Radikal-çevrimiçi Ana Sayfa | İnsan | Yaşam | Türkiye | Politika | Yorum | Dış Haberler | Ekonomi | Borsa/Finans | Spor | Kültür/Sanat | Arka Sayfa | Yazarlar
16 Nisan 2001

Bu krizin üç sebebi var...

Ekonomik olarak üç sebebi var bu büyük krizin. Bir, taban fiyatlar ve şişirilen KİT kadroları. İki, yolsuzluk. Üç, savunma harcamaları
Siyaset de dibe vurdu. IMF'nin yerinde olsam, parayı vermek için Siyasi Partiler Kanunu'nda değişiklik yapılmasını da koşul olarak koyarım
Hükümetin istifasında en son fikri sorulması gereken askerdir. Genelkurmay'la, Karayolları arasında bu anlamda fark yoktur
Haber ResmiNEŞE DÜZEL
Geçenlerde en büyük işveren kuruluşlarından birinin başkanı, hükümeti istifaya davet etmeden önce gidip Genelkurmay'la görüştü. Bu görüşmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Görüşmenin hükümetin istifasıyla ilgili olmadığı söylenmesine rağmen, bu görüşme, istifa talebi sanki Genelkurmay'dan geliyormuş gibi bir izlenim bıraktı. Bu izlenimi bırakması iyi olmadı. Hükümetlerin yerinde kalıp kalmayacağı konusunda en son fikri sorulması gereken yer Genelkurmay'dır. Hatta hiç sorulmamalıdır. Çünkü bir devlet kuruluşu olan Genelkurmay'la Karayolları Genel Müdürlüğü arasında bu anlamda hiçbir fark yoktur. Bu, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin işidir ve seçilmiş bir iktidarla ilgili olarak ancak sivil toplum örgütleri görüş bildirebilirler. Zaten sonradan açıklandığına göre Genelkurmay da böyle bir görüş bildirmemiş zaten.
Hükümeti istifaya davet etmeden önce Genelkurmay'la görüşmek demokratik ülkelerde pek rastlanan davranışlardan değil.
İşadamlarımızın bir kısmı demokrasiden hoşlanmıyor mu?

Sadece işadamlarımızın değil, Türkiye'nin bir kısmı böyle. Türkiye'de bugünkü mücadele, mevcut düzenin devamını isteyenlerle, küreselleşmeye, bilgi toplumuna geçmeyi ve 'dünyalı' olmayı isteyenler arasındadır. Demokrasi de zaten dünyalı olabilmenin, küreselleşmeye katılmanın bir aracıdır. Günümüz demokrasilerinde artık birey özgürlükleri sadece başka bireylerin özgürlükleriyle kısıtlıdır. Bunun dışında hiçbir kısıtlama yoktur. Kopenhag Kriterleri'ne ve demokrasinin dünyadaki uygulamasına baktığınızda, mesela 'Türkçenin dışında bir dil olmaz' denemez. 'Kamu alanına başörtüsü giremez. Çünkü başörtüsü bir ideolojiyi ifade ediyor' da denemez. İnsan kılığıyla tabii ki bir ideolojiyi ifade eder. Önemli olan bütün ideolojilerin, görüşlerin ifade edilmesini ve her türlü siyasi partinin kurulabilmesini serbest bırakmaktır. Dünyada son yıllarda demokrasinin iç yapısı da zaten değişti.
Nasıl değişti?
Dünyada birey kendi kendine önem kazanmadı. Sosyolojik bir temeli var bunun. Dünya, haberleşme teknolojisinin getirdiği küreselleşmeyle birlikte, sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiyor artık. İşte bu devrim sonucunda, birey ön plana çıkıyor. Çünkü bilgi en önemli ürün oluyor. Batı'da bir ürünün maliyeti içinde bilginin payı yüzde 75'i buluyor. Geri kalan yüzde 25 de işçilik, hammadde ve enerji oluyor. Bilgiyi insan ürettiği için de birey önem kazanıyor. Bu işin üretim tarafı.
İşin tüketim tarafı nasıl peki?
O da müthiş bir şekilde bireyin özel seçimlerine dönük hale geliyor. Bilgisayarı açıyorsunuz, internette iki tuşla dünyanın her yerinden istediğiniz otomobili ya da mayoyu sipariş ediyorsunuz, iki gün sonra da kapınızda buluyorsunuz. Ekonomik altyapısı üretimiyle ve tüketimiyle bu kadar bireye yönelmiş bir toplum şeklinin, üstyapı kurumlarının da bireye dönük olması kaçınılmazdır. Bu durumda devletin şekli de, hukuku da, ülkenin demokrasisi de dönüşmeye mecburdur. Bireyi özgürleştiren bir üstyapı kurulmak zorundadır. Ama Türkiye'de hukuk sistemi hâlâ devleti bireye karşı koruyor. Gelişmiş dünyada ise hukuk, bireyi devlete karşı koruyor. Bu tersliği artık ekonomik altyapı taşıyamıyor.
İç politikaya dönersek. Biz 28 Şubat sürecinde de aynı insanların Genelkurmay ziyaretlerini sıklaştırdıklarını gördük. Türkiye yeni bir 28 Şubat sürecine mi giriyor?
Dünyadaki yapılaşma artık 28 Şubat'ın bir daha tekrarını çok zorlaştırdı. Helsinki öncesinde 28 Şubat'ı getirmek daha kolaydı, Helsinki sonrasında ise 28 Şubat zorlaştı. Çünkü Kopenhag Kriterleri 28 Şubat'a karşı. TÜSİAD Kopenhag Kriterleri'ni benimsiyor. Türkiye'de zannediliyor ki, siyaset ve ekonomi siyasiler tarafından yürütülüyor. Öyle değil. Siyaset, Milli Güvenlik Kurulu'nda yapılıyor. Ekonomi de siyasi partilerle Meclis'te yürütülüyor.
Bu nasıl bir sonuç veriyor?
28 Şubat sonrası siyaset ve ekonomi iç içe geçti. Siyaseti destekleyip devlet kaynaklarına çok rahat ulaştılar. MGK'ya destek vererek ekonomik kaynaklara el koydular. 28 Şubat şemsiyesi altında, siyasi popülizme dönük inanılmaz ölçüde karşılıksız harcamalar ve yolsuzluklar yapıldı. Bunu 28 Şubat'ı yapanlar istiyordu diyemem, bilmiyorum. İsteyenleri de, istemeyenleri de olmuş olabilir. Ama böyle bir totaliterleşme, bu rant mekanizmasının işlemesine daha büyük imkân sağladı. Şimdi artık bu bitti. Çünkü yolsuzluk ve karşılıksız para dağıtmak için kaynak bitti. Yolsuzluk için kaynak sadece bizde değil, dünyada her yerde bitti.
Neden bitti?
Bir, Sovyetler yıkıldı. Eskiden kapalı ekonomilerde yaşayan ülkeler, Sovyet karşıtı oldukları sürece Batı'dan para alıyorlardı. Artık anti-Sovyetçilik para etmiyor. İki, bizim gibi ülkeler hammadde satıp para kazanıyorlardı. Şimdi kazanamıyorsunuz, çünkü bilgi toplumunda hammaddenin önemi yok. Üç, küreselleşme sonucu tarihte görülmemiş bir rekabet yaşanıyor. Dediğim gibi, düğmeye basıp istediğiniz malı dünyanın bir ucundan satın alabiliyorsunuz. Böyle müthiş bir rekabet ortamında artık yolsuzluğu fonlayabilecek bir ekonomi yok. Türkiye bu gelişmelerin dışında değil. Küreselleşmeden ötürü sermaye hareketleri öyle hızlandı ki, krizde Türkiye'den yarım saatte 5 milyar dolar gitti. Küreselleşme o boyuta geldi ki, artık bu yerel krizler bütün dünyayı global olarak etkiliyor.
Nasıl etkiliyor?
Asya krizi New York Borsası'nı, Rusya ve Türkiye krizi Londra'yı ve Nasdaq'ı vurdu. Bu yüzden bütün dünyada yolsuzluk krizlerine karşı büyük baskı var. Asya ve Rusya krizi gibi iddia ediyorum Türkiye' deki kriz de yolsuzluğun yol açtığı bir krizdir. Artık krizin temelinin siyasi olduğu ayan beyan ortada. Türkiye Avrupalı olma angajmanını göstermediği, siyasi yapısını değiştirmediği için krize girdi. Bu siyasi boyutu çok güçlü olan bir demokrasi krizidir. Türkiye demokratikleşmeden, Partiler Kanunu'nu değiştirmeden, bireysel özgürlükleri genişletmeden, devleti şeffaflaştırmadan bu krizden çıkamaz. IMF'den para gelse de sorun bitmez. Parasal kriz bir süre için atlatılabilir, sonra Türkiye şeffaf olmayan yapısıyla gene duvara toslar. Yolsuzluk ancak ifadenin özgür olduğu şeffaf bir sistemde biter. Bu yüzden Batı bize insan hakları için bastırıyor. Türkiye'de siyasi sistem de ekonomi gibi dibe vurdu. Bu liderler sistemi değişecek artık.
Kriz birçok çelişkiyi ortaya çıkardı. Başbakan da krizin en temel nedenlerinden biri siyasetteki kilitlenme olduğu halde, 'Ben krizle Siyasi Partiler Yasası'nın değişmesi arasındaki bağlantıyı anlamıyorum' dedi. Sizce Başbakan durumu gerçekten anlamıyor mu?
Bu krizin çözülmesine Siyasi Partiler Kanunu engeldir. Niye? Çünkü hükümet istifa etse dahi, liderler oligarşisi yaratan bu kanun yüzünden gene aynı liderler başa gelecek. Bir de tabii siyasiler biz daha önce kaç kriz gördük diyerek, eski metotlarla aynı düzenin süreceğini düşünüyorlar. Bu seferki krizin çok farklı olduğunun bilincinde değiller. Şanslarını deniyorlar.
Var mı peki şansları?
Şu anda ekonomiye yani işin parasal ve yapısal kısmına IMF önderliğinde Batı el koydu gibi. Şu, şu kanunlar geçecek diyorlar. Eğer o kanunlar geçerse ve çok ciddi bir kontrol altında yeni bir program başlarsa... Bu programa ve bütün siyasi yıpranmışlığına rağmen bu hükümet dayanabilirse ve bu program iki, ikibuçuk yıl sonra başarılı olabilirse... Hükümet bu işi atlatır. Hükümet için en iyi senaryo budur. Ama bu yapılacak değişikliklerin siyasi sorumluluğu da var tabii. Seçime gidildiğinde bu hükümet sonuçta çok zor rey alır.
Peki bu değişiklikleri yapmazsa oy alabilir mi?
Yine alamaz. Çünkü kaynak bitti. Eğer bu yapısal değişiklikler yapılmaz ve bu program uygulanmazsa, Türkiye ya hiperenflasyona ya da morotoryuma gider. Morotoryum, 'Ben iflas ettim. Param yok. İçeriye de, dışarıya da kimseye bir şey ödemiyorum' demektir. Yüzde binlerde seyreden hiperenflasyon ise insanların iyice aç kalmasıdır. O da hükümeti götürür. Yani bu programın, uygulansa da uygulanmasa da bir siyasi faturası var. Bütün bunlara rağmen çözüm gene de parlamentodadır. Bu krizi seçilmişler çözmelidir. Ben her zaman seçilmişlere daha fazla saygı duyarım. Daha etkili olmalarını isterim.
Atanmışların önemine hiç inanmadım. Çünkü halka karşı sorumlu olmayan, hesap vermeyen siyasi hareketler başarılı olamaz. Niye üç, dört askeri darbenin arkasından daima askerin işaret ettiği partilerin tersi seçildi ki?
Bir başbakanın sistemin kilitlenmesinin ülkeyi krize soktuğunu anlamaması sizi ürpertmiyor mu?
Ben Ankara'nın bu krizi çok iyi anladığı görüşünde değilim. Bu da geçer düşüncesi bir ölçüde hâkim Ankara'da
Hâlâ mı?
TÜSİAD'dan Ankara'ya gidenlerden aldığım bilgiye göre, bir ölçüde öyle. Ama Ankara anlayacak. Olayların objektif olarak bizi götürdüğü bir yer var. Hayat anlatacak onlara. Ankara'nın anlamasına göre vatandaşlar bu krizi daha zor veya daha az zor yaşayacaklar.
Siyasetçiler, en temel sorunları bile anlayamazken, Türkiye krizden nasıl kurtulacak?
Bütün dünya bizim duvara dayandığımızı biliyor. Türkiye çöküyor diye dış basında her gün yazı çıkıyor. Küreselleşmeden dolayı kendisi de bu krizden etkilenen dünya, bunun bir daha yaşanmaması için bizim önümüze bazı koşullar ve tedbirler getiriyor. Kızıp bana vatan haini diyecekler ama ben IMF'nin yerinde olsam, parayı vermek için Siyasi Partiler Kanunu'nda değişiklik yapılmasını da koşul olarak koyarım. Keşke biraz daha içeriyle ilgilenseler, bu değişikliği de dayatsalar. Hiç karşı değilim. Krizi yaratan sebepleri ortadan kaldırmadan krizden kurtulmanın imkânı yok çünkü. Tabii bir de Ekonomik olarak üç sebebi var krizin.
Nedir bu ekonomik sebepler?
Birincisi, siyasetçinin oy almak için yaptığı karşılığı olmayan popülist harcamalar. Taban fiyatları uygulamak, KİT kadrolarını doldurmak gibi. İkincisi yolsuzluk. Üçüncüsü de savunma harcamaları. Savunma harcamalarının belirli bir stratejiye bağlanması ve tartışmaya açılması lazım. Biz şimdiki harcamalarımızı hangi önceliklere göre yapıyoruz konusu Meclis'te tartışılıp, Sayıştay tarafından kontrol edilmelidir. Ordunun kriz nedeniyle savunma harcamalarında 19 milyar dolarlık kısıntıya gitmesini takdir ediyorum ama buna karar verecek olan ordu değil siyasi otoritedir. Eğer bu 19 milyar dolarlık alım önemli bir şey ifade ediyor idiyse, bu kısıntının Türkiye'yi tehlikeye sokmadığına ben şimdi nasıl emin olabilirim ki? Bu harcamalara da, kısıntılara da siyasi otorite karar vermelidir.
Yunanistan da yumuşama önerileriyle geldi. Ama krizde olmamıza rağmen yumuşama önerilerine pek itibar etmedik. Kendi karşı önerilerimizi ortaya koymadık. Nasıl bir çözüm istediğimizi açıklamadık. Türkiye, sorun çözme yeteneğini tümden kayıp mı etti? Artık hiçbir sorunu çözemez halde miyiz?
İktidar savaşıdır bu. Sorunların çözümü bizim söylediğimiz şekilde olursa belirli ideolojiler biter ve belirli iktidar grupları iktidardan uzaklaşır. Kendi yerlerinden olmak istemiyorlar. Ama vatanı sevme lafzıyla rant elde etme dönemi de kesin bitiyor artık. Türkiye tarihte hiçbir zaman kendi sorunlarını kendi çözemedi. İç değişikliklerini hep dış dünyanın etkisiyle yaptı. Artık dünya eskisi kadar sabırlı değil. Dünyanın çözüm isteği hızlandı.
TÜSİAD değişimden yana gibi gözüküyor. Türkiye'nin yıllarca en tutucu kesimlerinden biriydi büyük işverenler. Şimdi ne değişti, nasıl değişimci oldunuz?
TÜSİAD artık değişim istiyor. Çünkü TÜSİAD, 90'ların ortasından itibaren devletin himayesine ihtiyacı olmayan ve artık dünya sermayesiyle entegre olmuş bir gruptur. Dolayısıyla dünyanın gösterdiği yönün dışına çok çıkamaz, Batı dünyasından sapamaz. TÜSİAD, geçen hafta bir bildiri yayınladı, demokrasi istedi. Artık TÜSİAD üyelerinin menfaati globalleşmenin şartlarını yerine getirmekten geçiyor. Türkiye'de yeşil sermayenin de dünyaya entegre olmuş olanları var. Onların da menfaati globalleşmede. Bu ekonomik altyapı nedeniyle, 'demokratik İslam' diye bir umut görüyorum ben burada. Çünkü bütün dünyada sermaye sermaye gibi davranır. Müslüman gibi davranmaz. Sermayenin yeşili, kırmızısı olmaz. Bilakis Batı'yla işbirliği, İslam'la demokrasiyi bir araya getirir ve Türkiye, demokratik İslam'ın dünyadaki ilk örneği olabilir. Bunu Batı da destekler. Nasıl Batı'da Hıristiyan demokratlar diye bir siyasi hareket varsa bizde de Müslüman demokratlar olur.
Bizim işveren kesimi biraz ürkektir. Bu ürkekliği attınız mı üstünüzden yoksa biri biraz sertçe sizi azarlarsa eskiden olduğu gibi geri çekilecek misiniz?
Çekilmez. Artık kendi ayakları üzerinde duran, menfaati küreselleşmede olan bir topluluk bu. Bir de krizin faturasını cebinden ödüyor. Siyasiler oy depoları için KİT'lere adam dolduracaklar, sübvansiyonlar verecekler, yolsuzluklar için bankaları kullanacaklar, ondan sonra da parayı biz ödeyeceğiz. Yok artık 'Vermeyeceğiz' diyorlar.
Bu krizden sonra Türkiye eskisi gibi kalabilir mi?
Hayır. Bu krizden sonra Türkiye imkân yok eskisi gibi kalamaz. Nasıl Susurluk olayından sonra kalamadıysa, bu krizden sonra da kalamaz. Değişim er ya da geç olacak. Mesele şudur; siyasiler akıllarını başlarını almazlarsa bu değişim çok sancılı olur.

Can Paker NEDEN?
Türkiye'deki krizin derinliğini ve nedenlerini Ankara'daki politikacıların kavrayıp kavramadığına dair toplumda ciddi kuşkular var. Herkes Ankara'nın ve liderlerin yeni hatalar yapmasından korkuyor. Bu nedenle kamuoyu değişik biçimlerde de olsa Ankara'ya krizin nedenlerini ve boyutlarını anlatmaya uğraşıyor. Bu konuda en atak olan sivil toplum örgütlerinden biri TÜSİAD. Yıllarca tutuculuğun ve mevcut düzenin kalesi olan TÜSİAD, bugün ısrarlı bir biçimde değişimden yana çıkıyor. Demokrasi, insan hakları, bireysel özgürlükler ve piyasa ekonomisi istiyor. Kopenhag Kriterleri'ni savunuyor. Bir dönem TÜSİAD Yönetim Kurulu üyeliği yapmış olan ve halen TESEV'in başkanlığını yürüten Can Paker'le iş çevrelerinin krizi nasıl değerlendirdiğini, TÜSİAD'ın dünyadaki gelişmeleri nasıl algıladığını, işadamlarının demokrasi ile kendi çıkarları arasındaki bağı nasıl kurduklarını, içinde bulunduğumuz büyük krizin ekonomik ve siyasi nedenlerini ve çarelerini konuştuk. Türk Henkel Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Can Paker, Sabancı Holding'in de yönetim kurulu üyesi. Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi olan Can Paker, İstanbul Sanat ve Kültür Vakfı'nın da yönetiminde bulunuyor.


Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.