ermeni asıllı yaşlı Antranik Zor'a yemek ikram ediyorlar. Eski kilisenin bahçesi çocukların oyun yeri. Babaları işsiz. Arada tek tük iş çıkarsa inşaatlarda çalışıyorlar. Yazları ekseriyetle Batı'ya çalışmaya gidiyorlar. Çocuklar ise, sokaklarda simit, mendil, o gün ne denk gelirse satıyor.
Aralarında tartıcılık yapan da var. Günde 1-1.5 milyon lira kazandıkları takdirde iyi. Parayı annelerine veriyorlar. Dünyada Çin Seddi'nden sonra ikinci büyüklükte olduğu söylenen Diyarbakır surlarının etrafında ve üzerinde kurulmuş gecekondularda da aynı manzaralara rastlanıyor.Aç aileler Güneydoğulu Sanayici ve İşadamları Derneği (GÜNSİAD) Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mehmet İpek, "İşsizlik ve yoksulluk. Diyarbakır gerçeği, Doğu gerçeği işte bu" diyor ve ekliyor:
"Yoksulluk gözlerimizin önünde her geçen gün daha da büyüdü. Eskiden Diyarbakır'da dilencilere tek tük rastlanırdı. Şimdi kocaman bir yığın oluştu. Çoğunluğu göç eden ailelerin çocukları olmak üzere, yavaş yavaş sokaklarda kâğıt mendil satarak, araba camı silerek üç-beş kuruş kazanmaya çalışan çocukların sayısı da her geçen gün arttı. Çocuklar artık evlerin kapılarına giderek yiyecek istiyor. Eve davet edip içeride yemesini teklif ettiğinizde ise eve girmiyorlar, çünkü onlara verdiklerinizi götürecek bir aileleri var. Bu çok acı bir durum. Aileler aç. Açlık da insana her şeyi yaptırabilecek bir güç." Kültür ve ekonominin silinişi Diyarbakır, Doğu'nun en kalabalık kenti olmasının yanı sıra, binlerce yıldır pek çok farklı kültüre ev sahipliği yapmasından dolayı büyük önem taşıyor. Kentin surların içinde kalan bölümünde bu kültürel zenginliğin izlerine her an rastlamak mümkün. Ne var ki, izlerin giderek silindiği de bir gerçek. 21 Zilhicce 1286 tarihinde, yani 12 Mart 1869'da yapılan nüfus sayımında, Diyarbakır'da 21 bin 372 kişinin yaşadığı tespit edilmiş. Bu nüfusun 9 bin 814'ü müslüman, 11 bin 558'i ise gayrimüslimmiş. Gayrimüslimlerden 6853'ü Ermeni, 831'i Ermeni Katoliği, 1434'ü Süryani, 174'ü Süryani Katoliği, 976'sı Keldani, 305'i Rum, 55'i Rum Katoliği, 650'si Protestan, 280'i ise Musevi olarak tespit edilmiş. Bu kesimlerin kendi ibadethaneleri ve okullarının olduğuna da dikkat çekmekte yarar var. Müslümanların dağılımını anlamak için ise, 15 Hanefi, 4 Şafii camisi bulunduğunu belirtmek yeterli. Bugün adım adım silinen ise, binlerce yıldır farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış Diyarbakır'da, o medeniyetlerden süzülerek gelmiş bu devasa kültürel zenginliğin son izleri...
Kültürel çeşitlilik, dünyanın her yanında maddi zenginliğin yaratılması için bir itilim sağlamış. Farklıların bir arada yaşaması, tekdüzeliğin yerine çeşitliliğin olması başlı başına bir zenginlik aslında. Oysa aradan 150 yıl bile geçmeden, Diyarbakır'daki o büyük zenginlikten geriye, giderek azalan 'belirtiler' kalıyor sadece. Ve böylelikle, Diyarbakır'ın kültür turizmi potansiyeli harcanıyor.
Öte yandan, 21 binlik nüfusa oranladığımızda, 1869'da yapılan sayıma göre Diyarbakır'daki işyerlerinin tüm nüfusa iş sağlayacak kadar fazla olduğunu görüyoruz. Örnek vermek gerekirse, o günün Diyarbakır'ında 29 dabakhane, 28 değirmen, 24 bulgur dingi, 159 ahır, 21 boyahane, 6 pirinç dingi, 8 han, 12 hamam, 6 iplikhane, 36 fırın, 12 bezirhane, Dicle kenarında 2 odun iskelesi, 2 salahhane, 2 sabunhane, 1 alçıhane, 1 menzilhane, 1 bardak atölyesi, 1 bakır atölyesi, 1 hasırhane, 288 arsa, 149 tarla, 308 bahçe, 22 kavaklık, 24 bostan, 7 bağ varmış.
İbadethane ve okulları da saydığımızda, toplam 8099 resmi ve ticari yapı ile muhtelif arazinin sayımı yapılmış. 1998'deki nüfus sayımına göre Diyarbakır ilinin nüfusu 1 milyon 300 bin.
Ama aslında rakam çok daha büyük. Sadece il merkezinde bile bundan daha fazla insan yaşadığı söyleniyor. Ve Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre, Diyarbakır'da, üstelik kent merkezinde değil, il sınırları içinde, imalat sanayiinde faaliyet gösteren toplam 34 kuruluş var!.. 'Tarkan gelsin sorunlar bitsin' GÜNSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mehmet İpek, Diyarbakır'daki az sayıda işadamından biri. Tarihi Kervansaray Oteli'nin ve Diyarbakır çıkışında içinde mini bir hayvanat bahçesinin de bulunduğu Kervansaray Tesisleri'nin sahibi. Bir dönem Diyarbakırspor'un başkanlığını da yürüten İpek, o dönemde renkli kişiliğiyle kamuoyunda sık sık gündeme gelmişti. Şimdi de enteresan bir öneri ortaya atıyor, "Popçu Tarkan'la Serdar Ortaç Diyarbakır'a gelsin, sorunlarımız bitsin" diyor. Bu sözlerle, aslında Doğu'daki belli başlı bazı kentlerde oluşan 'heyet kültürü'nü eleştiren Mehmet İpek sorularımızı yanıtladı.
Bölgede ciddi bir yoksulluk var. Bu sorun sizce nasıl çözülür?
Bölgeye heyetler geliyor, heyetler gidiyor. En son medyada tanınmış simalar gelip futbol maçı bile düzenledi. Reha Muhtar'ın takımıyla, Mehmet Ali Birand'ın takımı maç yaptı. Binlerce insan iki-üç saatliğine eğlendi. Ama karınları doydu mu? Arkasından herhangi bir yatırım mı geldi? Hayır. Bu gelen heyetler neye dikkat çekiyor, ne gibi bir işlevleri var o zaman? Meseleler heyetlerin gelmesiyle çözülüyorsa, Tarkan, Serdar Ortaç gibi birkaç popçu daha gelsin, hiçbir sorunumuz kalmasın. Başka bir örnek de, Fazilet Partisi milletvekili A. Baki Erdoğmuş'un ortaya attığı 'Sevgi Projesi'. Bu nedir, anlamış değilim. Somut hiçbir şey yok. Ekmek olmadan sevgi olur mu?
Ama bölgeye dönük pek çok yatırım ve teşvik sözü verilmedi mi?
Türkiye'nin genelinde Doğu'nun büyük bir kaynak emdiği imajı var. Aslında insanlar böyle düşünmekte haklı. Hükümetler bugüne dek Doğu'ya yönelik tam 11 tane paket açmış. Her birinde bol keseden teşvik ve yatırım sözleri verilmiş. İnsanlar da haklı olarak o paketlerde verilen sözlerin tutulduğunu sanıyor. Öyle ki, GÜNSİAD Başkanı Bedrettin Karaboğa Üçüncü SİAD zirvesinde konuşurken bölgenin sorunlarını dile getirdiğinde, Batılı işadamlarından biri "Dur!" dedi, "Size trilyonlar verildi. Hâlâ mı yakınıyorsunuz?" Adam haklı, zannediyor ki hakikaten bölgeye trilyonlar akıyor, biz de cebe indiriyoruz. Türkiye'nin geri kalanı bu yüzden bölge insanına düşman oluyor.
Yani buraya elle tutulur bir kaynak aktarılmadı diyorsunuz...
Ben hiçbir şey söylemiyorum. Sadece, devlet bugüne kadar buraya ne kadar teşvik vermiş, kimlere vermiş, teşvik alanlar bölgeye ne yatırım yapmış, bunların tümünün açıklanmasını istiyorum. O zaman Türkiye'deki herkes kime ne kadar para verildiğini, parayı alanların o paralarla ne yaptığını öğrenmiş olur.
Peki siz bölgeye yönelik olarak ne yapılmasını öneriyorsunuz?
Birincisi, devlet buraya dönük vaatlerde bulunmayı bıraksın. Eğer bir şey yapacaksa, önce yapsın, sonra da 'Ben yaptım' diye ilan etsin. Bismil'de bir işadamımız var, Ramazan Koç. Bir plastik fabrikası kurdu, Tayvan'da kalıp hazırlattı, kredisi de çıktı. Fakat bölgedeki hiçbir mülk teminat olarak kabul edilmediği için, banka 169 milyar liralık kredinin yüzde 40'ını bloke etti ve Ramazan bey çok zor duruma düştü. Ama sonunda her şeye rağmen fabrikayı tamamladı ve girişine de 'Ben bu fabrikayı yaptım' diye yazı astı. Devlet de, 'Yapacağım' değil, 'Yaptım' demeli. Ve ikinci olarak da, girişimcilerin önüne engel olarak çıkmamalı.
Bunun dışında, bölgenin potansiyelini kullanmak için neler yapılabilir?
Karacadağımız var. Açsınlar Karacadağ'ı. Muazzam bir kış turizmi potansiyeli var orada. Yazın da yayla turizmi yapılır. Hem istihdam artar, hem ekonomi canlanır. Eğer orada bize yatırım yapma imkânı tanınırsa, dev tesisler kurmaya hazır pek çok işadamımız var.
YARIN: Yağmurdan sonra
Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.
|